Jürgen Klopp... Her "hipster takımına" hayran olduğumuz gibi teknik direktörüne de hayran oluruz. Bu isimler genelde genç, karizmatik, espritüel isimler olarak karşımıza çıkar(plase soğuk, ciddi fakat yine de karizmatik). Buna karşın Klopp'ta bu kadar başarılı ve hayran sahibi olmasının esas nedeni sanırım muhteşem bir kadro mimarı olmasından, daha sonra da potansiyeli ortaya çıkarmasından kaynaklanıyor. Felsefe alanında modernizmin öncüsü sayılan Immanuel Kant ne ise zannımca futbolda da o isim Jürgen Klopp'tur.
Mario Götze'nin takımdan olaylı ayrılışı ve onun yeni takımı Bayern'e kaybedilien lig-Şampiyonlar Ligi ikilisi aslında Klopp'u biraz düşündürüyor olsa gerek. Oysa "Biz de Marco'yu(Reus) aynı şekilde aldık. Mario'ya kızma hakkımız yok." derken aynı zamanda iyi de bir lider olduğunu, kriz yönetiminin yeter seviyede olduğunu da gösteriyordu. Sonuç olarak sezon bitti. Belki de ileride insanlar tarafından tarihin en iyi takımı sayılacak olan Bayern'in bir hayli gerisinde kalındı. Sembol isimlerden Götze gitti. Yetmedi, Bayern dünyanın en popüler teknik direktörlerinden birini belki de birincisini takımın başına getirdi. İşler hiç de kolay olmayacaktı. Taraftar gelen başarıların ve satılmak durumunda kalan oyuncuların yerinin doldurulacağından hiç şüphe duymuyordu. Başkan Hans-Joachim Watzke'den de su serpen açıklama geldi: "Artık paramız var, harcayacağız."
Mario Götze'nin boşluğunu doldurmak adına çok özel bir oyuncuya gidildi: Henrikh Mkhitaryan... Mircea Lucescu'nun gözde çocuğu Avrupa'ya gideceğini belli etmişti. Son ana kadar bunun Liverpool olacağı tahmin edilirken Klopp'un ekibinden önemli bir çalım geldi. Yanılıyorsam bağışlayın kulüp tarihinin en pahalı futbolcusu olarak kulübe katıldı. Beklenti çok yüksek. 192 maçta 79 gol 43 asistlik performans çizmiş. Stil olarak Götze ile aynı tip olarak ele alınmasa da belki de onun kadar potansiyelli görünmese de zanaatkar misali Klopp onu işleyecektir. Umarım Mkhitaryan adında yepyeni bir dünya yıldızı kazanırız diyeyim.
Götze'nin ardından olası bir kayıp yaşanması iş bile değil: Robert Lewandowski... Polonyalı çok acayip bir evrim geçirdi. Mehmet Demirkol'un Burak Yılmaz için "Teknoloji bile onun kadar hızlı gelişmiyor." sözünü anımsıyorum Lewa için de. Onun ayrılması ihtimaline karşı plan da devreye sokuldu. Pierre-Emerick Aubameyang 15 milyon Euro karşılığında kadroya katıldı. Büyük bir sürpriz olmaz ve Lewa takımdan ayrılmazsa Auba büyük ihtimalle bir joker olarak kullanılacak. Hücum her pozisyonunda oynayabilecek versatilliğe sahip olması Klopp için büyük bir nimet. Milan'ın alt yapısından yetişen Auba da Christophe Galtier'in gelişimine büyük katkı sağlamasının ardından daha da iyisinin eline gidecek. Mkhitaryan gibi onun da gelişimini izlemek büyük bir zevk olacak.
Son olarak da kendi insiyatifleri dahilinde gönderilmesine karar verilen Felipe Santana'nın altını çizmek gerek. Yerine Werder Bremen'den Yunanistanlı Sokratis alındı. Bir kez daha yazarsam antipatik olacak o yüzden yazmıyorum, Klopp'un eline bırakıyorum.
