Barcelona Tito Vilanova'yı "hayatının maçına" yolladıktan sonra tez zamanda bir teknik direktör bulmak zorundaydı. Marcelo Bielsa, Jupp Heynckes, Luis Enrique, Frank Rijkaard, Frank De Boer ve Gerardo Martino'nun isimleri geçti. Çoğu hakkında bir fikre sahip olmama rağmen Garardo Martino namı diğer Tata hakkında Wikipedia sayfasındaki bilgiler haricinde en ufak bir fikrim bulunmuyordu. Bu pek de anormal bir şey değil, kamuoyundaki genel durum Twitter üzerinden anladığım kadarıyla böyle. Buna karşın sadece beni dağlayan bir durum mevcut. Barcelona'nın duraklama girdiğini inkar eden tayfadan değilim. Hatta üstüne üstlük bir de kötü bir yönetim mentalitesine sahip olduğunu düşünüyorum. Elbette bir Beşiktaş gibi yakından takip ettiğim, iç yapıyı bildiğim söylenemez lakin genel olarak takındıkları tavır ve olaylar karşısındaki etkilere gösterdikleri/gösteremedikleri tepkiler bunu söylememde etken.
Neyse, konuyu fazla dağıtmayalım. Biraz araştırma yaparak Tata'nın geçmişine eğildiğimizde ilk göreceğimiz sanırım Marcelo Bielsa etkisi oluyor. Bu çizgide Güney Amerika'da yaptıkları azımsanacak düzeyde şeyler değil gibi gözüküyor. Barcelona başına atanan hiçbir teknik direktörün yapmayacağı hata olan sistemi bozmak bir kenara dursun aksine seçimin arkasında bir akıl olduğu görülüyor. Her ne kadar Lionel Messi'nin baskı yaptığı yazılıp çizilse de Tata'nın oynattığı sistem Barcelona'nın sistemi ile net uyuşuyor. Özellikle Ignacio Scocco'yu neredeyse tam anlamıyla Messi gibi kullanması, Sergio Busquets gibi bir çapayı sahada bulundurup top dağıtımında önemli bir rol enjekte etmesi, kullandığı beklerin geçiş oyunlarını çok iyi oynaması gibi noktalar söz konusu. Ayrıca Bielsa'dan miras aldığı pas ve pres mentalitesi de elbette büyük önem arz ediyor.
Velhasıl kelam, Pep Guardiola ve Tito Vilanova seçimlerinin ardından spektaküler bir seçim gelebilme ihtimali açıkçası beni korkutmuştu. Tito'da yarım kalan "dünya futboluna sunma işlemi" tıpkı Pep gibi Tata'da da oluşur diye umuyorum. Barcelona'nın bu tarz riskler alması ise ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur diye de düşünmeden edemiyorum.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Temmuz 2013 Çarşamba
Ta-Ta!
Etiketler:
Barcelona,
Gerardo Martino,
Lionel Messi,
Tata
6 Temmuz 2013 Cumartesi
One man difference
Şüphesiz ki insanların hayata bakış açıları da futbola bakış açılarından farklı değildir. Kimisi gündelik hayatın zorluklarından arınmak için bu güzel oyunu kendine bir ''araç'' olarak kabul eder ve şova dayalı bir oyun olarak görür. Kimisi de yoğun bir içselleştirmeye tabi tuttuğu futbolu salt skor ve başarıya dayalı bir oyun olarak görür. Seyircinin bakış açısı ne olursa olsun, teknik kapasitesi yüksek, seyirciyi hareketlendiren topla süzülürcesine hareket edebilen oyuncular her zaman ön planda olur. Ama bir de o seyircilerin pek sevmediği oyuncuların sahada rahat hareket edebilmesi, onların saha içerisinde yeteneklerini daha iyi gösterebilmesi için sahada varını yoğunu veren gizli kahramanlar vardır.
Günümüzde olduğu gibi futbol da çok sık bir değişimden geçiyor. Örneğin, bundan 7-8 yıl öncesine kadar futbolda ''çapa'' olarak tabir edilen oyunculardan rakibi bozması, gerektiğinde ''çirkin'' oyun oynaması istenirdi. Hele bir de yanındaki adama kaptığı paslardan % 50'ye yakınını verebiliyorsa, el üstünde tutulan oyuncu konumuna ulaşırlardı.
Ama bu değişti, formasyonların, takım mantalitelerinin çok hızlı ervimleştiği günümüz futbol anlayışında kalecilerin dahil oyuna katılması, pas trafiğini başlatan oyuncular olması bekleniyor. Örnekleri somutlaştıralım: 2 sene öncesine kadar uzay takımı olarak gösterilen Guardiola'nın Barcelona'sında bir isim var, her futbol tartışmasında ''Halı sahaya bile almam'', ''Bu adam nasıl Barcelona'da'' oynuyor denilen birisi. Kim mi bu? Sergio Busquets...
Ön alanında merkez bir pivot santrforun yok, ayağa pas trafiğine dayalı bir oynuyor ve topla oynama yüzdesinin senden yana olması için ''ribaund'' toplarını da toplaman gerekiyorsa, Sergio gibi bir oyuncu takıma ''one man difference'' kuralını işletir. Set hücumu esnasında paslarla öne yayılan bir takımda topun kaptırıldığı esnada Busquets gibi stoper özellikleri de taşıyan bir oyuncu kenarlara açılan stoperlerin arasına girip, kenar beklerini oyuna dahil eder ve uygulanan iç-alan baskısıyla sekenleri toplamana yardımcı olur. Rakip kontralarında bu bahsettiğim pozisyon alma şekli sayesinde kuvvetli bir alan markajı uygulanır ve rakibinin pas rutinini bozarsın.
BİR DÖNÜŞÜM
Busquets'in tek faydası bu mu hayır? Busquets, Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon %90'lık bir pas isabeti yakaladı. Kaptığı topları hatasız bir şekilde arkadaşlarına aktaran ve takımının atak başlangıçlarında savunmasına bir pas opsiyonu sunan Sergio, alan parselizasyonundaki üstünlüğü sayesinde futbolda bir değişimin de öncüsü oldu. İtalyan futbolunda esen 3'lü savunma furyası Avrupa futboluna da Busquests, Martinez, Gustavo gibi oyuncuların önemini daha fazla ortaya çıkararak yansıdı.
Bir gizli silah
İki kenar hücum bek ile oynayan yüksek pres ve hızlı hücuma dayalı bir oyun yapısı ile oynayan Bayern Münih'in de en gizli silahı Javi Martinez. 2009 yılında kurt hoca Bielsa'nın A.Bilbao'sunda ''libero'' mevkiinde oynuyordu. Martinez, takımın pas trafiğinde büyük önem arz etmekle beraber, stoperlerin hemen önlerine girip savunmada takımının 3'lüye dönmesini sağlıyordu. Ön alanda beklerin de katılımını sağlayan Javi, yüksek pas isabeti ile değişen dünya futbolundaki önemini Bayern Münih'e 40 milyon Euro ile transfer olarak gösteriyordu.
BİR ÖRNEK DE TÜRKİYE'DEN
Bu iki örneği neden verdiğime de gelirsek; Yanlışlar arasında kaybolan Türk futbolunda bizim de bir Busquets'imiz, Javi Martinez'imiz var. Topu önde tutma anlamında sorunlar yaşayan, ön alana oyunu set halinde kuramayan Fenerbahçe'nin sezonun 2.yarısının ortalarına kadar yediği golleri inceleyecek olduğumuzda, 3.ve 4.bölge aralarında top dolaştırıp öne yayılmaya çalışırken kaptırdığı toplarla yediği gollerden ne kadar başının ağrıdığını görüyoruz. Mehmet Topal'ın olmadığı maçların büyük çoğunluğunda Raul - Emre - Baroni üçlü orta sahasıyla çıkan Fenerbahçe, dönen toplarda geçiş oyununu sağlayamadı ve savunma hattının da önde oynamaya müsait olmaması nedeniyle kalesinde pek çok kez golü gördü. Mehmet Topal'ın olduğu maçlarda Gökhan - Hasan Ali gibi kenar hücum bekleinir oyuna rahatça katabilen Fenerbahçe, seken topları da toplayabiliyor ve Kuyt, Sow gibi kenar forvetleri de yakalanan set - hücumları sayesinde ceza sahası içerisine sokabiliyordu. Ön alandaki 3 kenar forveti de ceza sahasına sokabilmesi sayesindegol yollarında da tehlikeler yakalayabilen sarı - lacivertliler, rakiplerini özellikle iç sahadaki maçlarda yarı - sahasına hapsedebiliyordu. Özellikle Saracoğlu'nda oynanan karşılaşmaların büyük kısmında Mehmet Topal'ın olmadığı, üç hareketli merkez ile sahaya çıkan sarı - kanaryalar, geçtiğimiz sezon 25 maçta ilk golü kalesinde gören ekip oldu. 1-0 geride başlanan bu karşılaşmaların büyük çoğunluğunda Mehmet Topal'ın ilk 11'de yer almadığını belirtmekte fayda var.
