Jose Mourinho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jose Mourinho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Altın Çağ Puzzle'ı Tamamlandı



1998 yılından sonra ilk kez II. Louis Stadı'ndan çıkan UEFA Süper Kupası bu yıl Prag'da düzenlendi. Bayern Münih ve Chelsea arasındaki mücadele fazla klişe olacak lakin bu sefer tam anlamı ile nefesleri kesti. Maçtan önce, daha önceki takımlarından "kanlı bıçaklı" olarak tanıdığımız Pep Guardiola ve Jose Mourinho birbirlerine adeta güzellemeler yaparak maçın sıcaklığını arttırmamak niyetindeydiler. Nitekim maç öyle başladı ve öyle de devam etti.

Takımlar sahaya aşağıdaki görselde bulabileceğiniz dizilişler ile çıkıyordu. Tarafların daha ne yapmaya çalıştıklarını algılayamadan sekizinci dakikada Fernando Torres'in ayağından gelen gol Chelsea'yi maça adeta 1-0 önde başlatıyordu. Daha önce Real Madrid-Barcelona eşleşmelerinden aşina olduğumuz bir başlangıç da diyebiliriz. O dönemdeki maçlardan esintileri hissetmedik de diyemeyiz.



Mourinho, çalıştırdığı takımlardaki kimliği haline gelen önde baskılı ve direkt hücumu benimseyen bir organizasyon ile sahaya çıkıyordu. Gelen golün ardından bu iki durumu daha da disiplinli ve iştahlı biçimde uygulamaya çalıştılar. Özellikle baskı o denli efektif olmaya başladı ki Toni Kroos her geçen dakika daha da fazla stoperlere yaklaşmak zorunda kaldı. Bayern Münih ise topu ayağına aldığı zaman hatlar arası kısa mesafeli, kompakt bekleyen bir Chelsea'yi karşısında buluyordu. Yediklerin golün de vermiş olduğu şokla maça iyi başlayamayıp bocalama evresine girdiler. Özellikle hücumda olması gerektiği gibi hızlı davranmayıp birbirleri ile pek yardımlaşmamaları belli bir süre boyunca sürekli olarak Franck Ribery'nin ayağına bakmalarına neden oldu. Yaklaşık 20-25 dakika boyunca en sık uyguladıkları set, sağ taraftan Ribery'e atılan diyagonal paslar neticesinde olgunlaşan hücumlardı. Ribery, David Alaba'nın da desteği ile birlikte o kanadı adeta hallaç pamuğuna çevirdi. Son hamlelerini daha kararlı biçimde uygulasa daha ilk yarıdan Bayern Münih için gerekli skoru yakalatabilirdi. Kilitlenen Bayern Münih karşısında Chelsea'nin geride kompakt bekleyen bu pasif hali anlaşılabilirdi lakin ikinci yarı başladığında işler değişecekti. Ribery bir akşam önce aldığı Avrupa'nın En İyi Futbolcusu ödülünün pek de boşa olmadığını gösterircesine bir gol atarak skoru eşitledi.

Beraberlikten Sonraki Oyun

Ribery'nin daha da serbest dolaşım hakkına sahip olmasının ardından hücumları merkezden olgunlaştırmaya başlayan Bayern Münih'te pasif bekleyen rakibe karşı gerekli baskı kurulamıyordu. Bunun neticesinde 55. dakikada gelen Rafinha-Javi Martinez değişikliği takımdaki taşları yerine oturtacaktı. Philipp Lahm sağ bek mevkiine geçerken Kroos onun boşalttığı bölgeye, Martinez de defansın önünde geçiyordu. Merkezi iyi biçimde dolduran Guardiola, oyunculara alanı daha da daraltmaları direktifini verdi. 70.Dakikada Thomas Müller'in yerine oyuna giren Mario Götze ile hücum daha da işlevsel kılınmaya çalışıldı. Pasif oyunu gittikçe "aciz" oyuna dönüşen Chelsea ise direkt hücumlarının yanında repertuarına birkaç şey daha eklemek zorundaydı. Bunlardan biri duran top olabilirdi ki en kestirme yoldan iki yüzde yüzlük gol pozisyonuna girildi. Torres'in de oyundan düşmesi neticesinde durumun vehameti gittikçe arttı. Ramires'in kırmızı kartı görmesinin ardından tek çare savunmaya çekilmekti. Andre Schürrle'nin yerine giren John Obi Mikel de Ramires'in bölgesine geçti fakat bir tek fark vardı. O da Obi Mikel'in stoperler arasına fazlaca girmesiydi. Maç 1-1'lik eşitlikle tamamlanırken uzatmalara gidiliyordu.

Uzatmalardaki Oyun

İkinci yarının başında Ribery'nin yaptığı ekstra işi bu kez Eden Hazard Chelsea adına yapıyordu. Piyangodan bulunan bu gol takımın moralini şüphesiz ki yükseltmiştir. Oyundan düştüğünü belirttiğim Torres'in yerine giren Romelu Lukaku ise önemli bir hamle olduğunu ilerleyen dakikalarda ileride top tutarak gösteriyordu. Buna karşın yeteri kadar o bölgeye yollanamayan top artık el yakmaya başlıyordu. İkinci uzatma devresine girilirken Guardiola'nın Javi Martinez ile Mario Madzukic'i amiyane tabirle ceza sahası içine dikmesi ve sürekli onlara yollanan yüksek toplar ile tehlike yaratılma çabası meyvesini defalarca kez verdi. Petr Cech eski günlerine nazire yapan cinsten bir perfromans sergilerken Chelsea'yi ayakta da tutuyordu. Defalarca takımını ipten aldıktan sonra artık hiçbir hamle şansı kalmayan Mourinho'nun taraftarı tam anlamı ile gaza getirişini görmek de muhteşemdi. Çok yaklaşmışlardı. Euro 2012'deki Türkiye-Hırvatistan mücadelesindekine benzer biçimde uzatmanın uzatmasında gelen gol büyük sevinç yaşatıyordu doğal olarak.

Penaltılara giden mücadelede mükemmel penaltıcılar sahneye çıkıyordu. "Drogba olmak istediğim yok." diye demeç veren Lukaku bir Didier Drogba olamıyordu ve Bayern Münih Avrupa'nın en büyük kupasına da sahip olarak altın sezonunu taçlandırıyordu. Uzun yıllardır böyle zevkli bir Süper Kupa karşılaşması izlediğimi hatırlamıyorum. Sırf bu yüzden bile iki takım birer teşekkürü hak ediyor. Bu kupa sayesinde Guardiola üzerindeki baskıyı bir nebze olsun kırdı. İlerleyen günler ne getirecek hep birlikte göreceğiz.

Ufuk Tolga Aldırmaz

27 Nisan 2013 Cumartesi

Fussballmeister: Borussia Dortmund!

