El-Clasico etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
El-Clasico etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2012 Pazartesi

Yedek Kulübesi #1

Yedek Kulübesi'nde bu hafta Spor Toto Süper Fina ve Avrupa Ligi Grubu, Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi eşleşmelerini konuştuk. Araya bir de ekstradan El-Clasico attık. Keyifli dinlemeler.


11 Aralık 2011 Pazar

Ne Demiştik? Barça,Barça,Barça!

Mourinho kibirine yenik düştü yine.

Barcelona’yı durdurmanın hatta yenmenin yolunu buldu diye düşünüyorduk oysaki.

Vazgeçti.

En büyüğüm dedi.

Yanılıyordu.

Hesaba katmadığı şeyler vardı.

Emek gibi, çalışkanlık gibi, ruh gibi, kazanma arzusu gibi, birbirine bir takım olgusundan daha farklı bir şekilde bağlanmış futbolcular gibi…

Bu doğaüstü futbolcu topluluğu vasatın da altındaydı bugün.

Tek yaptıkları şey inanmaktı.

Başardılar da. Yarısından çoğunu aldılar.

Sahadan sadece istediklerini alarak ayrılmıyordu bu takım.

Bizim de bazı şeyleri gözümüze sokuyordu.

Dünyanın en büyük teknik direktörü kavramını mesela.

Dünyanın en büyük futbolcusu kavramını mesela.

Tarihin en iyi takımı kavramını mesela.

Mesela futbolun sadece bir oyundan fazla olduğunun ete kemiğe bürünmüş halini gösteriyorlardı.

Bize de düşen tek şey kalıyordu tabi.

Santiago Barnebau’da Barcelona taraftarının bağırdığını haykırarak söylemek:

BARÇA! BARÇA! BARÇA!..


9 Aralık 2011 Cuma

"El-Clasico: Futbol Orgazmı" Vol2

Ağır bir Barcelona taraftarıyım. Bunda bir çok etken var tabii ancak bir Cule olmamın en büyük etkeni küçüklüğümden beri futbolu bana sevdiren ve İnönü’de farklı yendiğimiz en büyük kulüp olmasından kaynaklanıyor. Çok basit iki neden değil mi? Detaya inecek olursak La Masia gerçeği yatıyor. Öz Kaynak düzenini kullanan takımların varlığı her zaman beni tatmin eder. Tıpkı bir dönem kendi takımımda olduğu gibi…  

Barcelona’nın bu günlere gelmesinin altında kesinlikle tesadüf yatmaz. Her bir şeyin altında “Emek” vardır ve bu başarıda kulübün masöründen tutun da La Masia’daki aşçının dahi payı görmemezlikten gelinemez.

Ne bir siyasi kimlik ne de başka bir etken olarak algılayın bunu. Dünyadaki en büyük değer emektir ve tarihin en iyi takımının bu denli büyük bir emekle oluşması başta hayat olmak üzere futbolun algılanmasında başat etken olmalıdır. Visca Barça!

Gelelim asıl konumuza… El-Clasico. Geçen yıl o El-Clasicolar zincirinde bu efsane karşılaşma için kullandığım bir terim var. O da: Futbol Orgazmı… Hem Barça hem de Real takımı inanılmaz takımlar. Tarihi anlamda değil. Günümüzün muhtemelen en iyi futbol oynayan iki futbol takımı. Birisi gelen başarılar üzerine kibirlenmeyip kendine “Nasıl daha iyi olabiliriz?” sorusunu soran; diğeri ise “Nasıl en iyinin yerini alabiliriz?” diye rüyasında bile futbol oynayan bir teknik direktör ve futbolculara sahip bir takım. Daha ne istenebilir ki?

Son yıllardaki El-Clasicolar Barça-RMadrid değil, Barça ile RMadrid+Mou arasında geçiyor. Bunun en büyük nedeni ise Mou’yu yaratan kulübün Barça olmasıdır. Öyle ki Mou zamanında Barça’ya “Daima yürekten bağlıyım!” demiştir. Ancak cennetten kovulan şeytan misali kendisini yaratan kuruma bir anda düşman kesilivermiş ve en büyük amacı da onları bulundukları “en iyi” tahtından itmektir.  Bu ihanetin bedelini de Camp Nou’da hiç kazanamayarak ödüyor. Neredeyse Tanrı’dan çok Barcelona’dan korkuyor (!). Her ne kadar Barcelona’ya karşı şansı gülmese de onun bir futbol dehası olduğunu unutmamalıyız. Kasparov’un en sonunda yenildiği bilgisayar vardı ya. Heh. İşte o Mourinho. Evet benimki de böyle bir şey işte. Hem seviyorum bu adamı hem de nefret ediyorum.

