Real Madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Real Madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Aga Bu Nedir?: #12 Blind ve Ramos Aynı Yazıda Buluştu

Her şampiyonluk kutlaması ayrı bir olay. Avrupa'da ligler sonlanmaya başladıkça her şampiyonluk kutlamasından bize de malzeme çıkıyor. Şimdi Hollanda'ya gidiyoruz.

Danny Blind... Ajax ve Hollanda Milli Takımı'nın emekli olmuş ve tanınmış simalarından biri. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz gibi oğlu da Ajax altyapısından yetişip A takıma kadar yükselmeyi başarmış bir isim. Frank de Boer döneminde kazanılan üçüncü şampiyonluğun önemli isimlerinden biri haline geldi bu genç adam. Şampiyonluk kutlamasında da şu videodaki enstantaneye imza atıyor. Aklı çıkmış garibin:


Aklına Sergio Ramos gelmeyeni dövüyorlarmış. Hatırlayalım o epik sahneyi: 


                                    

Ufuk Tolga Aldırmaz

15 Nisan 2013 Pazartesi

Dinamizm, Pres ve Kompakt Bekleme


Santiago Barnabeu’da geçtiğimiz sezon oynanan ve uzatmaların da eşitlikle geçilip penaltılara kalınan maçta Bastian Schweinsteiger’in hafızalarda tazeliğini koruyan o penaltısı ile elenen Real Madrid, aslında o andan itibaren içinde bulunduğumuz sezonun Şampiyonlar Ligi için en ağır favorilerinden biri haline geliyordu. Jose Mourinho’nun ekibi bir şekilde kupayı kazanacaktı ne de olsa. Bu sezon şanssız(!) biçimde elenmişlerdi. Algı bu yöndeydi. Nitekim ölüm grubundan çıkıldı. Üstüne Manchester United tartışmalı bir şekilde olsa da elendi. Çeyrek finalde de önceki turlardaki kura şanssızlığının ödülünü Galatasaray ile rakip oldukları anda aldılar.

Beriki tarafta ise hayal kırıklığı ile geçirilen bir Avrupa tecrübesi var. Gerçi Jürgen Klopp başta olmak üzere Borussia Dortmundlu taraftarlardaki bu üzüntü hayal kırıklığı seviyesine takımlarına minnettar olduklarından ötürü gelmeyecektir. Sezon sonu üst üste ikinci kez alınan Bundesliga şampiyonluğu kötü geçen Şampiyonlar Ligi’ne tam anlamıyla “tecrübe” olarak yaklaşılmasını sağlayacaktı. İçinde bulunduğumuz sezondan ise beklentiler daha çok artacaktı tabii, doğal olarak. Ligin daha başlarından itibaren ortak mutabakata varılarak Bayern’in yakalanamayacağı kanısının zihinlere yerleştirilmesi, Klopp ve öğrencilerinin tüm odağını Şampiyonlar Ligi’ne yönlendirmesini sağlayacaktı. Rakipleri Real Madrid’in de bulunduğu ölüm grubunu yenilgisiz lider olarak tamamladılar. Chelsea’yi saf dışı eden Shakhtar’ı domine ettiler. Westfalenstadion’da tarih yazarak Malaga’yı eleyip bu noktaya geldiler. 

İşin ilgi çekici olmasının birçok sebebi var tabii. Özellikle bu iki takımın gruplarda karşılaşması, Mourinho ve Klopp gibi basın için malzeme olan iki teknik adamın karşılaşmasına sahne olması, Dortmund’un yaptığı makro düzeydeki muhteşem geri dönüş hikayesi vs. uzar gider. Hazır bu kadar ilgi çekici unsur bir araya gelmişken eşleşme üzerine bir şey karalamak da elzem oluyor.

Gruplardaki ilk maç Westfalenstadion’da oynanırken Dortmund rakibini 2-1 mağlup etmeyi başardı. Santiago Barnabeu’daki mücadeleden ise 2-2’lik beraberlik çıktı. Bu iki maç aslında bize yarı finalin nasıl olabileceğine dair ışık tutacaktır. İki maçı art arda tekrar izleyip bir şeyler yakaladım. Özellikle iki maçın benzer taraflarının çokluğu o tutulacak ışık huzmesinin çapını biraz daha büyütmekte.