Özellikle beklediğim Borussia Dortmund ile Real Madrid arasındaki mücadele çarşamba gecesi 4-1'lik skor ile son buldu, bildiğiniz gibi. Maçı "endüstriyel futbol" kisvesi altında bolca sövmeme sebep olan link arama işlemi yüzünden eksiksiz olarak izleme şansını bulamamıştım. Bundan ötürü maçı torrentten çekip naçizane bir analiz gireyim dedim. En sonunda indirip, izleme şerefine nail oldum. Emeği geçenler var olsun diyeyim.

Westfalenstadion'da oynanan karşılaşma hakikaten beklendiği gibi taktik bir savaşa dönüştü. Bunda çeşitli etkenler vardı pek tabii. Öncelikle ev sahibinin geneli itibari ile maç öncesi yazımda da belirttiğim düzenin dışında pek bir gelişme ile sahada olmadığını dillendireyim. Maçtan önce kadrolar sosyal medyaya düştüğünde kafamdaki tek soru işareti Jakub Blaszczykowski'nin Kevin Grosskreutz yerine sahada yerini almış olmasıydı. Orta alandaki esnekliği sağlayıp sağlayamayacağı hakkında bir düşünce oluşturmuştum çapımda. Jürgen Klopp bu düşünceyi boşa çıkardı, peşin peşin söyleyeyim. Marco Reus'un maçın genelinde sol tarafta oynaması ve Kuba'nın üzerine düşen görevi Mario Götze'nin de saha içi yardımları ile birlikte yerine getirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Karşı tarafta ise Angel Di Maria'nın özel durumları ile birlikte hem zorunlu hem de taktisel düşünce anlamında bir değişim söz konusuydu. Yine o meşhur(!) maç öncesi yazımda üstünde defalarca durduğum Xabi Alonso'ya baskıyı kırmak adına Luka Modric hamlesi gelmişti. Öyle ki Modric hamlesi altta da görebileceğiniz gibi Real Madrid'in artık klasikleşmiş o 4-2-3-1'ini 4-3-3'e evirecekti. Mesut Özil'in de ortaya kırık biçimde sağda oynaması daha da sağlam bir orta alan anlamına gelecekti, kağıt üstünde.
Maç içindeki örneklerden sadece biri

Modric hamlesinin en büyük dayanağı net biçimde oyun kontrolü ve tempoyu elde tutmaydı. Jose Mourinho tempoyu Dortmund'a bırakırsa başına geleceklerin farkındaydı. Takımının geri dönüşlerde bu seviyede sıkıntı yaşadığı aşikar. Daha yedinci dakikada Reus ile gelen kontradan sonra jest ve mimikleri de takımına tempoyu düşürmeleri gerektiğini gösteren cinsteydi.

Bunların yanı sıra Dortmund yine orta alanda özellikle Alonso'ya olmak üzere ekstra olarak da Real Madrid geri dörtlüsüne baskı yapacaktı. Alonso stoperlerin arasına girmek sureti ile top çıkarma çabasına girecekti. Yanında bulunan Modric ve Sami Khedira'nın İlkay Gündoğan ve Sven Bender'in insanüstü baskısına dayanamaması neticesinde yine yalnız kalacaktı. Diğer çözüm olarak işaret ettiğim/edilen durum ise bekler ile top çıkarmaktı. Bunun yapılamamasının ilk sebebi Mourinho'nun tercihleriydi. Yukarıda da belirttiğim gibi bu kadar "sağlam" bir orta alandan oyun merkezini beklere kaydırmak hiç de kolay bir iş olmazdı. İkincil sebep ise Dortmund'un beklere uyguladığı "overload". Özellikle Fabio Coentrao'ya gelen bu baskı maç boyunca Sergio Ramos'a göre ofansif meziyetleri daha üst düzey olmasına rağmen Portekizli'yi sahadan silecekti.
Akan oyunda İlkay'dan Alonso'ya baskı

"Normal" oyunda gelen Alonso'ya baskı

Coentrao'ya yapılan baskı ve neticesinde gelecek olan top kaybı

Üstüne üstlük "gegenpressing'in" de layıkı ile uygulanması neticesinde Real Madrid hiç düşmediği bir savurgan oyun oynama zorunluluğuna düşecekti. Nitekim attıkları golün şans unsurunu fazlaca barındırması da alışık olmadığımız bu duruma iyi bir örnek olacaktı.

Gegenpressing ile vakıf olunan dinamizm, tam saha baskı ile uygulanan muhteşem alan savunması ve kompakt bekleyişe çözüm bulamayan Real Madrid'in acziyeti ile birlikte Robert Lewandowski'nin üstün oyunu skor tabelasının bu denli farklı oluşunun tesadüf olmadığını gösterecekti. Takım olarak muhteşem biçimde sahayı parselleyen ve rakibini etkisiz bırakan Dortmund'un potansiyelinin tamamını sahaya yansıttığını söyleyecek olursak yanılmayız. Bunların yanına bir de Mourinho'nun iş işten geçtikten sonra yaptıkları hamleleri de ekleyince Dortmund ve Klopp'un maçı, hatta turu ne kadar hak ettiğini söyleyebiliriz.

İki hafta sonra -yanılıyor olabilirim- oynanacak rövanşta Real Madrid'in insanüstü bir performans sergileyeceğini düşünüyorum. Zaman tüneline girdiğimizde Real Madrid'in hafızam beni yanıltmıyorsa Borussia Mönchengladbach'a karşı böyle bir hezimetten turu çevirdiğini göreceğiz. Olamaz mı? Olabilir. Tarihin tekerrür ettiğini daha önce de gördük lakin futbolun azıcık adaleti varsa Dortmund'a ait olan o peri masalı kupanın alınması ile tamamlanacaktır.

Ufuk Tolga Aldırmaz

15 Nisan 2013 Pazartesi

Dinamizm, Pres ve Kompakt Bekleme


Santiago Barnabeu’da geçtiğimiz sezon oynanan ve uzatmaların da eşitlikle geçilip penaltılara kalınan maçta Bastian Schweinsteiger’in hafızalarda tazeliğini koruyan o penaltısı ile elenen Real Madrid, aslında o andan itibaren içinde bulunduğumuz sezonun Şampiyonlar Ligi için en ağır favorilerinden biri haline geliyordu. Jose Mourinho’nun ekibi bir şekilde kupayı kazanacaktı ne de olsa. Bu sezon şanssız(!) biçimde elenmişlerdi. Algı bu yöndeydi. Nitekim ölüm grubundan çıkıldı. Üstüne Manchester United tartışmalı bir şekilde olsa da elendi. Çeyrek finalde de önceki turlardaki kura şanssızlığının ödülünü Galatasaray ile rakip oldukları anda aldılar.