Taktik dehası demişken geçen seneye atıfta bulunmalıyım. Neredeyse geçen sezon 10’a yakın El-Clasico oynamalarından ötürü Mou farklı şeyler denemek zorunda kaldı. Misalen Pepe’yi ön liberoda bir canavar şeklinde salık bir biçimde oynatması veya Ronaldo da dahil öndeki dört oyuncusuna pres yaptırtması gibi. Bu deneme yanılmalar ile bazı şeyleri de yakaladı. En azından Barcelona’nın oyununu kilitleyebilme yönünde adımlar atılmaya başlanmıştı. Pepe’nin hırsı ve azmi korkutucu bir güç haline geliyor, öndeki dörtlünün presi ise Barcelona’nın o bilindik Tiki-Taka’sını bozuyor ve uzun paslarla oyunu çevirme mecburiyetine itiyordu. Baskı ile Barça’yı yıldırma çabası tam anlamıyla bu. Bunu yaparken göze çarpan en büyük problem oyuncuların kendi mevkiilerini boşaltmak uğruna gözü dönmüşçesine baskıyı uygulama çabaları. Bu da –çok fazla olmasa da- Barcelona’nın ekmeğine yağ sürüyor ve tam da istediği oyun planına dönülmesini sağlıyor. Messi, Villa, Pedro hatta forvete Cesc’in uygun boşlukları bulup tehlikeli ataklar yapmasını tetikliyor. Ben RMadrid’in bunları yaparken ekstradan başka işleri de yapacağını düşünüyorum. Mou bu sefer bunlar ile yetinmeyecektir. Benim bile dikkatimi çeken bu etkenleri Mou’nun görmediğini düşünmek afatlık olur.

Barça tarafına geçecek olursak bu seferki oyun farklı. Bu kesin. Uzun süre sonra ilk defa Barça Madrid ekibinin gerisinde maça çıkacak. Hem de 6 puanlık bir fark bu. Bu farkın nasıl oluştuğuna değinmek istemiyorum başka bir yazının konusu olsun. Kazanmak zorunluluğu mecburen topu önde tutma gereksinimini beraberinde getiriyor. Burada da sıkıntı doğacak çünkü Mou’nun takımlarının geleneksel karakterinde üç pas ile 10 saniyede golü bulmak var. Önde kaptırılacak toplar –hele ki 6 saniyede geri kazanma oyunu tutmazsa- çok büyük sıkıntılar teşkil edecektir. Burada da dünyanın bir diğer mükemmel taktisyenlerinden biri devreye giriyor. Pep, böyle durumlarda takımını geriye çekip rakibinin sinir katsayısını arttırmayı hedefliyor. Elindeki kadronun en kötü gününde dahi olsa karşı takımın üzerine kabus gibi çökebilecek kapasitede olduğunu biliyor. Tabii ki bunu yapmak çok kolay olmayacaktır. Kolay olmayacaktır derken de hiç kimsenin aklından çıkmaması gereken bir şey var: Bu takım tarihin en iyisi! Bu bile onlara güvenmek için yeterli.

Bakın ünlü kimlikler bu konu hakkında ne diyor:

Juan Carlos Navarro(Barcelona Basketbol takım kaptanı-Capita-): “Çünkü ilk sorunda bu muhteşem takımdan şüphe duyamayız. Onlar bizi gururlandırdı ve bunu yapmayı sürdürecekler.”

Ricard Torquemada(Katalan Gazeteci): “Çünkü daha oynanacak çok maç var. Barça puanlar kaybetti ama kimliğini koruyor. Sonuna kadar savaşacaklar, her turnuvada. Barça düştüğü yerden kalkmasını bilir, onlar hiçbir zaman bir yanlış sonrası donup kalmadı.”

Jordi Baste(Katalan Gazeteci): “Onlara güvenmemek utanç verici olurdu. Bu takım her şeyi kazandı. 6 puan geriden gelip Madrid'i geçecekler, başaracaklar.”