Pep Guardiola'nın Barcelona'daki prensi Tiago Alcantara'yı kadrolarına kattığı haberi yayıldı. Borussia Dortmund'un da bu heyecan verici transferleri neticesinden sanırım Bundesliga hiç olmadığı kadar popüler hale gelecek. Bu iki takımın Avrupa başarısının devam edeceğini de hesaba katarsak muhteşem bir lig bizi bekliyor diyebiliriz. Az kaldı, göreceğiz.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Jürgen Klopp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jürgen Klopp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Temmuz 2013 Perşembe
26 Mayıs 2013 Pazar
Hayat
2013'e de son noktayı koyduk.
Roman Weidenfeller'in göz yaşları aslında ufak çapta bir "futbol" dünyası özeti.
Borussia Dortmund'un hikayesi bir edebi değer taşımalıydı artık. Bu yıl olmadı. Önümüzdeki sezon... Neden olmasın?
Hep kaybeden tarafta olduk, böyle kaybetmeye devam!
Ufuk Tolga Aldırmaz
Roman Weidenfeller'in göz yaşları aslında ufak çapta bir "futbol" dünyası özeti.
Borussia Dortmund'un hikayesi bir edebi değer taşımalıydı artık. Bu yıl olmadı. Önümüzdeki sezon... Neden olmasın?
Hep kaybeden tarafta olduk, böyle kaybetmeye devam!
Ufuk Tolga Aldırmaz
27 Nisan 2013 Cumartesi
Fussballmeister: Borussia Dortmund!
Özellikle beklediğim Borussia Dortmund ile Real Madrid arasındaki mücadele çarşamba gecesi 4-1'lik skor ile son buldu, bildiğiniz gibi. Maçı "endüstriyel futbol" kisvesi altında bolca sövmeme sebep olan link arama işlemi yüzünden eksiksiz olarak izleme şansını bulamamıştım. Bundan ötürü maçı torrentten çekip naçizane bir analiz gireyim dedim. En sonunda indirip, izleme şerefine nail oldum. Emeği geçenler var olsun diyeyim.
Westfalenstadion'da oynanan karşılaşma hakikaten beklendiği gibi taktik bir savaşa dönüştü. Bunda çeşitli etkenler vardı pek tabii. Öncelikle ev sahibinin geneli itibari ile maç öncesi yazımda da belirttiğim düzenin dışında pek bir gelişme ile sahada olmadığını dillendireyim. Maçtan önce kadrolar sosyal medyaya düştüğünde kafamdaki tek soru işareti Jakub Blaszczykowski'nin Kevin Grosskreutz yerine sahada yerini almış olmasıydı. Orta alandaki esnekliği sağlayıp sağlayamayacağı hakkında bir düşünce oluşturmuştum çapımda. Jürgen Klopp bu düşünceyi boşa çıkardı, peşin peşin söyleyeyim. Marco Reus'un maçın genelinde sol tarafta oynaması ve Kuba'nın üzerine düşen görevi Mario Götze'nin de saha içi yardımları ile birlikte yerine getirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Karşı tarafta ise Angel Di Maria'nın özel durumları ile birlikte hem zorunlu hem de taktisel düşünce anlamında bir değişim söz konusuydu. Yine o meşhur(!) maç öncesi yazımda üstünde defalarca durduğum Xabi Alonso'ya baskıyı kırmak adına Luka Modric hamlesi gelmişti. Öyle ki Modric hamlesi altta da görebileceğiniz gibi Real Madrid'in artık klasikleşmiş o 4-2-3-1'ini 4-3-3'e evirecekti. Mesut Özil'in de ortaya kırık biçimde sağda oynaması daha da sağlam bir orta alan anlamına gelecekti, kağıt üstünde.