Beriki tarafta ise hayal kırıklığı ile geçirilen bir Avrupa tecrübesi var. Gerçi Jürgen Klopp başta olmak üzere Borussia Dortmundlu taraftarlardaki bu üzüntü hayal kırıklığı seviyesine takımlarına minnettar olduklarından ötürü gelmeyecektir. Sezon sonu üst üste ikinci kez alınan Bundesliga şampiyonluğu kötü geçen Şampiyonlar Ligi’ne tam anlamıyla “tecrübe” olarak yaklaşılmasını sağlayacaktı. İçinde bulunduğumuz sezondan ise beklentiler daha çok artacaktı tabii, doğal olarak. Ligin daha başlarından itibaren ortak mutabakata varılarak Bayern’in yakalanamayacağı kanısının zihinlere yerleştirilmesi, Klopp ve öğrencilerinin tüm odağını Şampiyonlar Ligi’ne yönlendirmesini sağlayacaktı. Rakipleri Real Madrid’in de bulunduğu ölüm grubunu yenilgisiz lider olarak tamamladılar. Chelsea’yi saf dışı eden Shakhtar’ı domine ettiler. Westfalenstadion’da tarih yazarak Malaga’yı eleyip bu noktaya geldiler. 

İşin ilgi çekici olmasının birçok sebebi var tabii. Özellikle bu iki takımın gruplarda karşılaşması, Mourinho ve Klopp gibi basın için malzeme olan iki teknik adamın karşılaşmasına sahne olması, Dortmund’un yaptığı makro düzeydeki muhteşem geri dönüş hikayesi vs. uzar gider. Hazır bu kadar ilgi çekici unsur bir araya gelmişken eşleşme üzerine bir şey karalamak da elzem oluyor.

Gruplardaki ilk maç Westfalenstadion’da oynanırken Dortmund rakibini 2-1 mağlup etmeyi başardı. Santiago Barnabeu’daki mücadeleden ise 2-2’lik beraberlik çıktı. Bu iki maç aslında bize yarı finalin nasıl olabileceğine dair ışık tutacaktır. İki maçı art arda tekrar izleyip bir şeyler yakaladım. Özellikle iki maçın benzer taraflarının çokluğu o tutulacak ışık huzmesinin çapını biraz daha büyütmekte.

Real Madrid’in savunma hattındaki eksikleri neticesinde bazı sıkıntılar yaşadığı aşikar lakin genel itibari ile Dortmund’un maçları yakalamaya çalıştığı nokta hep aynı: Xabi Alonso…

Klopp’un takımının en çok övülen noktalarından biri kesinlikle pres kabiliyetleridir. Alman takımlarını nitelerken nefret ettiğim kelime grubu “makine düzeni”; ancak buna karşın hakikaten makine düzeninde işleyen pres kilidin anahtarı olarak işlev görmekte. Madrid’e karşı bunu özellikle pas kanallarının muhteşem biçimde doldurulması ile tezahür etmiş. Robert Lewandowski’nin rakip stoperlere yaptığı gölge presi Mario Götze-Marco Reus ikilisinin kombin oluşturarak Xabi Alonso’ya yaptığı presle tamamlıyorlar.

Alonso gerideki Varane'a dönmek zorunda kalıyor


Bu gölge pres ve Alonso’ya gelen markajvari uygulama direkt olarak takımın omur iliğine darbe vurmak anlamına geliyor(Sir Alex Ferguson’un TOP 16 eşleşmesinde Danny Welbeck ile uygulattığı presin belki de ilham kaynağı Klopp’tur dersem güzellemenin şiddetini kaçırır mıyım bilemedim). Alonso bu sebepten ötürü stoperlerin üç, dört metre kadar önüne gelip top almak zorunda kalıyor. O, pas dağıtımında zorlandığı ve ileriyi topla buluşturmada sıkıntı yaşadığı için bunların sonucu olarak bu kez Mesut Özil de geriye kayıyor. Bu da topun tehlikeli bölgeye gelmesine endirekt olarak etki etme anlamını taşıyor ki Dortmund’un bunda son derece başarılı olduğunun da altını çizmeden geçemeyeceğim.
Sağdaki yuvarlaktaki Mesut- Soldaki yuvarlaktaki Alonso

Real Madrid adına bu baskıyı kırmanın mevcut iki yolu var. İlki beklerin topla olan ilişkisinin üst düzey olma neticesinde savunmadan rahatça çıkarılacak toplar. Westfalen’deki ilk maçta bek ikilisi Ramos-Essien iken, Barnabeu’daki maçta Ramos-Arbeloa idi. Bu sebepten ötürü buralardan bir çıkar yol sağlanamadı. Sola gelecek olan Fabio Coentrao gözle görülür bir değişim sağlayabilir. Bu durumda Dortmund’un, daha doğrusu Klopp’un nasıl bir anti-tez üreteceğini merak etmiyor değilim. İkinci yol ise diğer savunma önü oyuncusunun yaratacağı dinamizm. Sinek küçüktür ama mide bulandırır misali ilk maçta Sami Khedira kısa sürede sakatlanıp yerini Luka Modric’e bırakmıştı. İkinci maçta ise direkt olarak Modric ile başlanmıştı. Modric’te var olmayan mobilite Dortmund orta ikilisinin yükünü azaltan unsur olacaktı. Mourinho’dan ikinci maçın ikinci yarısında gelen Essien ve Callejon hamleleri ile bu durum da kırıldı. Bu sebepten ötürü Khedira büyük önem arz etmekte.
Kompakt düzende alan savunması uygulanırken
Bu presin yanında zaman zaman açık verse de kompakt bekleyişin üst düzey olması da eklenince iş Madrid için bazen içinden çıkılması güç bir hale geliyor. İkili blok halindeki savunma yerleşik düzendeyken delinmesi zor bir betonarme yapı haline geliyor. Bu bloklar arasındaki alan savunmasının en ufak yanlış uygulanması ya da kontraya yakalanılması neticesinde Real Madrid gollük pozisyon buluyor. Söz konusu iki maçta bu fırsat üç kez yakalandı, birinden gol çıktı.
Pozisyonun neticesinde gol geliyor