Xavier Bosch(Katalan Gazeteci): “Çünkü, eğer tarihin en iyi takımına, en rekabetçi ve en iyi teknik adamına güvenmezsek Barça taraftarı olarak -cule- çağrılmayı hak etmiyoruz demektir.”

Johann Cruyff(Barça efsanesini yaratan adam): “Çünkü bir hafta önce Milan'ı evinde yenen bir takıma güvensizlik sergileyemezsiniz. Bir maç kaybetmek, her şeyin sonu değil, Barça'nın tipik ortamı bu olmasına rağmen ve lig zaferleri Aralık'ta kazanılmaz, Mayıs'ta kazanılır.”

Jamie Carragher(Liverpool ikinci kaptanı): “Barcelona insanların oyun hakkındaki düşüncelerini değiştirdi. Biz, hepimiz onlar gibi oynamak istiyoruz ama yapamayız.”

Carlo Ancelotti(Milan’ın efsanesi): “Pek çok Barça oyuncusu Blaugranayı giydiğinde kendini özel hissediyor çünkü orada yetiştiler. Onları kuvvetli kılan bu ve onların futbol felsefesi şu an en iyisi.”

Onlara katılmamak elde değil gerçekten. Her zaman dediğim gibi yine söylüyorum. Visca Catalunya! Visca Barcelona!

27 Nisan 2011 Çarşamba

El-Clasico: Futbol Orgazmı

Futbolun satranca benzetilmesinden nefret ederim. Ancak bir gerçek var ki son 2 El-Clasico’nun da göstermiş olduğu gibi artık Real Madrid-Barcelona maçları satranç maçı havasında geçmekte. Art arda gelen hamleler ve stratejiler inanılmaz. Belki çok akıcı futbol oynanamadı son 2 maç ancak inanılmaz taktiksel oyunlar oynandı ve değişimler yaşandı.


Futbol satrancı diyince akla herhalde 2 isim gelir: Sir Alex Ferguson ve Jose Mourinho…  Guardiola’nın bu ikisi yanında ismi bile okunmaz. Zaten kendisi de “Saha içine dair Mourinho’dan öğrenmem gereken çok şey var.” Sözüyle bugün durumu özetledi. Mourinho’nun forvetsiz çıkışından mı bahsetsem yoksa Pepe’yi bir emniyet sübabı gibi orta sahaya salmasına(!) mı değinsem bilemedim. Aslında ders niteliği taşıyan hamleler bunlar. Uzay takımı yakıştırması yapılan bir takımı istenildiği zaman rahatça durdurabildi. Ama…


Ama’ya değinmek istiyorum birazda. Barca’nın formsuzluğu gerçekten had safhada. Özellikle ileri uçta pozisyon yaratmada sıkıntı yaşıyorlar. David Villa kariyerinin en kötü maçlarından ikisini yaşadı. Umarım bir Barca hayranı olarak bu değişir. Orta saha ve defansları yine o bildiğimiz Barca. Pas,pas,pas,pas yine pas,pas,pas kanat değiştir tekrar pas,pas… Ancak karşılarında kondisyon ve kaliteleri yüksek defans oyuncuları olunca bu iş ilerideki yaratıcılıkla paralel ilerliyor. Bu yüzden açıkçası iş David Villa’dan ziyade Messi’ye bakıyor. Ancak Messi’nin dikey biçimde taşıdığı topları alabilecek, kullanabilecek kişiler bu topları iyi kullanamadığı zaman oyun tam anlamıyla Barca adına kilitleniyor. Kulübeden de pek destekçileri olmadığı için sahaya çıkanlar işi bitirebilmek için birbirleriyle baş başa kalıyorlar.

Pepe,Khedira,Alonso üçlüsü inanılmaz bir kondisyon performansı gösteriyorlar. Bu maç Khedira sakat. Yerine Lass’ın oynamasını bekliyorum. Boşluğu dolduracaktır. Ancak Carvalho sakat. Onun yerini açıkçası doldurabilecek adam sayısı Real Madrid’de 0. Carvalho’nun olmayışı bu takımın defans dengesini bozacaktır. Jose, Pepe’yi oraya çekmeyi düşünmez çünkü nam-ı diğer Pitbull oradaki işini üst düzey bir şekilde yerine getiriyor. Tabi Pepe demişken CL hakemlerinin sertliğe ne kadar tahammül göstereceği de burada önemli. Zira lig maçında oynadığı gibi bir ilk 10 dk yaşarsa kırmızı kartı çok rahat bir şekilde görür.