Bu oyuncular pek çoğumuzun oynadığı futbola hayranı olduğumuz (yukarıda bahsettiğim) takımların gizli kahramanlarıdır. Messi'nin ileride özgür olmasını sağlayan, Ribery - Robben gibi yıldızların gözümüzün pasını silmesine yardımcı olan bu oyuncular, değeri bilinir bilinmez bilemem, bu insanlığın da gelişimine paralel bir olgu.
Ama şu bir gerçek ki; Pek çok ''futbolsever''in ''ya bu da topçu mu'' ''sahada bile görmedim, hep yan pas yapıyor'' dediği bu futbol-emekçilerinin önemini daha iyi anladığımız gün hiç şüphesiz Türkiye'de de futbol gelişecek, güzelleşecektir.
Günümüzde olduğu gibi futbol da çok sık bir değişimden geçiyor. Örneğin, bundan 7-8 yıl öncesine kadar futbolda ''çapa'' olarak tabir edilen oyunculardan rakibi bozması, gerektiğinde ''çirkin'' oyun oynaması istenirdi. Hele bir de yanındaki adama kaptığı paslardan % 50'ye yakınını verebiliyorsa, el üstünde tutulan oyuncu konumuna ulaşırlardı.
Ama bu değişti, formasyonların, takım mantalitelerinin çok hızlı ervimleştiği günümüz futbol anlayışında kalecilerin dahil oyuna katılması, pas trafiğini başlatan oyuncular olması bekleniyor. Örnekleri somutlaştıralım: 2 sene öncesine kadar uzay takımı olarak gösterilen Guardiola'nın Barcelona'sında bir isim var, her futbol tartışmasında ''Halı sahaya bile almam'', ''Bu adam nasıl Barcelona'da'' oynuyor denilen birisi. Kim mi bu? Sergio Busquets...
Ön alanında merkez bir pivot santrforun yok, ayağa pas trafiğine dayalı bir oynuyor ve topla oynama yüzdesinin senden yana olması için ''ribaund'' toplarını da toplaman gerekiyorsa, Sergio gibi bir oyuncu takıma ''one man difference'' kuralını işletir. Set hücumu esnasında paslarla öne yayılan bir takımda topun kaptırıldığı esnada Busquets gibi stoper özellikleri de taşıyan bir oyuncu kenarlara açılan stoperlerin arasına girip, kenar beklerini oyuna dahil eder ve uygulanan iç-alan baskısıyla sekenleri toplamana yardımcı olur. Rakip kontralarında bu bahsettiğim pozisyon alma şekli sayesinde kuvvetli bir alan markajı uygulanır ve rakibinin pas rutinini bozarsın.
BİR DÖNÜŞÜM
Busquets'in tek faydası bu mu hayır? Busquets, Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon %90'lık bir pas isabeti yakaladı. Kaptığı topları hatasız bir şekilde arkadaşlarına aktaran ve takımının atak başlangıçlarında savunmasına bir pas opsiyonu sunan Sergio, alan parselizasyonundaki üstünlüğü sayesinde futbolda bir değişimin de öncüsü oldu. İtalyan futbolunda esen 3'lü savunma furyası Avrupa futboluna da Busquests, Martinez, Gustavo gibi oyuncuların önemini daha fazla ortaya çıkararak yansıdı.
Bir gizli silah
İki kenar hücum bek ile oynayan yüksek pres ve hızlı hücuma dayalı bir oyun yapısı ile oynayan Bayern Münih'in de en gizli silahı Javi Martinez. 2009 yılında kurt hoca Bielsa'nın A.Bilbao'sunda ''libero'' mevkiinde oynuyordu. Martinez, takımın pas trafiğinde büyük önem arz etmekle beraber, stoperlerin hemen önlerine girip savunmada takımının 3'lüye dönmesini sağlıyordu. Ön alanda beklerin de katılımını sağlayan Javi, yüksek pas isabeti ile değişen dünya futbolundaki önemini Bayern Münih'e 40 milyon Euro ile transfer olarak gösteriyordu.
BİR ÖRNEK DE TÜRKİYE'DEN
Bu iki örneği neden verdiğime de gelirsek; Yanlışlar arasında kaybolan Türk futbolunda bizim de bir Busquets'imiz, Javi Martinez'imiz var. Topu önde tutma anlamında sorunlar yaşayan, ön alana oyunu set halinde kuramayan Fenerbahçe'nin sezonun 2.yarısının ortalarına kadar yediği golleri inceleyecek olduğumuzda, 3.ve 4.bölge aralarında top dolaştırıp öne yayılmaya çalışırken kaptırdığı toplarla yediği gollerden ne kadar başının ağrıdığını görüyoruz. Mehmet Topal'ın olmadığı maçların büyük çoğunluğunda Raul - Emre - Baroni üçlü orta sahasıyla çıkan Fenerbahçe, dönen toplarda geçiş oyununu sağlayamadı ve savunma hattının da önde oynamaya müsait olmaması nedeniyle kalesinde pek çok kez golü gördü. Mehmet Topal'ın olduğu maçlarda Gökhan - Hasan Ali gibi kenar hücum bekleinir oyuna rahatça katabilen Fenerbahçe, seken topları da toplayabiliyor ve Kuyt, Sow gibi kenar forvetleri de yakalanan set - hücumları sayesinde ceza sahası içerisine sokabiliyordu. Ön alandaki 3 kenar forveti de ceza sahasına sokabilmesi sayesindegol yollarında da tehlikeler yakalayabilen sarı - lacivertliler, rakiplerini özellikle iç sahadaki maçlarda yarı - sahasına hapsedebiliyordu. Özellikle Saracoğlu'nda oynanan karşılaşmaların büyük kısmında Mehmet Topal'ın olmadığı, üç hareketli merkez ile sahaya çıkan sarı - kanaryalar, geçtiğimiz sezon 25 maçta ilk golü kalesinde gören ekip oldu. 1-0 geride başlanan bu karşılaşmaların büyük çoğunluğunda Mehmet Topal'ın ilk 11'de yer almadığını belirtmekte fayda var.
Bu oyuncular pek çoğumuzun oynadığı futbola hayranı olduğumuz (yukarıda bahsettiğim) takımların gizli kahramanlarıdır. Messi'nin ileride özgür olmasını sağlayan, Ribery - Robben gibi yıldızların gözümüzün pasını silmesine yardımcı olan bu oyuncular, değeri bilinir bilinmez bilemem, bu insanlığın da gelişimine paralel bir olgu.
Ama şu bir gerçek ki; Pek çok ''futbolsever''in ''ya bu da topçu mu'' ''sahada bile görmedim, hep yan pas yapıyor'' dediği bu futbol-emekçilerinin önemini daha iyi anladığımız gün hiç şüphesiz Türkiye'de de futbol gelişecek, güzelleşecektir.
Etiketler:
Aykut Kocaman,
Barcelona,
Bayern Münih,
Fenerbahçe,
javi martinez,
mehmet topal,
sergio busquets
16 Ocak 2013 Çarşamba
Katalonya'dan Bavyera'ya
Barcelona'nın -sanırım tam tabiri olur- efsanesi Pep Guardiola... Kimine göre modern futbolun en iyi teknik direktörü bizim kahvehanedeki Seçkin Ağabey'e göre ise "O kim ki biz de gitsek o kadar kupa kazanırdık!" dediği Katalan kimliğine sığınmış vasat bir çalıştırıcı. Bana göre iki uç örnek de değil. Muazzam bir vizyona sahip, çalışmayı seven, "işine gelen" oyuncuları ile en iyi biçimde anlaşan; ekstra olarak dünyanın en iyi taktisyenlerinden biri belki de birincisi ve hepsinden daha da önemlisi çok zeki bir teknik direktör.
Zekadan dem vurmuşken Opta'dan alıntılayacağım üç adet tweeti paylaşayım:
"Barcelona (69%) and Bayern Munich (63%) have the best possession % in the Top 5 European leagues this season. Philosophy."
" Only Barcelona (52) have scored goals from open play in Europe's top 5 leagues this season than Bayern Munich (35)"
"Bayern Munich: Only Barcelona (678) have completed, on average, more passes per game in Europe's top 5 leagues this season than Bayern (517)"
Barcelona'da oynattığı sisteme en yakın futbol mantığını içinde barındıran takım Bayern. Bunun yanında tıpkı Barcelona gibi winner ruhuna sahip olan bir kulüp Bayern. Hatta Barcelona'dan daha ekstra olarak istediği her oyuncuyu alabilecek güce ve maddiyata sahip olan bir kulüp de diyebiliriz. Aynı zamanda yöneticileri için de dünyanın en iyi yöneticileri dersek yanlış vurgu yapmış olmayız. Karl Heinz Rummenigge, Uli Höeness, Andreas Jung ve hatta Matthias Sammer'i de içine katabileceğimiz kalifiye isimlerden oluşan bir kafa yönetimleri var. Her biri ayrı ayrı işinin ehlileri.