Real Madrid’in savunma hattındaki eksikleri neticesinde bazı sıkıntılar yaşadığı aşikar lakin genel itibari ile Dortmund’un maçları yakalamaya çalıştığı nokta hep aynı: Xabi Alonso…

Klopp’un takımının en çok övülen noktalarından biri kesinlikle pres kabiliyetleridir. Alman takımlarını nitelerken nefret ettiğim kelime grubu “makine düzeni”; ancak buna karşın hakikaten makine düzeninde işleyen pres kilidin anahtarı olarak işlev görmekte. Madrid’e karşı bunu özellikle pas kanallarının muhteşem biçimde doldurulması ile tezahür etmiş. Robert Lewandowski’nin rakip stoperlere yaptığı gölge presi Mario Götze-Marco Reus ikilisinin kombin oluşturarak Xabi Alonso’ya yaptığı presle tamamlıyorlar.

Alonso gerideki Varane'a dönmek zorunda kalıyor


Bu gölge pres ve Alonso’ya gelen markajvari uygulama direkt olarak takımın omur iliğine darbe vurmak anlamına geliyor(Sir Alex Ferguson’un TOP 16 eşleşmesinde Danny Welbeck ile uygulattığı presin belki de ilham kaynağı Klopp’tur dersem güzellemenin şiddetini kaçırır mıyım bilemedim). Alonso bu sebepten ötürü stoperlerin üç, dört metre kadar önüne gelip top almak zorunda kalıyor. O, pas dağıtımında zorlandığı ve ileriyi topla buluşturmada sıkıntı yaşadığı için bunların sonucu olarak bu kez Mesut Özil de geriye kayıyor. Bu da topun tehlikeli bölgeye gelmesine endirekt olarak etki etme anlamını taşıyor ki Dortmund’un bunda son derece başarılı olduğunun da altını çizmeden geçemeyeceğim.
Sağdaki yuvarlaktaki Mesut- Soldaki yuvarlaktaki Alonso

Real Madrid adına bu baskıyı kırmanın mevcut iki yolu var. İlki beklerin topla olan ilişkisinin üst düzey olma neticesinde savunmadan rahatça çıkarılacak toplar. Westfalen’deki ilk maçta bek ikilisi Ramos-Essien iken, Barnabeu’daki maçta Ramos-Arbeloa idi. Bu sebepten ötürü buralardan bir çıkar yol sağlanamadı. Sola gelecek olan Fabio Coentrao gözle görülür bir değişim sağlayabilir. Bu durumda Dortmund’un, daha doğrusu Klopp’un nasıl bir anti-tez üreteceğini merak etmiyor değilim. İkinci yol ise diğer savunma önü oyuncusunun yaratacağı dinamizm. Sinek küçüktür ama mide bulandırır misali ilk maçta Sami Khedira kısa sürede sakatlanıp yerini Luka Modric’e bırakmıştı. İkinci maçta ise direkt olarak Modric ile başlanmıştı. Modric’te var olmayan mobilite Dortmund orta ikilisinin yükünü azaltan unsur olacaktı. Mourinho’dan ikinci maçın ikinci yarısında gelen Essien ve Callejon hamleleri ile bu durum da kırıldı. Bu sebepten ötürü Khedira büyük önem arz etmekte.
Kompakt düzende alan savunması uygulanırken
Bu presin yanında zaman zaman açık verse de kompakt bekleyişin üst düzey olması da eklenince iş Madrid için bazen içinden çıkılması güç bir hale geliyor. İkili blok halindeki savunma yerleşik düzendeyken delinmesi zor bir betonarme yapı haline geliyor. Bu bloklar arasındaki alan savunmasının en ufak yanlış uygulanması ya da kontraya yakalanılması neticesinde Real Madrid gollük pozisyon buluyor. Söz konusu iki maçta bu fırsat üç kez yakalandı, birinden gol çıktı.
Pozisyonun neticesinde gol geliyor