Maçların başından sonuna topa hakim olan Barca, topu ayağında istemeyen ise Real idi. Real’in topu neden ayağında istemediğini tek sahne açıklıyor aslında: Kral Kupası finalinde Ronaldo’nun 110 küsuruncu dakikada atmış olduğu depar… Daha önemli nokta Barca’nın oyun sistemindeki değişim. Barca oyunu artık daha dar alanda oynamaya başladı. Bunu “merkeziyetçi” futbollarından rahatlıkla anlayabiliriz. Sağ kanat gibi duran Messi’yi aslında ortada kullanıyorlar. Xavi, İniesta ve saymama gerek olmayan diğer orta saha oyuncuları oyunu yaymaktansa daraltmayı amaçlıyorlar. Evet yanlış okumadınız.Daraltıyorlar. Neden mi? Amaçları aşikar. Bu düşünce onları en çok pas yapan takım olmak ile birlikte en hızlı top kapan takım haline getiriyor. Oyunu kendi merkezlerine yığdıklarında topu kaptırsalar bile orada çok fazla adam ile bulundukları için rakip o dar alanda hemen boğuluyor ve o öldürücü paslaşmalar tekrir etmeye başlıyor.


Madrid ise tam anlamıyla bir geçiş futbolu oynuyor. Açıkçası izlerken sıkıldığımız bir Madrid izliyoruz. Ancak Mourinho’nun sözleriyle size durumu ve geçiş futbolunu açıklamaya çalışayım: 'Bu geçiş periyotları çok kısa sürer, aksiyonu tamamlamak için fazla üç ya da dört saniyeniz vardır. Eğer yüksek kalitede oyunculara sahipseniz, hepsi aynı anda aynı şeyi düşünürlerse oyunda ve hareketlenmelerde duraksama olmaz. Sonuca ulaşırsınız. Maçlardaki belirleyici anlar, bu anlardır.'' Geçiş periyotlarından kastı top kapma ile topu oyuna düzgün sokma arasında oluşan o minicik dönem. Real’de Mourinho’nun bahsettiği yetenekli oyuncular bolca var oyüzden bunu uygulamakta zorlanmıyorlar.Bazılarımız bunu kontra-atak futbolu olarak değerlendiriyor ancak bu tam anlamıyla denge ve akılcı futboldur.

Maç hakkında tahmin yapılması çok güç ancak kulubenizde Jose Mourinho gibi bir teknik adam var ise her zaman maça 1-0 önde başlarsınız. Bu adamdan nefret ediyorum ama ona karşı inanılmaz bir saygı besliyorum içimde. Jose’ye Derrida derler. Sports Illustrated dergisinden alınmış olan şu paragrafı çok beğendim ve sizinle paylaşmak istedim:” Jose Mourinho'ya Derrida adının yakıştırılmasının sebebi, görüşleri edebiyat, güzel sanatlar ve mimari gibi pek çok alanı etkilemiş olan Fransız filozof Jacques Derrida'nın içerisinde ''varolanı ayrıştırarak yıkıp, yeniden yapma'' düşüncesini barındıran yapıbozum (dekonstrüktivizm) fikrinin, modern futbola Jose Mourinho tarafından uyarlanıyor olmasıdır. Gençliğinde futbol oynayan Derrida'nın futbol üzerine söylenmiş sözler seçkisinde sıklıkla karşılaşılan ''Taç çizgilerinin ötesinde hiçbir şey yoktur.'' sözü, onun fikrinin mottosu olan ''Metnin ötesinde hiçbir şey yoktur.'' sözüne kaynak olan düşünceleriyle birlikte değerlendirilirse, kastedilen anlama yaklaşılması ve yukarıda bahsedilen Mourinho yaklaşımının daha iyi anlaşılması mümkün olabilir.”


Büyük bir Barca sempatizanı olarak “Visca Catalunya! Visca Barcelona!” diyip yazımı bitiriyorum.


NOT: Bu adam Barca ve Messi hayranı arkaplandaki bu Ronaldo resmi nereden çıktı diyebilirsiniz. Bir iddia sonucu bunu yapmak zorunda kaldım. İddia konusu Copa del Rey’i kimin kazanacağı yönündeydi. Tabiki Barca dedim ama sonuç ortada. Hasan Altundal’a buradan sevgilerimi gönderiyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...