Ramos savunma arkasına Higuain, orta ve Ronaldo'dan dışarı

Varane tek top ile Ronaldo'yu sarkıtıyor

Bu düzenin bozulabilmesi adına birincil dereceden önem arz eden diğer durum ise ne Karim Benzema ne de Gonzalo Higuain’in yeteri kadar hareketli olmamasından kaynaklanmakta. Hücum hattının statikleşmesi de çözüm üretimini zorluyor. Bu noktada eşleşmenin önemli adamlarından biri haline gelebilecek isim Angel Di Maria oluyor. Di Maria o karakteristik savruk koşuları ve/veya top sürmesi ile Dortmund savunmasının zayıf karnı olan Marcel Schmelzer’i son derece zorlar. Alonso’nun prangalarından kurtulduğu anlarda uzun topları ile özellikle onu beslemesi daha akılcıl iş olacaktır. Alman Kupası’nda Bayern’in Thomas Müller ile ona uyguladığı baskı bir örnek teşkil edebilir. Ekstra olarak defalarca dillendirdiğim o ikinci maçın ikinci yarısında gelen hamleler zinciri Madrid’i Ronaldo’yu öne atıp sahte dokuzvari bir oyun oynamaya itti ki bu da dengeleri alt üst etti. Tabiri caizse o dakikadan sonra oyun domine edilmeye başlandı ki bu da önemli bir seçenek olarak cepte duracaktır. Bunların hepsinin çıkış, daha doğrusu çözüm noktasının statik oyun olduğunu tekrar belirteyim. O hücum gücünün dahi statik kalması hakikaten fazla sert bir gerçek oluyor lakin durum bu.
Meşhur hamlelerden sonra Real Madrid'in sürekli değişen hücum düzenlerinden biri

Son olarak da Dortmund’un Madrid’e yaptığı bu presin bir benzerinin Malaga’dan kendilerine yönelik geldiğini hatırlatalım. İlkay Gündoğan ve Sven Bender’e yapılan pres İlkay ve Götze’nin geriye kaymasına sebep olmuştu. Buna karşın Dortmund’un skoru ne kadar zor aldığını da göz önünde bulunduracak olursak bu durum karşısında ne kadar zorlandıklarını da net biçimde anlamış oluruz.

Velhasıl kelam eşleşme çok keyifli olacak. Her şey pamuk ipliğine bağlı. Real Madrid bu saydıklarıma rağmen gözümde favori olan taraftır. Buna karşın Borussia Dortmund’un finale uzanmaması içinde hiçbir sebep yok. Onlar adına için final yolu dört kelime: Dinamizm-pres-kompakt bekleme. Bekleme moduna şimdiden geçtik. Yüzümüzü kara çıkaracaklarını sanmıyorum.

Ufuk Tolga Aldırmaz




22 Ocak 2013 Salı

Sneijder geldi ama kimse de demiyor ki ne oynayacak bu adamlar?

   

Malum Fenerbahçe'nin durumu içler acısı, üzerine kelam ederken bile yüreğim burkuluyor. Ben Galatasaray üzerine bir iki şey yazayım diyorum.
Transferde Sneijder'i aldı Galatasaray.Açıkçası bir Fenerbahçeliden öte,bir futbol sever olarak kıskanmadım desem yalan olur. Sneijder benim görüşümde hala dünyanın en iyi 10 orta sahasından biri. Öyle diğer elde patlayan yabancı transferler gibi olacağını da sanmıyorum. Disiplinli,iş ahlakıyla öne çıkan bir isim,herkesin de aklındadır Beethoven ( Doğru mu yazdım ) Senfonisi gibi çalışan Mourinho İnter'inde gösterdiği şef performansı.
       Neyse böyle bir dünya yıldızının yaptıklarını ve karakterini anlatmak abes-i iştigalden öteye gitmez. Burada kafamda soru işareti olan ve bu yazıyı yazmama da sebep olan şey Galatasaray'ın onu nasıl oynatacağı..
        Herkes ofansif karakterli bir oyuncu olarak bilir ama, bilinenin aksine Sneijder pozisyon alma yeteneği ve oyun azmi ile kariyerine defansif oyun kurucu olarak başlamıştı. Yıllar içerisinde üstün yeteneği ile forvet arkasına doğru kaymış olsa da, ben zorluk derecesi kasmayacak maçlarda Selçuk ile yan yana oynayabileceklerini düşünüyorum.
      Tabi ki iş oraya o iki adamı koymakla bitmiyor,Sneijder'in orada daha efektif oynabilmesi için Selçuk'un da geçen seneki performansına yakın oynaması gerekiyor. Fatih Hoca'nın geçen sene oynattığı paylaşıma dayalı hücumcu sisteminin örneklerine bakacak olursak bu sistemin mükemmellikler üzerinden gerçekleştiğini ve oynamanın zor olduğunu söyleyebiliriz.
     
         Geçen sene oynanan oyunu güzel kılan temel husus bence kanat oyuncularının içe dönük/göbekle pas alışverişinde bulunan oyuncu tiplemeleri olmasıydı. Bu sene transfer edilen Hamit de bu oyunun en iyi temsilcisi ilk etapta bakıldığında. Ama Hamit'in de kötü performansının yanına çizgi oynayan/ 8 milyonu hiç bir zaman karşılayamacak olan Amrabat'ın ( Amrabat çizgi adamıdır, böyle oyuncularla iç orta alan oyunu oynanmaz)  kötü formu da eklenince  kanatlardan iç orta alana yardım hiç gelmiyor ve bol miktarda SOS içeren defansın da sıkıntılarını katlanıyor.
       Tabi geçen sene ki takımda Elmander'in takım defansına yaptığı katkıyı ve Necati'nin pas trafiğinde nasıl köprü oluşturduğunu da belirmek şart. Bu iki oyuncu da bugün yok. Elmander ruhen,Necati fiziken..
Burak ve Umut'un kullanım alanları değiştirilebilinir, kenar hücumcuların iç orta saha ile alışverişi daha fonksiyonel kılınırsa, Sneijder'in 4-2- gerisini sen koy sisteminde de iş yapabileceğini düşünüyorum.
     Benim yazdığım ütopik/ uzun vadeli planlar sonucu uygulanacak bir oyun anlayışı.. Hayal kurma lan diyebilirsiniz doğrudur/ o zaman ben de 4-3-1-2 / 4-2-3-1 sistemini yazayım kısa kısa.
Geri dörtlü Chedjou adı geçiyor ona da bir sonraki yazıda değineceğim,sol bek ne olur bilemiyorum, Muslera,Semih,Eboue,Transfer,Transfer,.Selçuk,Melo,Hamit,Sneijder,Burak,Maalesef Umut..Neden maalesef yabancı kontenjanı sıkıntısı..
Bu oyunda klasik İnter düzeninde forvet arkası oynayacaktır Sneijder. Melo ve Selçuk ,10 metre çaprazında Hamit  destekli bir 4-3-1-2'imsi 4-2-2-2 oynayacaktır..İç kanat oyuncularından daha fazla destek alınır,orta alanda Melo toparlar,stopere de ayağı top yapan hızlı bir savunmacı alınırsa Beşiktaşlı ve Fenerbahçeli iki yazar Ufuk ve Ben olarak iflas bayrağını çekebiliriz korkusundayım.