Louis van Gaal ve Jupp Hynckes'in iyice oturttuğu sistem de Pep'in ekmeğine yağ sürecektir. Kuvvetle muhtemel kura şansları da yaver gider ise bu kulübün Şampiyonlar Ligi'nde finali görmesi ciddi manada iş bile değil. Real Madrid ve Juventus dışında rakipleri var mı? Sanmıyorum (Barcelona kafa adayımız). Hynckes'in bırakacağı koltuk Pep'in "popo" ölçülerine uyuyor.
E baya da heyecanlandık. Şimdiden bekliyoruz. Vira bismillah Pep, arkandayız!
NOT: Nasıl ki İspanya'da Katalanlar'a karşı pek sevgi beslenmez, geleneksel Alman kıyafetleri için sürekli bira içen ve rahatına düşkün Bavyeralılar'a karşı da pek sevgi gösterildiğini iddia edemeyiz. O açıdan da pek zorlanacağını sanmam.
Ufuk Tolga Aldırmaz
5 Aralık 2012 Çarşamba
Rekorları Yaratan Adam
24 Haziran 1987, Rosario… Daha önce dünyanın kaderini
etkileyecek isimlerden olan Ernesto Che Guevara’yı veren Arjantin’in bu şehri,
belirtilen tarihte - Che’nin ölümünden yirmi yıl sonra- dünyada etki bırakacak
olan bir isimin daha doğuşuna şahitlik ediyordu. Fabrika işçisi Jorge ve
temizlikçi Celia’nın dört çocuğundan üçüncüsüydü bu isim: Lionel Andres Messi…
Messi’nin keşfi hiç de uzun sürmedi. Daha 5 yaşındayken
babasının da fabrikadan artan zamanlarda “antrenörlük” yaptığı Grandoli adlı
küçük ve mahalle arasına sıkışmış diye nitelendirebileceğimiz kulüpteki baba
akranı Don Salvador Ricardo Aparicio tarafından; evlerinin duvarına top çarptırırken ilgiyi üzerine çekerken
keşfedilir. On kişiden oluşan küçük takımın eksiğini tamamlar. Bu noktaya kadar
bilinen hikayeler Messi’nin babaannesi, annesi ve Aparicio’ya göre farklılık
gösterse de olay bir noktada birleşir. Top sağ ayağında iken duraksayan çocuk,
sol ayağına aldıktan sonra Aparicio’da şaşkınlık yaratır. 5 yaşındaki bir velet
gibi değil de, yıllardır futbol oynayan bir amatör gibidir.
Hastalık ve Değişen Hayat
1995 yılında yani 8 yaşındayken Messi, şehrin iki büyük
takımından biri olan Newell’s Old Boys’un altyapısına giriş yapar. Burada güzel
bir 2 yıl geçirmiştir. Gösterdiği emareler onun futbolcu olmaya yetecek ölçüde
bir yeteneğinin olduğunu ortaya çıkarır fakat kulüp doktorları onun vücudunda
bir şeylerin ters gittiğini düşünür. Yapılan testler sonucunda küçük Leo’ya
“büyüme hormonu eksikliği” teşhisi koyulur. Jorge Messi’ye haber verilir.
Doktorların söylediğine göre oğul Messi düzelebilecektir lakin bir dizi ilaç
tedavisi görmesi gerekmektedir. İlaç tedavisi ise aylık dokuz yüz dolarlık bir
gidere neden olacaktır. Dönemin Arjantin’i ekonomik krizdedir. 4 çocuğun yükü
üstünde olan bir Arjantinli işçi ailesinin aylık dokuz yüz dolar verebilecek
gücü yoktur. Jorge, yetkililere giderek durumu izah eder ve kulüp olarak bir
şey yapılıp yapılamayacağını sorar. The Lepers yetkilileri böyle bir “yatırıma”
gerek duymaz, zaten çocukta yeteri kadar ışık yoktur. Jorge oğlunu kulüpten
alır. Sadece Arjantin değil, dünyanın sayılı kulüpleri arasındaki River
Plate’in kapısını çalar. Oğlunun onlar için oynayabileceğini, karşılığında ise
ilaç masraflarını karşılamalarını ister. Red cevabı alır. Son bir çare vardır.
Zaten göçmen bir aile oldukları için Avrupa’daki akrabalarına haber yollarlar.
Akrabaları Katalonya’da yaşamaktadır. Zamanın Barcelona koçlarından biri olan
Carles Rexach’a Leo’nun durumundan bahsedilir.
Rexach da bir söz veremeyeceğini lakin onu denemeye alabileceklerini
belirtir. Haberi öğrenen Jorge ve Celia elde avuçta ne varsa uçak biletine
yatırır ve Leo ile birlikte Katalonya’ya doğru yol alır. Barcelona’da geçen
birkaç günün ardından Leo’yu Carles’e götürürler. Antrenmanlara çıkması
sağlanır ve bir hazırlık maçına çıkar. Bu maçta muazzam bir performans
sergileyip beş gol atan Leo yıllar sonra Carles’e şu cümleleri kurdurtacaktır:
“İki dakika içinde yeteneğini ve hızını fark ettim. Ona sözleşme imzalatmamak
delilik olurdu.” Aynı zamanda bu, tedavi masraflarının da karşılanması anlamına
geliyordu. Buna karşın tek şart vardı: Messi artık La Masia’ya emanet
edilecekti.
Yeni Maradona Olmaktan Korunma
La Masia hepimizin az çok bilgi sahibi olduğu o muazzam
futbolcu fabrikasına dönüşmüş bir “çiftlik”. Ailesinden kilometrelerce uzak
olan Messi, ikinci ailesini burada buldu. Gerard, Francesc ve Pedro en iyi arkadaşlarıydı.
Onlar Messi gibi çok uzaklardan gelmeseler de ailelerinden uzak bir hayat
geçiriyorlardı. Hocaları onlara ilk geldikleri gün de zaten bunu söylemişti:
“Burası bir ev ve evinizde kocaman bir aile ile birliktesiniz.” Bu anlayış
hepsinin gelişiminde büyük rol oynadı da diyebiliriz. Özellikle de Leo üzerinde
pozitif bir etki sağladı. Öyle ki La Masia Gençlik Koordinatörü Albert Capellas
kısa bir süre önce şunları söyler: “Burası sadece onların yaşadığı yer değil.
Yemek yemeye geliyorlar. Bir sorunları olduğunda da anne ve babalarıyla
konuşacak gibi bizi arıyorlar. Bizim için onlar birer yıldız değil. Sadece Leo,
Bojan ve Andres. Onlara her zaman aynı öğütü veriyoruz: “ Sen iyi bir adamsın,
değerlerini kaybetme.””
Yıllar geçer. Messi artık o hastalıklı çocuk değildir.
Tedaviye cevap vermiştir ve boyu günden güne uzamaktadır. Buna paralel olarak
fiziği de gelişim göstermektedir. İzleyen herkesin dikkatini çeker. Takım
arkadaşları bile onun gelecekte tam bir Cule olacağından emin birer tavır
takınırlar. 2005 yılına kadar sadece koçları, arkadaşları ve rakip takım
oyuncuları tarafından tanınan Messi, Arjantin forması ile katılacağı U-20 Dünya
Kupası’nda kendini dünyaya tanıtacaktır. Finalde 2-1 geçtikleri Nijerya
karşısında iki golü de penaltıdan atar. Simon Kuper de bu durumun üzerine
Futbol Adamları adlı kitabının ilgili bölümünde ilginç bir anektod aktarır. FM
oynayanlar bilir; Chelsea’nin gözlemcilerinden birisi de Hollandalı Piet de Visser’dir.
Finalde yan yana oturan Kuper- de Visser ikilisi hayran hayran Messi’yi izler.
de Visser ikinci golden sonra “Maradona!” diye haykırır. Klasik düşünce artık
oluşmaya başlar. Ariel Ortega’nın içi geçmişti, Marcelo Gallardo büyük bir
balondu, Andres D’Alessandro aklını kullanamamıştı ve Javier Saviola da yeteri
kadar kendini gösterememişti. Biri yeni Maradona olacaksa o da mutlaka Lionel
Messi idi!