Modric hamlesinin en büyük dayanağı net biçimde oyun kontrolü ve tempoyu elde tutmaydı. Jose Mourinho tempoyu Dortmund'a bırakırsa başına geleceklerin farkındaydı. Takımının geri dönüşlerde bu seviyede sıkıntı yaşadığı aşikar. Daha yedinci dakikada Reus ile gelen kontradan sonra jest ve mimikleri de takımına tempoyu düşürmeleri gerektiğini gösteren cinsteydi.
Bunların yanı sıra Dortmund yine orta alanda özellikle Alonso'ya olmak üzere ekstra olarak da Real Madrid geri dörtlüsüne baskı yapacaktı. Alonso stoperlerin arasına girmek sureti ile top çıkarma çabasına girecekti. Yanında bulunan Modric ve Sami Khedira'nın İlkay Gündoğan ve Sven Bender'in insanüstü baskısına dayanamaması neticesinde yine yalnız kalacaktı. Diğer çözüm olarak işaret ettiğim/edilen durum ise bekler ile top çıkarmaktı. Bunun yapılamamasının ilk sebebi Mourinho'nun tercihleriydi. Yukarıda da belirttiğim gibi bu kadar "sağlam" bir orta alandan oyun merkezini beklere kaydırmak hiç de kolay bir iş olmazdı. İkincil sebep ise Dortmund'un beklere uyguladığı "overload". Özellikle Fabio Coentrao'ya gelen bu baskı maç boyunca Sergio Ramos'a göre ofansif meziyetleri daha üst düzey olmasına rağmen Portekizli'yi sahadan silecekti.
Üstüne üstlük "gegenpressing'in" de layıkı ile uygulanması neticesinde Real Madrid hiç düşmediği bir savurgan oyun oynama zorunluluğuna düşecekti. Nitekim attıkları golün şans unsurunu fazlaca barındırması da alışık olmadığımız bu duruma iyi bir örnek olacaktı.
Gegenpressing ile vakıf olunan dinamizm, tam saha baskı ile uygulanan muhteşem alan savunması ve kompakt bekleyişe çözüm bulamayan Real Madrid'in acziyeti ile birlikte Robert Lewandowski'nin üstün oyunu skor tabelasının bu denli farklı oluşunun tesadüf olmadığını gösterecekti. Takım olarak muhteşem biçimde sahayı parselleyen ve rakibini etkisiz bırakan Dortmund'un potansiyelinin tamamını sahaya yansıttığını söyleyecek olursak yanılmayız. Bunların yanına bir de Mourinho'nun iş işten geçtikten sonra yaptıkları hamleleri de ekleyince Dortmund ve Klopp'un maçı, hatta turu ne kadar hak ettiğini söyleyebiliriz.
İki hafta sonra -yanılıyor olabilirim- oynanacak rövanşta Real Madrid'in insanüstü bir performans sergileyeceğini düşünüyorum. Zaman tüneline girdiğimizde Real Madrid'in hafızam beni yanıltmıyorsa Borussia Mönchengladbach'a karşı böyle bir hezimetten turu çevirdiğini göreceğiz. Olamaz mı? Olabilir. Tarihin tekerrür ettiğini daha önce de gördük lakin futbolun azıcık adaleti varsa Dortmund'a ait olan o peri masalı kupanın alınması ile tamamlanacaktır.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Westfalenstadion'da oynanan karşılaşma hakikaten beklendiği gibi taktik bir savaşa dönüştü. Bunda çeşitli etkenler vardı pek tabii. Öncelikle ev sahibinin geneli itibari ile maç öncesi yazımda da belirttiğim düzenin dışında pek bir gelişme ile sahada olmadığını dillendireyim. Maçtan önce kadrolar sosyal medyaya düştüğünde kafamdaki tek soru işareti Jakub Blaszczykowski'nin Kevin Grosskreutz yerine sahada yerini almış olmasıydı. Orta alandaki esnekliği sağlayıp sağlayamayacağı hakkında bir düşünce oluşturmuştum çapımda. Jürgen Klopp bu düşünceyi boşa çıkardı, peşin peşin söyleyeyim. Marco Reus'un maçın genelinde sol tarafta oynaması ve Kuba'nın üzerine düşen görevi Mario Götze'nin de saha içi yardımları ile birlikte yerine getirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Karşı tarafta ise Angel Di Maria'nın özel durumları ile birlikte hem zorunlu hem de taktisel düşünce anlamında bir değişim söz konusuydu. Yine o meşhur(!) maç öncesi yazımda üstünde defalarca durduğum Xabi Alonso'ya baskıyı kırmak adına Luka Modric hamlesi gelmişti. Öyle ki Modric hamlesi altta da görebileceğiniz gibi Real Madrid'in artık klasikleşmiş o 4-2-3-1'ini 4-3-3'e evirecekti. Mesut Özil'in de ortaya kırık biçimde sağda oynaması daha da sağlam bir orta alan anlamına gelecekti, kağıt üstünde.