20 Nisan 2012 Cuma

Blaugrana İçin Ölüm ya da Kalım


Camp Nou’da cumartesi günü 21.00’da oynanacak olan El Clasico La Liga’nın kader mücadelelerinden biri olacak. Büyük ihtimalle şampiyonluğu belirleyecek mücadelenin çok zorlu geçeceği aşikar. Aşikar olan bir diğer şey ise yine hikayesi olan El Clasicolar’dan birini izleyeceğimiz.

Lider Real Madrid puan farkının getirdiği bir “rahatlık” ile çıkacak mücadeleye. Kesinlikle kazanmak zorunda değiller. Dört puanlık farkı korumak onları Türk basınının değimiyle “Şampi…” yapacak. Farklı sıkıntıların girmesi de bu rahatlığı ellerinden alıyor olacak. Özellikle ondan dörde inen fark onları mental anlamda çok zorluyor. Aynı şekilde gittikçe yükselen rakip kalitesi, kendi kalitelerinin içten içe sorgulanmasına neden oluyor dersek yanılmış olmayız. Bayern München mücadelesi ise onlara bu bağlamda son darbeyi vuran maç oldu. Buna ek olarak nitelik anlamında –ironik olabilir ama gerçekten böyle düşünüyorum-  dar kadrolarının olması maça çıkacak on birin de çok yıpranmasına neden oldu. Geriden gelen Barcelona ise daha farklı bir noktada. Onlar için sezonun en kritik mücadelesi. Ya tamam ya devam diyecekler ki liderin son puan kayıpları onları yüreklendirdi. Son virajı nispeten daha kolay rakiplere karşı oynayıp, rotasyona da gittiler. Bu onları biraz daha zinde tuttu. Fiziksel olarak daha zinde bir Barcelona görmemiz demek -maç boyunca topun da kendilerinde olacağını bildiğimize göre- özellikle maçın son bölümünde büyük bir avantajlarının olduğu anlamına gelir. Ters açıdan baktığımızda ise büyük bir sorun teşkil edecek. Nedeni ise az sonra okuyacağınız satırlarda gizli.

Barcelona’yı anlatmamız artık çok yersiz kaçıyor. O yüzden Real Madrid’in yapacaklarından başlayalım. Klasik olacak ama en önemli nokta konsantrasyon. İki takım için de önemli olacak ancak savunacak taraf olan Madrid ekibi için çok daha büyük bir önem arz ediyor. Real, aynı şekilde Barca’yı puan kaybına ya da mağlubiyet uğratan takımlar gibi tek vücut halinde mükemmele yakın alan savunması yapması gerekmekte. Pres ise vazgeçilmeyecek bir unsur. Post-modern(!) futbol oynanan bu büyük ligimizde bile ne denli önem arz ettiğini defalarca belirttiğim önde baskının ise elzem olduğunu söylemem abesle iştigal kaçacaktır. Böylece ilk yarıdaki maçta olduğu gibi sürpriz bir gol dahi bulunabilir. Barcelona’nın en önemli mevkiisinin orta saha olduğunu düşünürsek bu mevkiiye kapanırken oyuncuların birbirine yakın durmasında fayda var. Bu durum, tek vücut hareket haliyle birlikte hem oyunun daralmasını sağlayacak hem de çalınan topun kısa sürede rakibe teslim edilmemesinin ön ayağı olacaktır. Barcelona sıkışacak oyunda tıpkı Chelsea maçında olduğu gibi 3-4-3’e dönecektir. Bu düzenin en büyük artısı Alves’in sağ kanada geçip, oyun alanına genişlik kazandırmasından geçiyor. Pas oyununa ek bir orta saha demenin ne demek olduğunu tahmin etmek güç değil. Bu düzende  Alves aynı şekilde geçtiğimiz El Clasicolar’da olduğu gibi Real Madrid’in en önemli hücum gücü olan sol kanadı kilitleyecektir. Bu da sakatlık sonrası bir türlü eksi formuna kavuşamayan Di Maria’nın ekstra bir şeyler katması gerektiğini işaret etmekte ki son formunu düşünecek olursak gerçekten zor. Valencia mücadelesinde Unai Emery’nin Alves’i, Mathieu-Alba ikilisi ile mükemmel bir şekilde kilitlemişti. Ronaldo-Marcelo ikilisi ile bu çok zor olur. Hele Coentrao işin içine girerse Alves yapamasa bile –ki yapar- o kanada her kanalize olan Real’i sıkıntıya sokar.

Alves’in öneminden bahsettik. Sergio Busquets’den bahsetmezsek günaha gireriz. Birçok futbol severin “düz oyuncu” olarak nitelendirdiği Sergio, takımın en kilit noktalarından. Hücumu başlatan kişi olarak yeri ayrıyken bir de Xavi ve İniesta’ya kanal boşaltması onu tepe noktaya koyuyor. Hele ki 3-4-3 düzeninde top rakibe geçince stopere geçip akil bir oyun oynadığını da düşünecek olursak bana hak vereceğinize eminim. Velhasıl kelam bir Xavi bir İniesta olmasa da Barcelona’nın beyin takımının en önemli üyelerinden biri olan Sergio’yu durdurmak Real’in hedefine ulaşmasında büyük etken olacaktır.

Son olarak eksik bölgelere bakacak olursak yukarıda da belirttiğim gibi Di Maria’nın kanadı komple eksik sayılabilecekken, sol kanadın da bekinin Coentrao olması halinde sıkıntının çok büyük olacağı aşikar. Ligin otoritesi sayabileceğimiz Prorroga Blog’un sahiplerinden Emre Çelik’in Sergio Ramos’u da sıkıntılı bulduğunu düşünecek olursak defansın komple sıkıntılı olduğunu söyleyebiliriz. Barcelona’nın Alexis’in kaybı ile birlikte forvet hattında iyice sorunlu bir hale büründüğünü net bir şekilde görebiliyoruz. Aynı zamanda Real’in bekleri kadar Barcelona’nın bekleri de oyun anlayışlarından ötürü zaman zaman S.O.S verebiliyor. Chelsea maçında Drogba’nın attığı gol bunun direkt ispatıdır.

Fazla laf kalabalığı da yapmamak lazım. Herkes susar, taraflar yarın gece konuşur. Umarım Barcelona kazanır. Bunu bir Cule olmanın bakış açısıyla değil de objektif futbol sever olarak söylüyorum. Ligimizde bulamadığım futbol heyecanını takımlar La Liga’da görmeyi bana çok görmez umarım.