Ülkemizde bile yapılan Galatasaray’ın Hagi arayışı gibi
Arjantin’in de Maradona arayışında olması çok doğal fakat bu, isimlerin
ezildiğinin farkındalık bilincini yaratmaz. Bu da bir o kadar normaldir. Çünkü
insanlar somut olanı görmeyi ve umut bağlamayı sever. Messi’nin geçirdiği
dönemler ve yarattığı olgunluk seviyesi bunu rahatça aşmasını sağlayacaktır.
Dünya üzerinde onun kadar mental anlamda güçlü olan futbolcu sayısı çok az.
Bunun sebebi Messi’nin kaybedecek bir şeyinin olmaması, dolayısıyla geçirdiği
süreçtir. Futbol oynamak için her türlü zorluğundan üstünden geldi. Bu noktadan zaten baskıyı kırdı. Ekstrasında
da La Masia avantajını kullandı. Herkes gözden kaçırabilirdi fakat Messi,
Maradona’dan farklı olarak Avrupalı olarak yetişmişti. Avrupa’nın sistematiğini
ve La Masia’nın da profesyonelliğini alarak rehavet duygusuna bünyesinde yer
vermeyecekti. Üstelik ham yeteneğine farklı şeyler de ekleyebiliyordu. Öyle ki
La Masia onu “Maradona olmaktan” ileride kurtaracaktır da. Pep Guardiola’nın
takımın başına geçmeden önceki senesinde Ronaldinho’nun gece hayatına nasıl
dadandığını ve düşkün olduğunu hepimiz biliyoruz. Ronaldinho, Messi’yi de şehre
alıştırmaya başlamıştı. Yine hatırlayacaksınız çıkışa geçen Messi,
Ronaldinho’nun gol sevincine bile özenecekti. Kulaklarının çekilmesi çok uzun
bir süre almayacaktı. La Masia’nın aile ortamı onu Pep’in uyarmasını sağladı.
Durumun bilincine varan Messi düzeldi, Ronaldinho da takımdan gönderildi. Öyle
ki Messi’nin artık en büyük eğlencesi kendi tabiriyle “evde takılmak”.
Rekorları Yaratan Adam
Yeni Maradona Olma ve Ronaldinho engelini aşan Messi, Pep’in
gelişi ile performansını daha da yukarı çıkaracaktı. Ufak taktiksel nüanslar
ile Messi’yi adeta baştan yaratan Pep, Messi’nin hayatında çok değerli bir rol
almaya başlar. Messi attıkça Barcelona kazanıyor, Barcelona kazandıkça da Messi
kazanıyordu. Adeta Tanrı kılığında sahada yer alıyordu. Ödüller ve kupalar gün
geçtikçe artmaya başladı. Gözler milli takıma çevrildi. Barcelona ile bu kadar
başarı kazanan Messi artık ailesinin topraklarına hizmet etmeliydi. Yıllarca
Cengiz Han’ı bekleyen Moğollar gibi Maradona’yı bekleyen Arjantinliler için gün
gelmiş olmalıydı. Maradona’nın teknik direktör olduğu 2006 Dünya Kupası’nda
Arjantin iki Maradona’ya sahipti. Biri sahada diğeri de kulübede... 1986’da gelen başarı tekrarlanmalıydı fakat
bu kadar basit olmayacaktı. Maradona’nın Messi’yi fazlasıyla kaleden uzak
tutması Almanya karşısındaki hezimetin en büyük sebeplerinden biriydi.
Diğerlerine girersek zaten çıkamayız. Messi de işin bilincinde ve son teknik
direktörü Alejandro Sabella ile birlikte hem kendisinin hem de arkadaşlarının
performanslarını üst düzeye çekmiş durumda. Arjantin 2014 Dünya Kupası’nın
Messi önderliğinde en büyük favorilerinden biri olmuş vaziyette.
Milli takımda kazanacağı bir veya daha fazla uluslararası
kupa ise onun dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu olduğunu
tescilleyecek. Varlığı sayesinde rekorlardan haberdar eden adam, şu sıralar
Gerd Müller’in rekorunu kırmak üzere. Kim bilir daha nice rekorlar vardır
kırılmayı bekleyen? Ayrıca çıtayı öyle bir noktaya taşıyor ki sonradan
gelenlerin onun seviyesine ulaşabilmesi için yapılacak bir ton şeyi olacak.
Hakkında milyon çeşit taşlama yapabilirsiniz fakat futbolun en güzel insanına
hakkını teslim etmelisiniz. Kıracağı rekor ile dünyanın gelmiş geçmiş en iyisi
olduğunu ispat eden ve yapacağı birçok şey ile ispatlamaya devam edecek olan
adam: Lionel Andres Messi!
Ufuk Tolga Aldırmaz
13 Ekim 2012 Cumartesi
Katalonya ve Filistin
El Clasico hakkında kendi kendime klasikleştirdiğim maç önü ve sonu yazılarından artık vazgeçmiş durumdayım. Olay sanırım sadece benim değil dünyanın genelinde durağanlaşmaya girmiş bir durumda. Müthiş rekabeti her zaman aynı heyecanla izliyor ve Barcelona'nın kazanması için safımı tutuyor olsam da bunu en sevdiğim iş olan yazıya dökme konusunda bir takım sıkıntılar yaşıyorum.
Şüphesiz dünyanın çeşitli faktörleri ile en iyi iki takımı olan El Clasico tarafları Simon Kuper'in klasik "Futbol asla futbol bla bla bla." sözünün de o yeşil zemindeki düsturları. Hele ki Katalonya'nın bağımsızlık "hayallerinin" realizme yaklaştığı şu günlerde daha da büyük bir siyasi iştahla bu derbilere yaklaşıyorum. Siyasete olan özel ilgim bununla paralel. Her izleyicinin bunu düşünmesi mümkün değil fakat bundan haberdar olmamak da pek mümkün değil. Özellikle maç esnasında dalgalandırılan binlerce Katalonya bayrağı ister istemez "Ulan bu bayrak da neyin nesidir acaba?" sorularını akıllara getirmiştir. Bu yıl da Katalanlar'ın Diada de la İndependencia yani Bağımsızlık Günleri'nin rekor katılım ile yapılması ve özerk bölge vatandaşlarının çok daha gür bir sesle bağımsızlık istemelerinin neticesinde gelen bu El Clasico'da neler olacak acaba sorularını da ister istemez akıllara getiriyordu.
***
Evvelinde Beşiktaş'ın tam anlamıyla hezimete uğradığı maçı seyrettikten sonra ister istemez kafayı bu mücadeleye vermek benim açımdan çok daha zor bir hale geldi fakat dünya üzerinde tabii ki durum böyle değildi. Hatırlarsınız Filistin-İsrail savaşının "aktif" dönemlerinden olan 2006'da Gilad Şalit adlı bir asker esir düşmüş ve bu asker de çeşitli lobiler ile geçtiğimiz El Clasico'ya çağırılmıştı. Dünya üzerindeki İsrail lobisinin getirisi olarak bu davet basit bir haber olmaktan çıkıp bir futbol dünyası meselesi haline geldi. Hamas'ın açıklamaları gibi benzeri sürtüşmeler de olunca Barcelona Filistin adına üç önemli şahısı da bu karşılaşmaya davet etti. Bunlardan biri Hamas ile direkt bağlantılı olan önemli bir direnişçi idi. Mahmut Sarsak adındaki bu direnişçi teklifi reddetmişti fakat bu reddediş buruk bir reddediş olarak göze batıyordu.
Filistin'in geçmişini anlatmaya kalksak kitap olur. Hepiniz az çok durumdan haberdarsınız. Filistin halkında öyle bir Barcelona sempatizanlığı oluşmuş durumda ki çoğu yabancı muhabirlerin dikkatini çekmiş ve bu konuda kısa kısa belgeseller bile çekilmişti. Olay basit. Sömüren, ezilen ve koskocaman bir umut...
***
Real Madrid'in dünyanın en büyük kulübü olduğunu kabul edip yüzeysel olarak Franco ile bağının en büyük direnişçisi olarak da Katalanlar'ın Barcelonası geldiği de hepimiz tarafından bilinen şeyler. O direnişin getirisi bugün Barcelona'nın dünya bir numarası tahtına oturması ve Katalanlar'ın da yakın zamanda bir aksilik olmadığı takdirde bağımsızlıklarını ilan etmesi ise Filistin halkına umut veren şeylerin başında geliyor. Katalanlar belki farkında değiller ama attıkları her adım ile sömürülmüş halklara ümit vaad ediyorlar.
Etraflıca oturup düşünme şansım olmadı. Hispanik köken ve özellikle ülke bazında İspanya kendi ülkemden ve insanından daha çok sevdiğim iki olgudur. Buna rağmen her direnişin ve haklı davanın elbet bir gün sonuca ulaşacağına dair inancım ve isteğim İspanya sempatimi de köreltiyor. Bu yüzden belki de bundan önce defalarca orada burada "Visca Catalunya!" naraları attım. Haydi Katalonya, bizlere biraz daha umut ver.