![]() |
| Maç içindeki örneklerden sadece biri |
Modric hamlesinin en büyük dayanağı net biçimde oyun kontrolü ve tempoyu elde tutmaydı. Jose Mourinho tempoyu Dortmund'a bırakırsa başına geleceklerin farkındaydı. Takımının geri dönüşlerde bu seviyede sıkıntı yaşadığı aşikar. Daha yedinci dakikada Reus ile gelen kontradan sonra jest ve mimikleri de takımına tempoyu düşürmeleri gerektiğini gösteren cinsteydi.
Bunların yanı sıra Dortmund yine orta alanda özellikle Alonso'ya olmak üzere ekstra olarak da Real Madrid geri dörtlüsüne baskı yapacaktı. Alonso stoperlerin arasına girmek sureti ile top çıkarma çabasına girecekti. Yanında bulunan Modric ve Sami Khedira'nın İlkay Gündoğan ve Sven Bender'in insanüstü baskısına dayanamaması neticesinde yine yalnız kalacaktı. Diğer çözüm olarak işaret ettiğim/edilen durum ise bekler ile top çıkarmaktı. Bunun yapılamamasının ilk sebebi Mourinho'nun tercihleriydi. Yukarıda da belirttiğim gibi bu kadar "sağlam" bir orta alandan oyun merkezini beklere kaydırmak hiç de kolay bir iş olmazdı. İkincil sebep ise Dortmund'un beklere uyguladığı "overload". Özellikle Fabio Coentrao'ya gelen bu baskı maç boyunca Sergio Ramos'a göre ofansif meziyetleri daha üst düzey olmasına rağmen Portekizli'yi sahadan silecekti.
![]() |
| Akan oyunda İlkay'dan Alonso'ya baskı |
![]() |
| "Normal" oyunda gelen Alonso'ya baskı |
![]() |
| Coentrao'ya yapılan baskı ve neticesinde gelecek olan top kaybı |
Üstüne üstlük "gegenpressing'in" de layıkı ile uygulanması neticesinde Real Madrid hiç düşmediği bir savurgan oyun oynama zorunluluğuna düşecekti. Nitekim attıkları golün şans unsurunu fazlaca barındırması da alışık olmadığımız bu duruma iyi bir örnek olacaktı.
Gegenpressing ile vakıf olunan dinamizm, tam saha baskı ile uygulanan muhteşem alan savunması ve kompakt bekleyişe çözüm bulamayan Real Madrid'in acziyeti ile birlikte Robert Lewandowski'nin üstün oyunu skor tabelasının bu denli farklı oluşunun tesadüf olmadığını gösterecekti. Takım olarak muhteşem biçimde sahayı parselleyen ve rakibini etkisiz bırakan Dortmund'un potansiyelinin tamamını sahaya yansıttığını söyleyecek olursak yanılmayız. Bunların yanına bir de Mourinho'nun iş işten geçtikten sonra yaptıkları hamleleri de ekleyince Dortmund ve Klopp'un maçı, hatta turu ne kadar hak ettiğini söyleyebiliriz.