Ramos savunma arkasına Higuain, orta ve Ronaldo'dan dışarı

Varane tek top ile Ronaldo'yu sarkıtıyor

Bu düzenin bozulabilmesi adına birincil dereceden önem arz eden diğer durum ise ne Karim Benzema ne de Gonzalo Higuain’in yeteri kadar hareketli olmamasından kaynaklanmakta. Hücum hattının statikleşmesi de çözüm üretimini zorluyor. Bu noktada eşleşmenin önemli adamlarından biri haline gelebilecek isim Angel Di Maria oluyor. Di Maria o karakteristik savruk koşuları ve/veya top sürmesi ile Dortmund savunmasının zayıf karnı olan Marcel Schmelzer’i son derece zorlar. Alonso’nun prangalarından kurtulduğu anlarda uzun topları ile özellikle onu beslemesi daha akılcıl iş olacaktır. Alman Kupası’nda Bayern’in Thomas Müller ile ona uyguladığı baskı bir örnek teşkil edebilir. Ekstra olarak defalarca dillendirdiğim o ikinci maçın ikinci yarısında gelen hamleler zinciri Madrid’i Ronaldo’yu öne atıp sahte dokuzvari bir oyun oynamaya itti ki bu da dengeleri alt üst etti. Tabiri caizse o dakikadan sonra oyun domine edilmeye başlandı ki bu da önemli bir seçenek olarak cepte duracaktır. Bunların hepsinin çıkış, daha doğrusu çözüm noktasının statik oyun olduğunu tekrar belirteyim. O hücum gücünün dahi statik kalması hakikaten fazla sert bir gerçek oluyor lakin durum bu.
Meşhur hamlelerden sonra Real Madrid'in sürekli değişen hücum düzenlerinden biri

Son olarak da Dortmund’un Madrid’e yaptığı bu presin bir benzerinin Malaga’dan kendilerine yönelik geldiğini hatırlatalım. İlkay Gündoğan ve Sven Bender’e yapılan pres İlkay ve Götze’nin geriye kaymasına sebep olmuştu. Buna karşın Dortmund’un skoru ne kadar zor aldığını da göz önünde bulunduracak olursak bu durum karşısında ne kadar zorlandıklarını da net biçimde anlamış oluruz.

Velhasıl kelam eşleşme çok keyifli olacak. Her şey pamuk ipliğine bağlı. Real Madrid bu saydıklarıma rağmen gözümde favori olan taraftır. Buna karşın Borussia Dortmund’un finale uzanmaması içinde hiçbir sebep yok. Onlar adına için final yolu dört kelime: Dinamizm-pres-kompakt bekleme. Bekleme moduna şimdiden geçtik. Yüzümüzü kara çıkaracaklarını sanmıyorum.

Ufuk Tolga Aldırmaz




13 Ekim 2012 Cumartesi

Katalonya ve Filistin

El Clasico hakkında kendi kendime klasikleştirdiğim maç önü ve sonu yazılarından artık vazgeçmiş durumdayım. Olay sanırım sadece benim değil dünyanın genelinde durağanlaşmaya girmiş bir durumda. Müthiş rekabeti her zaman aynı heyecanla izliyor ve Barcelona'nın kazanması için safımı tutuyor olsam da bunu en sevdiğim iş olan yazıya dökme konusunda bir takım sıkıntılar yaşıyorum.

Şüphesiz dünyanın çeşitli faktörleri ile en iyi iki takımı olan El Clasico tarafları Simon Kuper'in klasik "Futbol asla futbol bla bla bla." sözünün de o yeşil zemindeki düsturları. Hele ki Katalonya'nın bağımsızlık "hayallerinin" realizme yaklaştığı şu günlerde daha da büyük bir siyasi iştahla bu derbilere yaklaşıyorum. Siyasete olan özel ilgim bununla paralel. Her izleyicinin bunu düşünmesi mümkün değil fakat bundan haberdar olmamak da pek mümkün değil. Özellikle maç esnasında dalgalandırılan binlerce Katalonya bayrağı ister istemez "Ulan bu bayrak da neyin nesidir acaba?" sorularını akıllara getirmiştir. Bu yıl da Katalanlar'ın  Diada de la İndependencia yani Bağımsızlık Günleri'nin rekor katılım ile yapılması ve özerk bölge vatandaşlarının çok daha gür bir sesle bağımsızlık istemelerinin neticesinde gelen bu El Clasico'da neler olacak acaba sorularını da ister istemez akıllara getiriyordu.