Not: Maç içinde geçecek Messi-Ronaldo çekişmesi kadar, maç sonunda geçecek olan Guardiola-Mourinho laf dalaşını da merak ediyorum. Amma ve lakin Mourinho tarafından serzenişler duymayı da can-ı gönülden istediğimi belirteyim. J



Ufuk Tolga Aldırmaz





17 Nisan 2012 Salı

Epik Rekabet


“Barcelona, muhteşem tiyatrolarıyla ünlü bir kültür kenti. Bu çocuğa da artistliği iyi öğretmişler.” Bu meşhur sözü sanırım hepiniz çok kez duydunuz. Mourinho’nun bahsettiği çocuk bugünlerde dünyanın göreceli de olsa en iyi futbolcusu. Kendisini adam akıllı saymaya başlamamıza yarayan mücadele ise yine bu sözün sarf edildiği mücadeleydi. 2005-2006 sezonunda oynanan Şampiyonlar Ligi ikinci tur mücadelesi; Chelsea-Barcelona.

Chelsea büyük yatırımları yapar. Ünlü oligarklardan Roman Abramovich’in tek istediği şey ise artık Şampiyonlar Ligi’dir. Ona göre yatırımına yön verir ve Mourinho’nun istediği tüm futbolcuları bir bir kadroya dahil eder. Bu hikayeyi defalarca duyduğunuza eminim. Geleceğim nokta ise Roman’ın kulübünün –flash back yapınız- o dönemin en popüler ve en güçlü kulüplerinden biri olduğudur. Yine görecelidir ki o sezon Chelsea’nin en ütopik görüntü çizdiği sezondur. Karşıdaki takım ise Pep Guardiola’ya miras kalacak olan Frank Rijkaard’ın takımı. 

Bir sezon önce yine ikinci turda karşılaşıp Chelsea’nin bir üst tura çıktığı eşleşmeyi –özellikle Ronaldinho’nun performansını- dün gibi hatırlarım. Bu tur da onun bir rövanşı niteliğindeydi.  Stamford Bridge’de çıkılan ilk mücadele yine gergin başladı. Sert rakibe karşılık Barcelona teknik oyuncularıyla üstün olmaya çalışıyordu. Tabiri caizse –ırkçılık içermez(!)- Baskonialı Asier del Horno 30 sırt numaralı çocuk tarafından maymun edilir. Ardından gelen sert darbe ile yere düşen ve acı içinde kıvranan çocuk del Horno’yu attırır ve resitale başlar. Ağabey’i diyebileceğimiz Ronaldinho’nun önüne geçtiği ilk maç olur ve Mou’nun da oklarının hedefi olmayı başarır. Başarır diyorum çünkü Mou hiçbir zaman kendisine dokunmayan “yılana” çatmaz. Lionel Messi artık Province of Barcelona’nın göz bebeği olmuştur.  2-1’lik deplasman galibiyeti evde alınan 1-1’lik beraberlik ile hikayenin sonu şampiyonluğa kadar uzanır.

Bir sonraki yılda da grup seviyesinde bir eşleşme yaşanır ve Chelsea evinde 1-0 galip gelip, deplasmanda 2-2’lik beraberliği alarak grubu lider olarak tamamlar. Anlayabileceğiniz gibi UEFA’nın şu an ekmeğini yediği El-Clasico’lar gibi o dönemde de Chelsea-Barcelona eşleşmeleri revaçtaydı.

Seneler bir bir ilerliyor ve saniyelerin büyük etken olduğu futbolda dengeler değişiyordu. İki takımda da kökten denilebilecek değişimler yaşanıyordu. Mourinho’nun Rosenborg mağlubiyeti ile istifa etmesinin ardından Chelsea bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Bu kimlikte Mourinho’nun izleri olmaya devam edecekti pek tabii. Barcelona ise Rijkaard’ın o dönem içinde macera diye nitelendirilebilecek olan hamleleri neticesinde kendi kendini duraklama devresine sokuyordu. Neticesinde de yerini efsane Guardiola’ya bırakacaktı. Guardiola’nın geliş senesine tekabül eden sene içinde Rijkaard’ın mirasını akil bir şekilde kullanıp, takımı acaip bir seviyeye taşıyacaktı. Yine o sene içinde aktörlerin farklı olduğu bir Chelsea-Barcelona mücadelesi bizi bekliyordu. 

Guus Hiddink’in takımlarının kimliği haline gelen –iki istisna olabilir. Fenerbahçe ve milli takımda göremedik sanırım- alan savunması ile Barcelona’yı Camp Nou’da mükemmel bir şekilde durduruyordu. Oynattığı futbol medya tarafından acaip tepkiler alsa da ne yapabilirdi ki? Barcelona’yı durdurmanın yolu sadece bu olabilirdi. Keza açtığı yoldan Mourinho bunu başardı –tartışmaya açık konular.Adını yazamadığım yanardağ patlaması vs.-.  Stamford Bridge’de Essien’in maçın başında attığı olağanüstü gol sonrasında yine aynı taktiği uygulamaya başladılar. Tüm takım inanılmaz bir şekilde müdafaa ediyordu. Maçın sonunda, hatta uzatmaların da sonunda Messi’nin asisti ve İniesta’nın yine Essien gibi mükemmel vuruşu neticesinde hafızalardan silinmeyecek o görüntüler oluşuyordu. Neresinden bakarsanız epik bir maç olmuştu. Hatta epik bir seri. Biraz daha ileriye götürecek olursak epik bir rekabet de diyebiliriz.

Bu rekabete bir halka da yarın gece ekleniyor. Rekabetin başından beri üstüne koyan bir Barcelona varken, karşılarında da gittikçe düşüşe geçen bir Chelsea var. Silik karakter Di Matteo’nun başa gelmesiyle vasatına ulaşan Chelsea’nin Barcelona karşısında neler yapabileceği büyük bir soru işareti. Nereden bakarsanız bakın, Barcelona bu turun mutlak favorisi. Maziye saygıdan ötürü büyük bir heyecan ile bu maçı bekleyeceğiz. Bakalım bizim tiyatrocu çocuk bugün neler yapacak? Belki de daha önemlisi 21 Nisan gecesi neler yapacak hep birlikte göreceğiz. 

NOT: Biraz geçmişi analım:
          1.Tiyatro Meselesi
          2.Epik Mücadele

Ufuk Tolga Aldırmaz





26 Ocak 2012 Perşembe

Katalan Egosu ve Madrid'in Yükselişi

El Clasico’nun bu seneki Copa del Rey turunu bitirdik. Geriye lig ve bir aksilik olmaz Şampiyonlar Ligi kaldı. Üstün olan taraf kim diye sormak son yıllara bakılırsa çok abes kaçar. Skorlar 1-2 ve 2-2 olmak üzere Barcelona’nın lehine. Bir üst turda kendilerine yer ayırttılar. Büyük aksilikler de olmazsa sezonun ilk kupasını bu seri sonucunda almış durumdalar. Tıpkı diğer Clasicolar’ın sonucunda belirlenecek kupa sahipliği gibi…

Aslında tek tek bu maçları ele almayı düşünüyordum. Daha sonra iki maç üzerinden bir değerlendirme yapmanın daha doğru olacağını düşündüm. O yüzden tur bittiğinde bu yazıyı yazıyorum.