İki hafta sonra -yanılıyor olabilirim- oynanacak rövanşta Real Madrid'in insanüstü bir performans sergileyeceğini düşünüyorum. Zaman tüneline girdiğimizde Real Madrid'in hafızam beni yanıltmıyorsa Borussia Mönchengladbach'a karşı böyle bir hezimetten turu çevirdiğini göreceğiz. Olamaz mı? Olabilir. Tarihin tekerrür ettiğini daha önce de gördük lakin futbolun azıcık adaleti varsa Dortmund'a ait olan o peri masalı kupanın alınması ile tamamlanacaktır.
Ufuk Tolga Aldırmaz
15 Nisan 2013 Pazartesi
Dinamizm, Pres ve Kompakt Bekleme
Santiago Barnabeu’da geçtiğimiz sezon oynanan ve uzatmaların
da eşitlikle geçilip penaltılara kalınan maçta Bastian Schweinsteiger’in
hafızalarda tazeliğini koruyan o penaltısı ile elenen Real Madrid, aslında o
andan itibaren içinde bulunduğumuz sezonun Şampiyonlar Ligi için en ağır
favorilerinden biri haline geliyordu. Jose Mourinho’nun ekibi bir şekilde
kupayı kazanacaktı ne de olsa. Bu sezon şanssız(!) biçimde elenmişlerdi. Algı
bu yöndeydi. Nitekim ölüm grubundan çıkıldı. Üstüne Manchester United
tartışmalı bir şekilde olsa da elendi. Çeyrek finalde de önceki turlardaki kura
şanssızlığının ödülünü Galatasaray ile rakip oldukları anda aldılar.
Beriki tarafta ise hayal kırıklığı ile geçirilen bir Avrupa
tecrübesi var. Gerçi Jürgen Klopp başta olmak üzere Borussia Dortmundlu
taraftarlardaki bu üzüntü hayal kırıklığı seviyesine takımlarına minnettar
olduklarından ötürü gelmeyecektir. Sezon sonu üst üste ikinci kez alınan
Bundesliga şampiyonluğu kötü geçen Şampiyonlar Ligi’ne tam anlamıyla “tecrübe”
olarak yaklaşılmasını sağlayacaktı. İçinde bulunduğumuz sezondan ise
beklentiler daha çok artacaktı tabii, doğal olarak. Ligin daha başlarından
itibaren ortak mutabakata varılarak Bayern’in yakalanamayacağı kanısının
zihinlere yerleştirilmesi, Klopp ve öğrencilerinin tüm odağını Şampiyonlar Ligi’ne
yönlendirmesini sağlayacaktı. Rakipleri Real Madrid’in de bulunduğu ölüm
grubunu yenilgisiz lider olarak tamamladılar. Chelsea’yi saf dışı eden Shakhtar’ı
domine ettiler. Westfalenstadion’da tarih yazarak Malaga’yı eleyip bu noktaya
geldiler.
İşin ilgi çekici olmasının birçok sebebi var tabii.
Özellikle bu iki takımın gruplarda karşılaşması, Mourinho ve Klopp gibi basın
için malzeme olan iki teknik adamın karşılaşmasına sahne olması, Dortmund’un
yaptığı makro düzeydeki muhteşem geri dönüş hikayesi vs. uzar gider. Hazır bu
kadar ilgi çekici unsur bir araya gelmişken eşleşme üzerine bir şey karalamak
da elzem oluyor.
Gruplardaki ilk maç Westfalenstadion’da oynanırken Dortmund
rakibini 2-1 mağlup etmeyi başardı. Santiago Barnabeu’daki mücadeleden ise 2-2’lik
beraberlik çıktı. Bu iki maç aslında bize yarı finalin nasıl olabileceğine dair
ışık tutacaktır. İki maçı art arda tekrar izleyip bir şeyler yakaladım.