***

Evvelinde Beşiktaş'ın tam anlamıyla hezimete uğradığı maçı seyrettikten sonra ister istemez kafayı bu mücadeleye vermek benim açımdan çok daha zor bir hale geldi fakat dünya üzerinde tabii ki durum böyle değildi. Hatırlarsınız Filistin-İsrail savaşının "aktif" dönemlerinden olan 2006'da Gilad Şalit adlı bir asker esir düşmüş ve bu asker de çeşitli lobiler ile geçtiğimiz El Clasico'ya çağırılmıştı. Dünya üzerindeki İsrail lobisinin getirisi olarak bu davet basit bir haber olmaktan çıkıp bir futbol dünyası meselesi haline geldi. Hamas'ın açıklamaları gibi benzeri sürtüşmeler de olunca Barcelona Filistin adına üç önemli şahısı da bu karşılaşmaya davet etti. Bunlardan biri Hamas ile direkt bağlantılı olan önemli bir direnişçi idi. Mahmut Sarsak adındaki bu direnişçi teklifi reddetmişti fakat bu reddediş buruk bir reddediş olarak göze batıyordu.

Filistin'in geçmişini anlatmaya kalksak kitap olur. Hepiniz az çok durumdan haberdarsınız. Filistin halkında öyle bir Barcelona sempatizanlığı oluşmuş durumda ki çoğu yabancı muhabirlerin dikkatini çekmiş ve bu konuda kısa kısa belgeseller bile çekilmişti. Olay basit. Sömüren, ezilen ve koskocaman bir umut...

***

Real Madrid'in dünyanın en büyük kulübü olduğunu kabul edip yüzeysel olarak Franco ile bağının en büyük direnişçisi olarak da Katalanlar'ın Barcelonası geldiği de hepimiz tarafından bilinen şeyler. O direnişin getirisi bugün Barcelona'nın dünya bir numarası tahtına oturması ve Katalanlar'ın da yakın zamanda bir aksilik olmadığı takdirde bağımsızlıklarını ilan etmesi ise Filistin halkına umut veren şeylerin başında geliyor. Katalanlar belki farkında değiller ama attıkları her adım ile sömürülmüş halklara ümit vaad ediyorlar.

Etraflıca oturup düşünme şansım olmadı. Hispanik köken ve özellikle ülke bazında İspanya kendi ülkemden ve insanından daha çok sevdiğim iki olgudur. Buna rağmen her direnişin ve haklı davanın elbet bir gün sonuca ulaşacağına dair inancım ve isteğim İspanya sempatimi de köreltiyor. Bu yüzden belki de bundan önce defalarca orada burada "Visca Catalunya!" naraları attım. Haydi Katalonya, bizlere biraz daha umut ver.

NOT:Simon Kuper'i geçiyoruz. Bill Shankly'nin müthiş bir sözü vardır: "Futbol ölüm, kalım meselesi değildir. Size temin ederim ki çok daha önemli bir şeydir!"

DİP NOT: İlk defa bu blogda bu kadar siyasetten dem vurdum. Antipati oluşturabilir fakat inancım bu. Bu tarihten itibaren belki de Barcelona sayesinde daha da çok bu yola başvurabilirim.

Ufuk Tolga Aldırmaz

18 Nisan 2012 Çarşamba

Gary Lineker Yine Haklı Çıktı

Bavyera ekibi ligin acısını çıkarma peşindeydi. Bastian Schweinsteiger'in de demeye getirdiği gibi bu maç "ölüm-kalım" maçı idi. Dortmund'a şampiyonluğu kaptırdılar dememiz hata olmayacaktır. Juup Heynckes'in son şansları. Ligi kaybetmesi koltuğundan edilmeye yetebilirdi lakin sabır gösterdiler.