İlk maç bildiğiniz gibi Santiago Barnebeu’da idi. Barcelona kendilerine göre “kötü” bir dönem geçirirken Madrid ekibi yine formunun zirvesindeydi. Beklentilerin aksine artık klasik Clasico taktiği haline gelen o önde baskı ile rakiplerine top yaptırmama olayından vazgeçmişlerdi. Bunda Mourinho’nun oyuncu tercihleri önemli bir yer tutuyordu. Misal orta sahaya her zaman ikili başlarken bu maçta üçlü ve son derece hırçın bir orta sahayı tercih etmişti. Alonso-Pepe-Lass… Aslına bakarsanız iyi de iş yaptılar. Özellikle Messi’yi uzunca bir süre kilitlediler lakin önde baskı da olsa bu taktik über bir noktaya gidebilirdi diye düşünüyorum. Ronaldo’nun erken bulduğu gol yine Barcelona adına zor bir maç geçeceğini belli ediyordu lakin Ronaldo’nun efektif bir performans sergilerken sakatlanması maçın kırılma anı oldu. Ronaldo’yu sakatlığa rağmen sahada tutan Mourinho’nun ne kadar çaresiz olduğunun da göstergesiydi.

Ronaldo’nun çıkışı ile birlikte Guardiola’nın 3-4-3’ü daha etkin bir şekilde kullanması birbirini takip etti zira Xavi’nin orta sahadaki yalnızlığını bu şekilde savuşturuyorlardı. Bu durumlar birleşince ve Messi’nin de kendine gelmesi ile birlikte maç bambaşka bir hal alıyordu. İnter görünümündeki RMadrid hızlı atakları da bulamayınca Barcelona kendine gelip maçı çevirmeyi başardı. Mourinho’nun gözüne bir kez daha RMadrid’in o zamanki İnter ayarında bir savunmaya sahip olmadığını sokuyordu. Maç sonunda ortaya çıkan istatistikler her şeyi olmasa da belirli şeyleri gözler önüne seriyordu. Misal Guardiola’nın Cruyff’dan sonra en fazla RMadrid galibiyeti gören teknik direktör olması ya da Casillas’ın Barcelona’dan en çok gol yiyen RMadrid kalecisi olması gibi. Diğerlerine değinmiyorum bile.

Tahmin edebileceğiniz gibi Marca’nın önderliğini yaptığı Madrid basını Mourinho’yu yerden yere vurdu. Özellikle kadro seçimini eleştirdi. Buna ek olarak bir de soyunma odasında ve antrenman esnasında Ramos-Casillas ikilisi ile tartışma yaşadığını iddia etti.  Ramos ve Mourinho bunları reddetse bile Madrid yönetiminin bir köstebek araması bunları doğrular nitelikteydi. Artık Mourinho’nun koltuğu sallanmaya başlıyordu. Basın yerine Löw’ün ve Arsene Wenger’in isimlerini sıkça yazar olmuştu.

İkinci mücadeleye çıkıldığında herkes Barcelona’nın zorlanmadan güzelce bir galibiyet alacağını düşünüyordu. Hatta ben “manita” bekliyorum diye Twitter’dan fikir bile beyan etmiştim ancak ben de dahil RMadrid herkesi yanılttı. Özellikle ilk maça göre çıkan kadronun daha ofansif olması bizi yanıltan noktaydı ancak yine ilk maça göre yapılan taktiksel değişim –önde baskı- mücadelenin seyirini de değiştiriyordu. RMadrid birçok pozisyonu cömertçe harcıyordu. Barcelona ise o olağan paslaşmasını bile zar zor icra edebiliyordu. Üstüne bir de İniesta’nın sakatlanması Guardiola’yı kara kara düşündürürken ekranlarımıza getiriyordu. Barcelona’nın bu durumlara karşın ilk yarının sonuna doğru oynamaya başladığı kısa süreli iyi futbol fişi çekti dedik. Biri hazırlanış diğeri de vuruş bakımından mükemmel iki gol bulan Katalanlar soyunma odasına önde giriyordu.

Beklediğimiz oyun olmasa da beklediğimiz skor bizi olağan durum değerlendirmelerine itiyordu lakin RMadrid’in beklenmedik bir şekilde bulduğu goller bakış açılarını değiştirdi. Berabere biten mücadelenin sonunda Pep’in açıklamaları her şeyi net bir biçimde gözler önüne seriyordu: “Real Madrid’i yenmek her geçen gün zorlaşıyor…” Onu kara kara düşündüren ve yenilik yapmaya iten şeyde işte bu.

Tüm bu durumları göz önünde bulundurursak Real Madrid’in mental anlamda daha güçlü hale geleceğini düşünenlerle aynı kanaatte değilim. Oyuncular Barcelona’yı yenmenin imkansıza yakın olduğunun farkında. Eğer geçen seneki kupa gelmeseydi daha depresif bir RMadrid izleyecektik. Barcelona hala iki adım önde.

İki maçtaki hakem performansları da kötüydü. Dert yanan herkes haklı. Casillas’a artık acımaya başladım dersem yeridir. Pepe insan değil. Ronaldo her geçen gün El Clasico’larda üstüne koyuyor. Pinto maalesef ikinci kaleciliği bile hak etmiyor. Oyunculara ve hakemlere de kısaca değinmiş olalım böylece.

Maç dışındaki “magazin” kısmına gelecek olursak Barcelona’da her şey olabildiğince normal. Katalanları klasik egosu var. Olabildiğince olmayan yerlerde ve düşünceli beyinlerde ise “Ya gerçekten bizi yakalarlarsa?”  düşüncesi hakim. RMadrid ise bugün resmi sitesinden aşağıdaki fotoğrafı yayımladı. Yorum sizin…

Ufuk Tolga Aldırmaz

1 Temmuz 2011 Cuma

Modern Zaman Masalı/Andre Villas Boas

Andre Villas-Boas… Teşbihte hata olmaz derler onunkisi tam anlamıyla bir futbol-peri masalı. Teker teker çıkılan basamaklar ve zirveye bir adım daha…

O hiçbir zaman futbolcu olarak nitelendirilmedi. O hep futbolun farklı bir noktasındaydı.

 Masalın başı bir İngiliz Sir’üne dayanıyor. O kişi Bobby Robson. Boas’ın masalı Robson’a komşu olması ile başlar. Sir o zamanlar Porto’nun teknik direktörüdür. Her gün ona çeşitli mektuplar gelir. Bu mektuplar içinde her şey mevcuttur. Övgü,yergi hatta rakip takım taraftarlarının küfür içerikli yazıları bile…  Sir’ün dikkatini beklenen doğrultusunda eleştiri mektupları çekiyordu. Özellikle de bir tanesi onun dikkatini doğrudan doğruya çekiyordu. Düzgün akıcı bir İngilizce ile yazılmış ve takımın o zamanki forveti Domingos’un daha fazla süre alması gerektiğini inceleme ve analizlerle detaylı biçimde anlatan Andre adında ıslak imzalı bir mektup Sir’ün aklında yer edinmişti.. Yardımcıları aracılığıyla Andre’yi buldu. Üst kat komşuları olan Boas’ların 17 yaşındaki oğullarıydı o.