NOT:Simon Kuper'i geçiyoruz. Bill Shankly'nin müthiş bir sözü vardır: "Futbol ölüm, kalım meselesi değildir. Size temin ederim ki çok daha önemli bir şeydir!"
DİP NOT: İlk defa bu blogda bu kadar siyasetten dem vurdum. Antipati oluşturabilir fakat inancım bu. Bu tarihten itibaren belki de Barcelona sayesinde daha da çok bu yola başvurabilirim.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Şüphesiz dünyanın çeşitli faktörleri ile en iyi iki takımı olan El Clasico tarafları Simon Kuper'in klasik "Futbol asla futbol bla bla bla." sözünün de o yeşil zemindeki düsturları. Hele ki Katalonya'nın bağımsızlık "hayallerinin" realizme yaklaştığı şu günlerde daha da büyük bir siyasi iştahla bu derbilere yaklaşıyorum. Siyasete olan özel ilgim bununla paralel. Her izleyicinin bunu düşünmesi mümkün değil fakat bundan haberdar olmamak da pek mümkün değil. Özellikle maç esnasında dalgalandırılan binlerce Katalonya bayrağı ister istemez "Ulan bu bayrak da neyin nesidir acaba?" sorularını akıllara getirmiştir. Bu yıl da Katalanlar'ın Diada de la İndependencia yani Bağımsızlık Günleri'nin rekor katılım ile yapılması ve özerk bölge vatandaşlarının çok daha gür bir sesle bağımsızlık istemelerinin neticesinde gelen bu El Clasico'da neler olacak acaba sorularını da ister istemez akıllara getiriyordu.
***
Evvelinde Beşiktaş'ın tam anlamıyla hezimete uğradığı maçı seyrettikten sonra ister istemez kafayı bu mücadeleye vermek benim açımdan çok daha zor bir hale geldi fakat dünya üzerinde tabii ki durum böyle değildi. Hatırlarsınız Filistin-İsrail savaşının "aktif" dönemlerinden olan 2006'da Gilad Şalit adlı bir asker esir düşmüş ve bu asker de çeşitli lobiler ile geçtiğimiz El Clasico'ya çağırılmıştı. Dünya üzerindeki İsrail lobisinin getirisi olarak bu davet basit bir haber olmaktan çıkıp bir futbol dünyası meselesi haline geldi. Hamas'ın açıklamaları gibi benzeri sürtüşmeler de olunca Barcelona Filistin adına üç önemli şahısı da bu karşılaşmaya davet etti. Bunlardan biri Hamas ile direkt bağlantılı olan önemli bir direnişçi idi. Mahmut Sarsak adındaki bu direnişçi teklifi reddetmişti fakat bu reddediş buruk bir reddediş olarak göze batıyordu.
Filistin'in geçmişini anlatmaya kalksak kitap olur. Hepiniz az çok durumdan haberdarsınız. Filistin halkında öyle bir Barcelona sempatizanlığı oluşmuş durumda ki çoğu yabancı muhabirlerin dikkatini çekmiş ve bu konuda kısa kısa belgeseller bile çekilmişti. Olay basit. Sömüren, ezilen ve koskocaman bir umut...
***
Real Madrid'in dünyanın en büyük kulübü olduğunu kabul edip yüzeysel olarak Franco ile bağının en büyük direnişçisi olarak da Katalanlar'ın Barcelonası geldiği de hepimiz tarafından bilinen şeyler. O direnişin getirisi bugün Barcelona'nın dünya bir numarası tahtına oturması ve Katalanlar'ın da yakın zamanda bir aksilik olmadığı takdirde bağımsızlıklarını ilan etmesi ise Filistin halkına umut veren şeylerin başında geliyor. Katalanlar belki farkında değiller ama attıkları her adım ile sömürülmüş halklara ümit vaad ediyorlar.
Etraflıca oturup düşünme şansım olmadı. Hispanik köken ve özellikle ülke bazında İspanya kendi ülkemden ve insanından daha çok sevdiğim iki olgudur. Buna rağmen her direnişin ve haklı davanın elbet bir gün sonuca ulaşacağına dair inancım ve isteğim İspanya sempatimi de köreltiyor. Bu yüzden belki de bundan önce defalarca orada burada "Visca Catalunya!" naraları attım. Haydi Katalonya, bizlere biraz daha umut ver.
NOT:Simon Kuper'i geçiyoruz. Bill Shankly'nin müthiş bir sözü vardır: "Futbol ölüm, kalım meselesi değildir. Size temin ederim ki çok daha önemli bir şeydir!"
DİP NOT: İlk defa bu blogda bu kadar siyasetten dem vurdum. Antipati oluşturabilir fakat inancım bu. Bu tarihten itibaren belki de Barcelona sayesinde daha da çok bu yola başvurabilirim.
Ufuk Tolga Aldırmaz
20 Ağustos 2012 Pazartesi
"Siz Olmadan İmkansızdı"
2011'in Aralık ayı... David Villa ve Barcelona için belki de bir kırılma anı oluyordu. Dolaylı yoldan Real Madrid'e de Jose Mourinho'ya da ve hatta aklımıza gelmeyen, sayabileceğimiz yığınla şahıs ve tüzel kişi işin de.
Kendisi dün gece döndü. Hem de golle. 2012'nin Ağustos ayı. Onsuz geçen bir turnuvanın ardından aslında herkesin yerinin bir şekilde dolacağını da görmüş olduk. Javi Poves gibi deyimi yerindeyse futbolu siktiri çekebilecek insanlardan değilim fakat amatör ruhun da kaybolduğu aşikar. "Mes que un club" bir kulüpten fazlası, kapitalizmin beşiği. Gün geçtikçe robotik bir hal almaya başlayan bu sektörde çalışanların da insan olduğu bir kez daha hatırladık. El Guaje sağ olsun. "Siz olmadan imkansızdı."
Kendisi dün gece döndü. Hem de golle. 2012'nin Ağustos ayı. Onsuz geçen bir turnuvanın ardından aslında herkesin yerinin bir şekilde dolacağını da görmüş olduk. Javi Poves gibi deyimi yerindeyse futbolu siktiri çekebilecek insanlardan değilim fakat amatör ruhun da kaybolduğu aşikar. "Mes que un club" bir kulüpten fazlası, kapitalizmin beşiği. Gün geçtikçe robotik bir hal almaya başlayan bu sektörde çalışanların da insan olduğu bir kez daha hatırladık. El Guaje sağ olsun. "Siz olmadan imkansızdı."
Etiketler:
Barcelona,
David Villa,
El Guaje,
Javi Poves
19 Ağustos 2012 Pazar
Yeğen Song
Alex Song… Barcelona’nın yeni transferi. On dokuz milyon Euro
bonservisine verilerek beş yıllık kontrat yapıldı. Sözleşmeye de seksen milyona serbest kalır ibaresi kondu.
Barcelona böylesine yetenekli orta saha oyuncuları çıkaracak
potansiyele sahip olmasına rağmen niçin bu transfere imza attı peki? Çeşitli
sebepler mevcut. Hali hazırda Sergio Busquets’in yerini doldurabilecek bir
ismin olmaması(Javier Mascherano’nun artık stoper olarak kullanılacağını ve
tarz farklılıkları olduğunu görmeliyiz), varyasyon şansının artması, Tito'nun elinin genişlemesi, rotasyona
kaliteli bir parçanın eklenmesi ve en önemlisi de Arsenal/Arsene Wenger
tedrisatından geçmiş olması. Barça her açıdan karlı bir transfere imza atmış
oldu kısacası.
Ayrıca Jordi Alba ile birlikte bu iki önemli parçayı toplamda otuz
üç milyon Euro gibi cüzzi bir miktarda harcama yaparak kadroya katmak da Andoni
Zubizaretta’nın bir “helal olsunu” hak ettiğinin göstergesidir. Aynı şekilde
Arsenal’in de on küsur yılda yüz milyon geçik bir meblağı sadece
Barcelona ile alışverişten ötürü kasasına koyması da kilit noktalardan.
Bu transfer sanırım bizleri de ilgilendiriyor. Nuri Şahin’in
yakın zamanda Arsene Wenger’in yanına uğraması onun adına muazzam bir şey olacaktır.
Ufuk Tolga Aldırmaz
28 Nisan 2012 Cumartesi
Bir Dönemin Sonu
Pep Guardiola’yı farklı bir noktaya koymalıyız. Tarihte bu
kadar dominant olan bir takım ve dolayısıyla bir teknik direktör yok.
Kıyaslanabilecek bir akranı daha yok. O yüzden zaten sayısal açıdan iyi
olmadığımı göz önünde bulundurursam ne kazandığı kupa sayısı ne de takımı
başında bulunduğu süreden dem vuracağım.