Özellikle iki maçın benzer taraflarının çokluğu o tutulacak ışık huzmesinin
çapını biraz daha büyütmekte.
Real Madrid’in savunma hattındaki eksikleri neticesinde bazı
sıkıntılar yaşadığı aşikar lakin genel itibari ile Dortmund’un maçları
yakalamaya çalıştığı nokta hep aynı: Xabi Alonso…
Klopp’un takımının en çok övülen noktalarından biri
kesinlikle pres kabiliyetleridir. Alman takımlarını nitelerken nefret ettiğim
kelime grubu “makine düzeni”; ancak buna karşın hakikaten makine düzeninde
işleyen pres kilidin anahtarı olarak işlev görmekte. Madrid’e karşı bunu özellikle pas
kanallarının muhteşem biçimde doldurulması ile tezahür etmiş. Robert
Lewandowski’nin rakip stoperlere yaptığı gölge presi Mario Götze-Marco Reus
ikilisinin kombin oluşturarak Xabi Alonso’ya yaptığı presle tamamlıyorlar.
![]() |
| Alonso gerideki Varane'a dönmek zorunda kalıyor |
Bu gölge pres ve Alonso’ya gelen markajvari uygulama direkt
olarak takımın omur iliğine darbe vurmak anlamına geliyor(Sir Alex Ferguson’un
TOP 16 eşleşmesinde Danny Welbeck ile uygulattığı presin belki de ilham kaynağı
Klopp’tur dersem güzellemenin şiddetini kaçırır mıyım bilemedim). Alonso bu
sebepten ötürü stoperlerin üç, dört metre kadar önüne gelip top almak zorunda
kalıyor. O, pas dağıtımında zorlandığı ve ileriyi topla buluşturmada sıkıntı
yaşadığı için bunların sonucu olarak bu kez Mesut Özil de geriye kayıyor. Bu da
topun tehlikeli bölgeye gelmesine endirekt olarak etki etme anlamını taşıyor ki
Dortmund’un bunda son derece başarılı olduğunun da altını çizmeden
geçemeyeceğim.
![]() |
| Sağdaki yuvarlaktaki Mesut- Soldaki yuvarlaktaki Alonso |
Real Madrid adına bu baskıyı kırmanın mevcut iki yolu var.
İlki beklerin topla olan ilişkisinin üst düzey olma neticesinde savunmadan
rahatça çıkarılacak toplar. Westfalen’deki ilk maçta bek ikilisi Ramos-Essien
iken, Barnabeu’daki maçta Ramos-Arbeloa idi. Bu sebepten ötürü buralardan bir
çıkar yol sağlanamadı. Sola gelecek olan Fabio Coentrao gözle görülür bir
değişim sağlayabilir. Bu durumda Dortmund’un, daha doğrusu Klopp’un nasıl bir
anti-tez üreteceğini merak etmiyor değilim. İkinci yol ise diğer savunma önü
oyuncusunun yaratacağı dinamizm. Sinek küçüktür ama mide bulandırır misali ilk
maçta Sami Khedira kısa sürede sakatlanıp yerini Luka Modric’e bırakmıştı.
İkinci maçta ise direkt olarak Modric ile başlanmıştı. Modric’te var olmayan
mobilite Dortmund orta ikilisinin yükünü azaltan unsur olacaktı. Mourinho’dan
ikinci maçın ikinci yarısında gelen Essien ve Callejon hamleleri ile bu durum
da kırıldı. Bu sebepten ötürü Khedira büyük önem arz etmekte.