Öyle veya böyle Real Madrid'i yeniyorsanız ekstra bir takımsınızdır. Bayern'in ekstra bir takım olduğundan şüphemiz yok lakin Bayern'in böyle bir futbol oynayarak Real'i yenmesini bana kalırsa Beckenbauer bile beklemiyordu. Öyle ki Robbery'nin oyunu Bayern'i öteledi. Özellikle Real'in sol kanadı tabiri caizse felç oldu. Real ise kendilerine has birçok şeyi yapamamanın cezasını çekti. Mourinho'nun hamlelerde geç kalması ve bir adım da ileri gidecek olursak yanlış hamleler yapması maçın yokuşa sürülmesine sebep oldu. Coentrao ve Arbeloa'nın vasatı bile bulamaması ve kulübeden gelen öne çıkmama emri Madrid'in zayıf kalmasına neden olan unsurların da başında sayılabilir.

2-1 biten mücadelenin Santiago Barnabeu'daki ayağını merakla bekliyorum. İstatistiki olarak önde olan Almanlar'a taş atan Mourinho'nun dili yandı bir kere. Rövanş Bayern adına çok zor olacaktır lakin kolay kolay turu bırakmayacaklardır. Bekleyip göreceğiz. Gary Lineker'in o meşhur sözünü de anmadan geçemeyeceğim: " Futbol yirmi iki kişinin oynadığı ve sonunda Almanlar'ın kazandığı bir oyundur."

28 Ağustos 2011 Pazar

Uno, Dos, Tres HALA MADRİD!(2-4-4 Düzeni)


Bu seferki adresimiz Zaragoza… Real Zaragoza-Real Madrid maçındayız. Kısaca baktığımız zaman Real Madrid’i fazla konuşmayalım kadrosunu hepimiz ezbere biliyoruz, Zaragoza’nın kadrosuna gelince geçen seneye göre daha güçlü bir oluşum olduğu aşikar. Zaragoza’nın teknik direktörü Aguirre fazlaca beğendiğim teknik adamlardan biridir. Çünkü oynatmaya çalıştığı kendine has bir oyun felsefesi var.

Siz ne oynamak isterseniz isteyin karşınızdaki takım eğer Madrid ise yapabileceğiniz fazlaca bir şey yok demektir. Hele ki vasat bir takımsanız maça çıkmamak yararınıza bile olabilir maç en azından 3-0’da kalır… Şaka bir yana Real Madrid’in oynadığı oyunu beğenmemek elde değil. Gerçekten modern futbolun tüm örneklerini içlerinde barındırıyorlar. Örneğin bugün attıkları gollerden birinin asistinin Ramos’dan golünün ise Marcelo’dan gelmesi her şeyi ortaya koyuyor. Bu takım total futbol oynuyor aslında. Ancak sadece ofansta. Hücum zamanında kimin nerede olduğunu nasıl bir sistem benimsediklerini çözmek çok güç çünkü anlık rotasyon sayıları oldukça fazla. Bugün her türlü gol çeşidini attılar desek doğru olur. 24,71,87 Ronaldo; 28 Marcelo, 64 Alonso, 82 Kaka… Attıklarından fazla kaçırdılar. Kaleci Roberto harika bir performans sergiledi hem de 6 gol yemesine rağmen.

Dikkat çekici noktalardan ilki Real Madrid’in sahaya yayılışı oluyor. Stoperlerden biri topu aldığı zaman bekler ön liberoların hizasına geliyor ve orada bir dörtlü oluşturuyorlar. Aynı zamanda ileride de Mesut hafif sarkık olmak üzere Ronaldo-Di Maria- Benzema üçlüsü başta aynı hizaya gelip sonra kendi aralarında dönerek oyunu hızlandırıp defansın kafasını karıştırıyorlar. 2-4-4 düzeni diyelim kısaca.

Dikkat çekici bir diğer nokta ise Mesut’un topu ayağına daha fazla alması. Oyunda daha çok insiyatif kullanması. Sorumluluğu geçen seneye göre çok daha fazla.

Bu maçta Zaragoza ne yaptı derseniz… İşte orada bir şey söyleyemeyeceğim. Her gelen top tenis karşılaşmasındalarmış gibi sekmekte ve Real atağı olarak dönmekteydi.

Son sözüm Real hala bir Barca değil. Barca’yı yenmek için Rooney,İbra vb. kalitedeki 1. Sınıf oyunculara ihtiyaçları var. Hala yüzde 51 Barca diyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...