Sir ona takımın(Domingos’un) detaylı analizini yapması için tribünde bir yer teklif etti ve maçtan sonra analizlerini aldı. Sir çocukta ışığı görmüştü. Onu kulüpte stajyer yapmıştı. Daha onyedilik bir delikanlı olmasına rağmen… 

Kulüpteki görevi genç takım hocaları ve Sir için genç oyuncuların analizini yapmak ve düzenli aralıklar ile raporlar sunmaktı.

Bir süre sonra Sir’ün özel referansı ile İskoçya’ya antrenörlük kursuna gitti. Gittiği akademi Largs Akademisi idi ve Jose Mourinho’nun da tamamladığı akademidir. Buradan C lisansı alarak Porto’ya geri döndü. B lisansı alması için gerekli olan 1 senelik çalışma ön koşulunu Porto altyapısında tamamladı ve İskoçya’ya dönerek bir dizi kurstan sonra B lisansını aldı. A lisansı için gereken süreyi tamamladığında henüz 20 yaşında yağız bir delikanlı idi. Onun uzmanlık alanı ise işe başladığında olduğu gibi maç analizi ve istatistikti.

 21 yaşında Virgin Adaları Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. Bermuda Adaları’na karşı yaptıkları 2 DK ön elemesi maçından da yenilgi ile ayrıldılar. Bu sonuçlar üzerinde kovuldu. Kovulurken de gelmiş geçmiş en genç milli takım teknik direktörü ünvanını elinde bulunduruyordu.

Bu artık onun için Portekiz’e dolayısı ile Porto’ya dönüş demekti. Porto’nun başında Jose Mourinho bulunuyordu. Ondan kendisine bir ekip kurup rakiplerin analizini yapmasını istedi. İşini ne denli üst düzey yaptığını Mourinho’nun şu sözünden anlıyoruz: “Boas benim gözüm ve kulağım.” Boas bu işi öylesine ciddiye almıştı ki çoğu kez rakip takımın kapalı antremanlarına bir casus gibi sızıyordu.Chelsea ve İnter’de de JM ile birlikte çalıştılar ta ki Ekim 2009’a kadar. 2009 Ekiminde küme düşmesine garanti gözüyle bakılan Academica’yı alıp 11.liğe kadar yükseltiyordu Boas. Bu ona harikalar yaratacağı Porto’nun kapılarını açıyordu.

Porto tarihinin en genç teknik direktörü ünvanını da eline almış oluyordu böylelikle. Rekor üstüne rekor kırıyordu. 36 maç mağlubiyet yüzü görmeme, Portekiz Ligi’nde bir sezonda en fazla galibiyet alma rekorunu 24 maç, bir sezonda toplanan en fazla puan 84, Portekiz Ligi’nde art arda maç kazanma rekoru  16, Portekiz Ligi’nde maç kaybetmeyen 3. Takım gibi rekorları kırıyor veya ele geçiriyordu. Bunun yanında Avrupa Ligi’ni de kazanıyordu ve bu kupayı kazanan en genç teknik direktör oluyordu. Avrupa Ligini kazanırken finali yine bir Portekiz takımı olan Braga ile oynadılar. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Braga’nın teknik direktörü ise kahramanımızın kariyerinin başlamasını sağlayan adam Domingos’un ta kendisi idi. Domingos Paciencia…



Artık ona JM’ye atfen Special Two deniyordu. O ise bunu kabul etmiyor ve ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''diyordu. Yine Special Two’ya atfen  ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' diyordu.


Mourinho ile olan bir çok ortak noktası sonucunda doğal olarak ona benzetiliyordu. Ancak o bu benzetmeden pek hoşnut değildi. ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Sözlerinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Onun JM’dan en büyük farkı ise oyuncularına tanıdığı serbestlik olsa gerek. JM gibi katı disiplinli taktikten ziyade daha fazla esnekliği tercih ediyor. Bunu kendisi de ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Sözleriyle açıkça beyan ediyor.

Onu diğerlerinden ayıran en önemli sözü ise bence şu(gayet açık bir dizi tümce o yüzden laf salatasına gerek yok): ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yoktu. Hamleyi ise Chelsea yaptı. Her ne kadar istemese de JM’ya benzetilmesinin önünde kendisi de bir engel bırakmıyor gibi. Chelsea onu bir teknik direktöre ödenen en yüksek “bonservis” olan 15 milyon euroluk tazminat bedeli ile alıyordu.

Tüm bu yaptıklarının yanında iyi bir teknik direktör olması/kabul edilmesi şüphe bırakmayan cinsten. Ancak onun tüm bu yeteneklerinin yanında eski üstü JM gibi üstün konuşma ve cevap verme yetisi diğerlerinden farklı kılıyor. Ağzından çıkan her sözcük adeta bir aşçının yemek yaparken kullandığı malzeme gibi. Demek istediğim saha içi ve dışı her şeyinin –hadi nazar değdirmeyelim- kalbur üstü olduğu. E buradan büyük üstad Derrida’nın varisi olan JM’den sonra üçüncü bir Derrida’mız oldu diyebiliriz. Futbolun bu denli önemli fikir adamlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Boas’ın oyun sistemine gelince… Vurguladığımız gibi o hep istatistikçi ve analizci yapısıyla ön plana çıkmış durumda idi. Bu meziyetleri onun oyuncuları hakkında oyuncuların kendisinden bile daha çok bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Onun her sözünden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü ve takım oyunundan yana bir futbol felsefesine sahip. Bu iki durumun ortak paydası da doğal olarak futbolcuların kendini aşarak, katlanarak büyümesi ve büyürken de takımına çığ etkisi yaratması. İşte en basitinden size Andre Villas-Boas’ın sırrı…  O her zaman bütünlükten yana. Takım içinde oluşturduğu sinerji sosyologlara konu olacak cinsten. Ben Boas’ın Chelsea’de başarılı olacağına adım gibi eminim. Tek problem Abramovich’in CL takıntısı. Bu takıntıda problem teşkil eden şey ise tabi ki Barcelona. Barcelona gibi bir takım yaratmasını ne büyük üstad Sir Ferguson başardı ne de Jose Mourinho. Boas bunu becerebilecek mi? Zor ama imkansız değil. Kendisinin de belirttiği gibi bunun için en fazla 10 senesi var Mourinho gibi sağlıklı ve uzunca bir 30 sene değil…


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...