Nazik, rakiplerine son derece saygılı, basın mensuplarına
son derece toleranslı, insan ilişkilerinde son derece başarılı bir kimlik
kendisi. Zira bunun meyvelerini de çok iyi topladı. Öyle ki saha içinde
başarıyı arttırmak için saha dışında futbolcusuyla baş başa yemeklere dahi
çıktığı çokça görülmüştür. La Masia geleneğinden gelen o aile ortamını sadece
satır aralarında geçen bir kelime gibi görmeyip uygulamak için çok uğraştı.
Gabriel Milito için yaptıklarını göz önünde bulundurursak her şey çok muntazam
bir şekilde kafamızda oturacaktır. Hele ki geldikten sonra yarattığı bir “yürüyen
efsane” var ki oyuncuları üzerinde yaptığı plan, program düzeninin ne halde
olduğunu gösteriyor. Kendisi hakkında olumsuz konuşan tek isimin ise Zlatan
İbrahimovic olması da çok ironik.
Görev süresi boyunca başına gelmeyen kalmadı dersek yeridir.
Futbolcusu ve yardımcısı kanser oldu. Saçlarına aklar düştü. Şu anda bel fıtığı
var. Kendisinin de dediği gibi artık bir dinlenme sürecine girmesi gerekiyor.
Ne kadar sürecek bilinmez. Dedikodular başladı bile. Barcelona’nın da Pep’in de
ileride yolları kesişecektir. Koltuğunu geçici de olsa La Masia’dan arkadaşı
olan Tito’ya bırakması ise yine ailevi bir getiri. Uzun süre kalabilir mi?
Puyol onayı verdi. Futbol kariyeri olarak geçemediği Guardiola’yı teknik
direktör olarak “geçebilecek” mi Tito? Çok zor soru. Göreceğiz.
Acısıyla, tatlısıyla bir dönemin sonu geldi. Futbol tarihine
damgasına vuran Pep’i saygıyla alkışlamaktan başka bir söz de bize düşmez
sanırım. Bakalım bu ilginç “oyunda” daha neler göreceğiz.
Ufuk Tolga Aldırmaz
17 Nisan 2012 Salı
Epik Rekabet
“Barcelona, muhteşem tiyatrolarıyla ünlü bir kültür kenti.
Bu çocuğa da artistliği iyi öğretmişler.” Bu meşhur sözü sanırım hepiniz çok
kez duydunuz. Mourinho’nun bahsettiği çocuk bugünlerde dünyanın göreceli de
olsa en iyi futbolcusu. Kendisini adam akıllı saymaya başlamamıza yarayan
mücadele ise yine bu sözün sarf edildiği mücadeleydi. 2005-2006 sezonunda
oynanan Şampiyonlar Ligi ikinci tur mücadelesi; Chelsea-Barcelona.
Chelsea büyük yatırımları yapar. Ünlü oligarklardan Roman
Abramovich’in tek istediği şey ise artık Şampiyonlar Ligi’dir. Ona göre
yatırımına yön verir ve Mourinho’nun istediği tüm futbolcuları bir bir kadroya
dahil eder. Bu hikayeyi defalarca duyduğunuza eminim. Geleceğim nokta ise Roman’ın
kulübünün –flash back yapınız- o dönemin en popüler ve en güçlü kulüplerinden
biri olduğudur. Yine görecelidir ki o sezon Chelsea’nin en ütopik görüntü
çizdiği sezondur. Karşıdaki takım ise Pep Guardiola’ya miras kalacak olan Frank
Rijkaard’ın takımı.
Bir sezon önce yine ikinci turda karşılaşıp Chelsea’nin bir
üst tura çıktığı eşleşmeyi –özellikle Ronaldinho’nun performansını- dün gibi
hatırlarım. Bu tur da onun bir rövanşı niteliğindeydi. Stamford Bridge’de çıkılan ilk mücadele yine
gergin başladı. Sert rakibe karşılık Barcelona teknik oyuncularıyla üstün
olmaya çalışıyordu. Tabiri caizse –ırkçılık içermez(!)- Baskonialı Asier del
Horno 30 sırt numaralı çocuk tarafından maymun edilir. Ardından gelen sert
darbe ile yere düşen ve acı içinde kıvranan çocuk del Horno’yu attırır ve
resitale başlar. Ağabey’i diyebileceğimiz Ronaldinho’nun önüne geçtiği ilk maç
olur ve Mou’nun da oklarının hedefi olmayı başarır. Başarır diyorum çünkü Mou
hiçbir zaman kendisine dokunmayan “yılana” çatmaz. Lionel Messi artık Province
of Barcelona’nın göz bebeği olmuştur. 2-1’lik deplasman galibiyeti evde alınan 1-1’lik
beraberlik ile hikayenin sonu şampiyonluğa kadar uzanır.
Bir sonraki yılda da grup seviyesinde bir eşleşme yaşanır ve
Chelsea evinde 1-0 galip gelip, deplasmanda 2-2’lik beraberliği alarak grubu
lider olarak tamamlar. Anlayabileceğiniz gibi UEFA’nın şu an ekmeğini yediği
El-Clasico’lar gibi o dönemde de Chelsea-Barcelona eşleşmeleri revaçtaydı.
Seneler bir bir ilerliyor ve saniyelerin büyük etken olduğu
futbolda dengeler değişiyordu. İki takımda da kökten denilebilecek değişimler
yaşanıyordu. Mourinho’nun Rosenborg mağlubiyeti ile istifa etmesinin ardından
Chelsea bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Bu kimlikte Mourinho’nun izleri
olmaya devam edecekti pek tabii. Barcelona ise Rijkaard’ın o dönem içinde
macera diye nitelendirilebilecek olan hamleleri neticesinde kendi kendini
duraklama devresine sokuyordu. Neticesinde de yerini efsane Guardiola’ya
bırakacaktı. Guardiola’nın geliş senesine tekabül eden sene içinde Rijkaard’ın
mirasını akil bir şekilde kullanıp, takımı acaip bir seviyeye taşıyacaktı. Yine
o sene içinde aktörlerin farklı olduğu bir Chelsea-Barcelona mücadelesi bizi
bekliyordu.
Guus Hiddink’in takımlarının kimliği haline gelen –iki
istisna olabilir. Fenerbahçe ve milli takımda göremedik sanırım- alan savunması
ile Barcelona’yı Camp Nou’da mükemmel bir şekilde durduruyordu. Oynattığı
futbol medya tarafından acaip tepkiler alsa da ne yapabilirdi ki? Barcelona’yı
durdurmanın yolu sadece bu olabilirdi. Keza açtığı yoldan Mourinho bunu başardı
–tartışmaya açık konular.Adını yazamadığım yanardağ patlaması vs.-. Stamford Bridge’de Essien’in maçın başında
attığı olağanüstü gol sonrasında yine aynı taktiği uygulamaya başladılar. Tüm
takım inanılmaz bir şekilde müdafaa ediyordu. Maçın sonunda, hatta uzatmaların
da sonunda Messi’nin asisti ve İniesta’nın yine Essien gibi mükemmel vuruşu
neticesinde hafızalardan silinmeyecek o görüntüler oluşuyordu. Neresinden
bakarsanız epik bir maç olmuştu. Hatta epik bir seri. Biraz daha ileriye
götürecek olursak epik bir rekabet de diyebiliriz.
Bu rekabete bir halka da yarın gece ekleniyor. Rekabetin
başından beri üstüne koyan bir Barcelona varken, karşılarında da gittikçe
düşüşe geçen bir Chelsea var. Silik karakter Di Matteo’nun başa gelmesiyle
vasatına ulaşan Chelsea’nin Barcelona karşısında neler yapabileceği büyük bir
soru işareti. Nereden bakarsanız bakın, Barcelona bu turun mutlak favorisi.
Maziye saygıdan ötürü büyük bir heyecan ile bu maçı bekleyeceğiz. Bakalım bizim
tiyatrocu çocuk bugün neler yapacak? Belki de daha önemlisi 21 Nisan gecesi
neler yapacak hep birlikte göreceğiz.
NOT: Biraz geçmişi analım:
Ufuk Tolga Aldırmaz
Etiketler:
Barcelona,
Chelsea,
Jose Mourinho,
Leo Messi
22 Şubat 2012 Çarşamba
Tanıdık Yüzler, Tanıdık Tatlar
Buradaki isimlerin çoğunu tanıdım dersem yalan söylemiş olurum. Aşina olduğunuz yüzler hemen fark edilecektir. Lakin o maskeli küçümenin Messi olduğunu yazmam lazım. Ayrıca bu fotoğraf Copa Catalunya finalinden çekilmiş. Alt yaş kategorisi tabii ki.
