2 Ekim 2013 Çarşamba

Bakacak Olursak



Normalde maçtan sonra ilk işim maç yazısını çıkarmak olacaktı. Açıkçası belli dönemler dışında özverili bir insan olduğumu da düşünürüm. Herhangi bir işten kaçmak gibi bir huyum yoktur. Buna karşın geçtiğimiz pazar durum farklıydı. Hepinizin malumu çok acayip olaylar yaşandı Atatürk Olimpiyat Stadı'nda. Yaşım öyle fazlaca değil fakat en azından adam akıllı izlediğim, yaşadığım, gördüğüm atmosferlerin şu son görüntüleri içermediğini rahatlıkla dile getirebilirim. İlk defa kaos kelimesinin içini bu kadar doldurduğunu gördüm. Daha önce spor cemaati olarak tecrübe edindiğimiz 12 Mayıs olaylarının bile daha akla yatkın biçimde(!) seyrettiğini dile getirebilirim.

Tribün bazından bakacak olursak; Çarşı, 1453 Kartalları, Deplasman Kartalları derken olayların başladığı saniyeden itibaren komplo teorisyenliğine geçildi. Sanırım ülkedeki en büyük ekmek yediren iş de bu olacaktır. Su götürmeyen cinsten bir doğru var ise o da yaklaşık 80 binlik kitlenin kontrolü güç bir kitle olduğudur. Bunun yanı sıra gerekli güvenlik önlemlerinin alınmadığı ise bariz biçimde belli oluyordu. Stata girilmeden önce doğru düzgün üst araması yapılmadığı, turnikelerin patladığı hatta bazı biletlerin tekrar karaborsaya sokulduğu dillendirildi. Bunların hepsi doğru olabilir. Bizzat şahit olmadın fakat her maçta gördüğümüz durumlar olarak göze çarpıyor. Güvenlik konusu beis içeren bir konu oluyor haliyle. Özel güvenlik görevlilerinin yetersiz kaldığı ve polisin de müdahale etmekte güçlendiğini de gözlerimizle gördük. Fikret Orman'ın yaptığı açıklamalar özel güvenlik şirketi ile yolların ayrılacağı yönündeydi ki bu durum sadece payın bir cepten çıkıp ötekine girişi anlamını taşıyor. Her ne kadar karşısında olsam da yaşanılanlar komplo olsun olmasın durumun e-bilet sistemi ve statların polise bırakılışına doğru kaymakta. Ekstra olarak zaman zaman sosyal medyada gördüğüm ve katılmamayı kendimde hata sayacağım o var olmayan spor kültürümüzün çarpıklığı. Tribüne yeni taraftar çekmek demek, tribün kültüründen yoksun insanı oyun sahasına sokmak demektir. Aslında Lig TV kameralarına yansıyan o sopalı kavga görüntülerinin altında yatan sebebin -kusuruma bakılmasın ama- biraz da bundan kaynaklanan bir cehalet olduğunu da düşünmekteyim.

Saha içinden bakacak olursak; Fırat Aydınus'un kararları çoğunlukla iki tarafı da pek memnun etmedi. Bir hafta önce Gaziantepspor Teknik Direktörü Bülent Uygun'un isyanına sebep olan Fırat Aydınus'un böylesine ortamlara müsait olan bir derbiye atanması ne kadar doğruydu tartışılır. Buna karşın Aydınus'un ülke topraklarındaki en iyi iki hakemden biri olduğu da ciddiyetini hala koruyan bir durum olmakta. Çaldığı ya da çalmadığı düdükler nedeniyle tribünün ateşi yükselirken saha içindeki kontrolünü de kaybetmeye başlayan Aydınus için Felipe Melo'dan gelen o hareket ve sonrasında yaşanılanlar ise tesadüf olmayacaktı. Bunun yanında bir durum daha mevcut ki bunu yazarken samimiyetime güvenmenizi istemekten başka bir çarem yok. Özellikle Galatasaray taraftarına afaki konuşuyormuşum gibi gelecek lakin ortada bir takım gerçekler mevcut. Fikret Orman'ın başkan seçilerek çıktığı ilk maç olan Süper Final'deki Beşiktaş-Galatasaray maçı, 12 Mayıs 2012 Fenerbahçe-Galatasaray maçı ile sonrasındakiler ve son olarak da geçtiğimiz pazar günü oynanan yine Beşiktaş-Galatasaray derbisi... Bu maçlarda ya da sonrasında gelişen hiçbir olay tesadüf niteliği taşımamaktadır. Beşiktaş ve özellikle de Fenerbahçe taraftarının bürünmüş olduğu düşüncesi "Adaletin bittiği yerde anarşi başlar." aforizması ile eşdeğerdir. Ülke genelinde mevcut olan "adaletsizliğe olan inanç" da en üst kademe futbol sahalarında da böyle vücut buluyor. Tekrar etmekte fayda var, samimiyetime güvenmenizi istiyorum. Bu yazıyı bu kadar bekletmemdeki birincil sebep de gereksiz düşüncelere sebebiyet vermemek oldu.

İdari düzenden bakacak olursak; Disiplin Kurulu'nun vereceği cezalar bugün yarın belli olacaktır. Büyük cezaların yolda olduğunu kestirmek güç değil. Galatasaray cephesi olayların Melo'nun hareketleri ile oluşmuş olamayacağını her fırsatta belirtiyor. Beşiktaş'ta ise başkan Fikret Orman'ın yaptığı açıklamalar sıcaklığını koruyor. Geneli itibari ile yumuşak ve aba altından sopa gösterircesine bir üslup ile yapmış olduğu açıklamalar camiadan olumlu tepkiler alsa da satır araları bazı kesimleri rahatsız etmiş vaziyette. Kim haklı kim haksız demekten ziyade kulüp olarak savcılığa yapmış oldukları suç duyurusu önemlidir demeliyiz. Umarım bu işin peşi bırakılmaz ve suçlular cezalarını çeker.

Kaybeden taraftan bakacak olursak; kaybeden Beşiktaş... Dünya üzerinde böylesine bir havayı yakalamış olan hiçbir kulübün taraftarı takımına böylesine negatif bir etki yaratmazdı. Tek bildiğim bir şey var ise o da kazansınlar ya da kaybetsinler Önder Özen ve Slaven Bilic başta olmak üzere, futbolcular da dahil olacak biçimde hiçbirinin şu ortamı hak etmeyişidir.

Kazanan taraftan bakacak olursak; kazanan yok. En azından görebildiğimiz kazanan bir taraf yok. 2010'daki Diyarbakırspor-Bursaspor karşılaşmasının detaylarını nasıl yıllar sonra öğrendiysek, bu derbinin de detaylarını yıllar sonra öğreneceğiz. Gerçekten kazanan(!) kimmiş o vakit öğreneceğiz.

Ufuk Tolga Aldırmaz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...