NOT: Gabriel Piko fotoğrafıdır. Emeğe saygı...
4 Şubat 2012 Cumartesi
Guardiola Reyiz!
Güzel photoshop çalışması olmuş. Yapanın emeğine sağlık sansür koymuyorum o yüzden. Bir de "Guardiola reyiz kafamızı keseriz!"
1 Şubat 2012 Çarşamba
Başarıdan Şüphe Ediyormuşsun, Etme!
Aşağıda Barcelona'nın ideal on birinin kazandığı bireysel başarılar ve kupalar var. Senelerce bu böyle sürmeyecek gayet tabii ancak Barcelona'yı ligde bir adım geriye düştü diye silmek hiç rasyonel değil zira bu adamlar tam bir canavar.Kupa canavarları...
28 Aralık 2011 Çarşamba
İleride En İyileri Yine Bunlar
Bu gördüğünüz ikiliyi tanımıyorum. Muhtemelen La Masia'ya adım atacak nice Culeslerden sadece ikisi. Ancak bir gerçek var ki sanırım bunu hepimiz biliyoruz. Onlar ileride aşağıda göreceğiniz adam gibi olacak ama biraz eksik ama biraz fazla. Kalıcı olan ne olacak biliyor musunuz? Gelenek, güven, yetenek, ailevi ortam, renklere karşı aşk ve en nihayetinde BAŞARI...
Bu kadar göz önünde olan bir şeyi en azından özentilik yapıp uygulamak zor mudur? Menajerlere verilecek milyonlarca eurodan daha az harcanacak bir para olduğundan olsa gerek zor gelir, bilirim.
Bu kadar göz önünde olan bir şeyi en azından özentilik yapıp uygulamak zor mudur? Menajerlere verilecek milyonlarca eurodan daha az harcanacak bir para olduğundan olsa gerek zor gelir, bilirim.
5 Aralık 2011 Pazartesi
Onları Hiç Böyle Görmemek Dileğiyle
Başlık kısa olsun diye kendi dileğimi eklemek istemedim. Buradan ekleyelim bari. Onları bir tek Beşiktaş'a karşı böyle dumur olmuş bir şekilde görebilmek dileğiyle...
(İnter'e elendikten sonraki halleri)
(RMadrid'e karşı Copa Del Rey'i kaybettiklerinde)
NOT:Resimleri devrimderki.blogspot.com'dan aldım.Emeğe saygı göstermek gerek.Güzel çalışma olmuş.
30 Ağustos 2011 Salı
Ahh Barça Ah!
Visca Catalunya! Visca Barcelona! Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi takımı 2011-2012 sezonu için Camp Nou’da çimlere ayak bastı. Basış o basış…
Rakip Sarı Denizaltılar yani Villarreal. Villarreal bu ligin en iyi takımlarından biri kesinlikle. Bu konuda tartışma yapmaya gerek yok. Sezon başında kadrolarına Cesar Sanchez, Cristian Zapata,Wakaso, Perez,Camunas gibi isimler kattılar. Bunlar içinde en dikkat çekici kuşkusuz Udinese’den aldıkları Cristian Zapata. Zapata çok iyi bir defans oyuncusudur. Sakatlıklar nedeniyle Seria A’da daha fazla yükselemedi.
Sahada öyle bir Villarreal izledik ki ikinci yarının başlarına dek mükemmel organize olan, çok iyi yer kapatan, ayağa paslarla organize biçimde hücuma çıkan kısacası her şeyi yapan ama fark yiyen bir takım olabilirler mi bunlar demedim değil. Ancak karşıdaki takım dedik ya tarihin en iyi takımı. Bu skor gayet normal.
Barcelona şaşırtmaya devam ediyor. Yine bir sürü adam yoktu sahada. As kadro demeye dilim varmıyor ama ideal 11’den bir ton adam yoktu sahada. Buna rağmen mükemmel oynadılar. Buna rağmen felsefeleri sahaya yansıttılar. Öldürücü pas trafikleri gerçekten takdire şayan. Barca’yı övmekten biz bıkmış durumdayız… Özellikle Francesco’nun sağ kanatta oynaması beni çok şaşırttı bunu söylemeden geçemeyeceğim. İniesta/Sol kanat modeli = Cesc/Sağ kanat modeli olmuştu. Aksadı mı? Kesinlikle hayır. Kendi açımdan çok mütevazi bir eleştiri yapabilirim: Messi’nin en uçta oynaması. Pratikte işe yarıyor. Onun daha az yorulmasına gerekçe oluşturuyor bu ancak Süper Kupa’nın ilk maçında bariz bir şekilde görünen şey Messi’nin ortasahaya yakın oynamadığı zaman Barça’nın “kitlenebilir” bir takım haline gelmesiydi. Bunu her takım yapamaz tabi. Madrid gibi usta defans ayaklarına sahip takımlar bu denli “durdurabilir” Barca’yı.Yine en büyük favoriler.
Dikkatimi çeken değişik bir nokta var. O da Villarreal’in göğüs reklamı almamış olması. Biliyorsunuz biz de Bursaspor şampiyon oldu ancak koskoca bir yarım dönemi göğüs reklamı olmadan tamamladı. Demek ki sadece bizde olmuyormuş. Yazık şirketimiz olsa da sponsor olsak…
NOT:Bazı sorular geldi Beşiktaş’ın aldığı Alves’i gerçekten tanımıyorum.
1 Temmuz 2011 Cuma
Modern Zaman Masalı/Andre Villas Boas
Andre Villas-Boas… Teşbihte hata olmaz derler onunkisi tam anlamıyla bir futbol-peri masalı. Teker teker çıkılan basamaklar ve zirveye bir adım daha…
O hiçbir zaman futbolcu olarak nitelendirilmedi. O hep futbolun farklı bir noktasındaydı.
Masalın başı bir İngiliz Sir’üne dayanıyor. O kişi Bobby Robson. Boas’ın masalı Robson’a komşu olması ile başlar. Sir o zamanlar Porto’nun teknik direktörüdür. Her gün ona çeşitli mektuplar gelir. Bu mektuplar içinde her şey mevcuttur. Övgü,yergi hatta rakip takım taraftarlarının küfür içerikli yazıları bile… Sir’ün dikkatini beklenen doğrultusunda eleştiri mektupları çekiyordu. Özellikle de bir tanesi onun dikkatini doğrudan doğruya çekiyordu. Düzgün akıcı bir İngilizce ile yazılmış ve takımın o zamanki forveti Domingos’un daha fazla süre alması gerektiğini inceleme ve analizlerle detaylı biçimde anlatan Andre adında ıslak imzalı bir mektup Sir’ün aklında yer edinmişti.. Yardımcıları aracılığıyla Andre’yi buldu. Üst kat komşuları olan Boas’ların 17 yaşındaki oğullarıydı o.
Sir ona takımın(Domingos’un) detaylı analizini yapması için tribünde bir yer teklif etti ve maçtan sonra analizlerini aldı. Sir çocukta ışığı görmüştü. Onu kulüpte stajyer yapmıştı. Daha onyedilik bir delikanlı olmasına rağmen…
Kulüpteki görevi genç takım hocaları ve Sir için genç oyuncuların analizini yapmak ve düzenli aralıklar ile raporlar sunmaktı.
Bir süre sonra Sir’ün özel referansı ile İskoçya’ya antrenörlük kursuna gitti. Gittiği akademi Largs Akademisi idi ve Jose Mourinho’nun da tamamladığı akademidir. Buradan C lisansı alarak Porto’ya geri döndü. B lisansı alması için gerekli olan 1 senelik çalışma ön koşulunu Porto altyapısında tamamladı ve İskoçya’ya dönerek bir dizi kurstan sonra B lisansını aldı. A lisansı için gereken süreyi tamamladığında henüz 20 yaşında yağız bir delikanlı idi. Onun uzmanlık alanı ise işe başladığında olduğu gibi maç analizi ve istatistikti.
21 yaşında Virgin Adaları Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. Bermuda Adaları’na karşı yaptıkları 2 DK ön elemesi maçından da yenilgi ile ayrıldılar. Bu sonuçlar üzerinde kovuldu. Kovulurken de gelmiş geçmiş en genç milli takım teknik direktörü ünvanını elinde bulunduruyordu.
Bu artık onun için Portekiz’e dolayısı ile Porto’ya dönüş demekti. Porto’nun başında Jose Mourinho bulunuyordu. Ondan kendisine bir ekip kurup rakiplerin analizini yapmasını istedi. İşini ne denli üst düzey yaptığını Mourinho’nun şu sözünden anlıyoruz: “Boas benim gözüm ve kulağım.” Boas bu işi öylesine ciddiye almıştı ki çoğu kez rakip takımın kapalı antremanlarına bir casus gibi sızıyordu.Chelsea ve İnter’de de JM ile birlikte çalıştılar ta ki Ekim 2009’a kadar. 2009 Ekiminde küme düşmesine garanti gözüyle bakılan Academica’yı alıp 11.liğe kadar yükseltiyordu Boas. Bu ona harikalar yaratacağı Porto’nun kapılarını açıyordu.
Porto tarihinin en genç teknik direktörü ünvanını da eline almış oluyordu böylelikle. Rekor üstüne rekor kırıyordu. 36 maç mağlubiyet yüzü görmeme, Portekiz Ligi’nde bir sezonda en fazla galibiyet alma rekorunu 24 maç, bir sezonda toplanan en fazla puan 84, Portekiz Ligi’nde art arda maç kazanma rekoru 16, Portekiz Ligi’nde maç kaybetmeyen 3. Takım gibi rekorları kırıyor veya ele geçiriyordu. Bunun yanında Avrupa Ligi’ni de kazanıyordu ve bu kupayı kazanan en genç teknik direktör oluyordu. Avrupa Ligini kazanırken finali yine bir Portekiz takımı olan Braga ile oynadılar. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Braga’nın teknik direktörü ise kahramanımızın kariyerinin başlamasını sağlayan adam Domingos’un ta kendisi idi. Domingos Paciencia…
Artık ona JM’ye atfen Special Two deniyordu. O ise bunu kabul etmiyor ve ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''diyordu. Yine Special Two’ya atfen ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' diyordu.
Mourinho ile olan bir çok ortak noktası sonucunda doğal olarak ona benzetiliyordu. Ancak o bu benzetmeden pek hoşnut değildi. ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Sözlerinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Onun JM’dan en büyük farkı ise oyuncularına tanıdığı serbestlik olsa gerek. JM gibi katı disiplinli taktikten ziyade daha fazla esnekliği tercih ediyor. Bunu kendisi de ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Sözleriyle açıkça beyan ediyor.
Onu diğerlerinden ayıran en önemli sözü ise bence şu(gayet açık bir dizi tümce o yüzden laf salatasına gerek yok): ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yoktu. Hamleyi ise Chelsea yaptı. Her ne kadar istemese de JM’ya benzetilmesinin önünde kendisi de bir engel bırakmıyor gibi. Chelsea onu bir teknik direktöre ödenen en yüksek “bonservis” olan 15 milyon euroluk tazminat bedeli ile alıyordu.
Tüm bu yaptıklarının yanında iyi bir teknik direktör olması/kabul edilmesi şüphe bırakmayan cinsten. Ancak onun tüm bu yeteneklerinin yanında eski üstü JM gibi üstün konuşma ve cevap verme yetisi diğerlerinden farklı kılıyor. Ağzından çıkan her sözcük adeta bir aşçının yemek yaparken kullandığı malzeme gibi. Demek istediğim saha içi ve dışı her şeyinin –hadi nazar değdirmeyelim- kalbur üstü olduğu. E buradan büyük üstad Derrida’nın varisi olan JM’den sonra üçüncü bir Derrida’mız oldu diyebiliriz. Futbolun bu denli önemli fikir adamlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Boas’ın oyun sistemine gelince… Vurguladığımız gibi o hep istatistikçi ve analizci yapısıyla ön plana çıkmış durumda idi. Bu meziyetleri onun oyuncuları hakkında oyuncuların kendisinden bile daha çok bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Onun her sözünden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü ve takım oyunundan yana bir futbol felsefesine sahip. Bu iki durumun ortak paydası da doğal olarak futbolcuların kendini aşarak, katlanarak büyümesi ve büyürken de takımına çığ etkisi yaratması. İşte en basitinden size Andre Villas-Boas’ın sırrı… O her zaman bütünlükten yana. Takım içinde oluşturduğu sinerji sosyologlara konu olacak cinsten. Ben Boas’ın Chelsea’de başarılı olacağına adım gibi eminim. Tek problem Abramovich’in CL takıntısı. Bu takıntıda problem teşkil eden şey ise tabi ki Barcelona. Barcelona gibi bir takım yaratmasını ne büyük üstad Sir Ferguson başardı ne de Jose Mourinho. Boas bunu becerebilecek mi? Zor ama imkansız değil. Kendisinin de belirttiği gibi bunun için en fazla 10 senesi var Mourinho gibi sağlıklı ve uzunca bir 30 sene değil…
Etiketler:
Abdullah Avcı taktik zeka,
Andre Villas-Boas,
Barcelona,
Chelsea,
Derrida,
Futbol,
Jose Mourinho,
Paciencia,
Porto;Domingos,
Roman Abramovich,
Sir Alex Ferguson,
Sir Bobby Robson
11 Şubat 2011 Cuma
Futbolun Beşiği:La Masia
Blogumun isminden ve arka planından belli olduğu gibi sıkı bir Barcelona sempatizanıyım.Gerek geçmişi gerekse çocukluğumdan beri sevdiğim yıldız isimlere sahip oluşu; aynı zamanda da 2060'ların futbolunu oynayan bir takıma sahip olmaları beni Barcelona’ya çeken ciddi nedenler bazıları..
Kısa bir girizgahın ardından asıl meseleye gelelim.La Masia… La Masia candır.La Masia Barcelona demektir. La Masia şimdilerin büyük yıldızlarının o zamanın çocukları olup bize bu resitali yaşatmaları için var olduklarını hatırlatan yerdir.Kısacası La Masia her şeydir..
Oradan yetişen kimleri saysam diye düşünüyorum. Guardiola, De le Pena, Xavi, Puyol, İniesta, Pique, Messi, Fabregas, Reina daha aklıma gelmeyen niceleri.Bir çırpıda çıkanlar bunlar. Dünyaya neler kazandırmış bu
Resmi olarak 1966’da açılmış.610 metrekareye kuruluymuş.Daha çok Barcelona dışından gelen gençlerin konakladığı yer olarak düşünülmüş başlarda.Sonraları yetenekli Katalan çocuklarda buraya alınmaya başlamış böylece güzel bir sentez oluşmuş.Bütçesi de yıllık 4.5 milyon pound civarında imiş futbolun beşiğinin.
Çocuklar buraya 7-8 yaşlarında alınır ve kulübün mentalitesine göre yetiştiriliyor.Tabi ki buraya gelecek gençlerin seçimi için çok önemli ve geniş scouting ekibi var.Hatırlarsınız bizim Mami ailesi kabul edilmediği için gidememişti. Teknik üstünlük,zihinsel güç,sürat ve hızla çalışan futbol beyni aranan kriterlerin arasında ön sırada oluyor doğal olarak.Barca’da alt yapılarda A takım ile aynı sistemde oynar buda futbolcuların alışmasını ve A takıma çabuk çıkmasını sağlamaktadır.
Futbol topunu ayaklarından hiç eksik ettirmiyor hocaları.22 kişilik tek pas maçları yaptırıyorlar onlara ve devamlı mevki değişerek.Bu onların empati kurmayı öğrenmesi ve oyun akışını hızlandırması demek.Bunu yapabilmek içinde tabi ki üstün bir futbol zekası ve disiplinine ihtiyaç var.Yani her önüne gelene aa getirin 22 kişilik tek pas maçı yapalım demekle olmayan şeylerdir.Unutmayalım ki oraya giren her genç kendini daha önceden ispatlamış ve yaşıtlarına göre zeka olarak çok üstün olan kişilerdir.
Alt yapı antrenörlerinin hepsi UEFA Pro Lisans sahibi.La Masia’da yaş grupları şeklinde 12 takım olduğunu da hatırlatayım.Acaba Türkiye’de kaç tane Pro Lisans sahibi teknik direktör var?
Guardiola, “Tam oynatmaya çalıştığımız biçimde antreman yapıyoruz diyor.Sürekli paslaşıyoruz, paslaşıyoruz ve topu akıllıca kullanmanın yollarını , iyi pozisyondaki oyuncuları bulmayı öğretiyoruz.Eğer bir oyuncu sağ ayaklıysa o zaman onun sağ ayağına pas atacaksınız.Ben İtalya’da da oynadım ama orada insanlar Cruyff’un bizlere öğrettiği ve şu anda Xavi , Iniesta ve Cesc’de görebildiğimiz bu ayrıntılar üzerinde düşünmüyorlardı” diyor.Zihniyet’in ne kadar farklı olabildiğini görüyor musunuz? Acaba Pep Türkiye’de bir takımla antrenmana çıksa ne olurdu? Gerçek anlamda futboldan soğuyacağını düşünüyorum.
Klişe bir laf vardır ya “Futbolun beşiği İngiltere’dir efendim!” diye.Bende diyorum ki hayatın başladığı nokta La Masia …
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













