![]() |
| Kompakt düzende alan savunması uygulanırken |
Bu presin yanında zaman zaman açık verse de kompakt bekleyişin üst düzey olması da eklenince iş Madrid için bazen içinden çıkılması güç bir hale geliyor. İkili blok halindeki savunma yerleşik düzendeyken delinmesi zor bir betonarme yapı haline geliyor. Bu bloklar arasındaki alan savunmasının en ufak yanlış uygulanması ya da kontraya yakalanılması neticesinde Real Madrid gollük pozisyon buluyor. Söz konusu iki maçta bu fırsat üç kez yakalandı, birinden gol çıktı.
![]() |
| Pozisyonun neticesinde gol geliyor |
![]() |
| Ramos savunma arkasına Higuain, orta ve Ronaldo'dan dışarı |
![]() |
| Varane tek top ile Ronaldo'yu sarkıtıyor |
Bu düzenin bozulabilmesi adına birincil dereceden önem arz
eden diğer durum ise ne Karim Benzema ne de Gonzalo Higuain’in yeteri kadar hareketli
olmamasından kaynaklanmakta. Hücum hattının statikleşmesi de çözüm üretimini
zorluyor. Bu noktada eşleşmenin önemli adamlarından biri haline gelebilecek
isim Angel Di Maria oluyor. Di Maria o karakteristik savruk koşuları ve/veya
top sürmesi ile Dortmund savunmasının zayıf karnı olan Marcel Schmelzer’i son
derece zorlar. Alonso’nun prangalarından kurtulduğu anlarda uzun topları ile
özellikle onu beslemesi daha akılcıl iş olacaktır. Alman Kupası’nda Bayern’in
Thomas Müller ile ona uyguladığı baskı bir örnek teşkil edebilir. Ekstra olarak
defalarca dillendirdiğim o ikinci maçın ikinci yarısında gelen hamleler zinciri
Madrid’i Ronaldo’yu öne atıp sahte dokuzvari bir oyun oynamaya itti ki bu da
dengeleri alt üst etti. Tabiri caizse o dakikadan sonra oyun domine edilmeye
başlandı ki bu da önemli bir seçenek olarak cepte duracaktır. Bunların hepsinin
çıkış, daha doğrusu çözüm noktasının statik oyun olduğunu tekrar belirteyim. O
hücum gücünün dahi statik kalması hakikaten fazla sert bir gerçek oluyor lakin
durum bu.
![]() |
| Meşhur hamlelerden sonra Real Madrid'in sürekli değişen hücum düzenlerinden biri |
Son olarak da Dortmund’un Madrid’e yaptığı bu presin bir
benzerinin Malaga’dan kendilerine yönelik geldiğini hatırlatalım. İlkay
Gündoğan ve Sven Bender’e yapılan pres İlkay ve Götze’nin geriye kaymasına
sebep olmuştu. Buna karşın Dortmund’un skoru ne kadar zor aldığını da göz
önünde bulunduracak olursak bu durum karşısında ne kadar zorlandıklarını da net
biçimde anlamış oluruz.
Velhasıl kelam eşleşme çok keyifli olacak. Her şey pamuk
ipliğine bağlı. Real Madrid bu saydıklarıma rağmen gözümde favori olan taraftır.
Buna karşın Borussia Dortmund’un finale uzanmaması içinde hiçbir sebep yok.
Onlar adına için final yolu dört kelime: Dinamizm-pres-kompakt bekleme. Bekleme
moduna şimdiden geçtik. Yüzümüzü kara çıkaracaklarını sanmıyorum.
Ufuk Tolga Aldırmaz
11 Nisan 2013 Perşembe
Beşiktaş'tan Dortmund Olmaz!
Genel itibari ile yazımın başlığını sona bırakırım. İlkokul öğretmenimin yazı yazmaya başladığım zamanlarda yanıma gelip sanki dünyanın sırrını veriyormuş edasıyla sadece bana söylediği şeydi bu: "Yazını bitir, oku ve başlığını yaz.". İlk defa onun bu dediğinin tersini yaptım sanırım. Önce başlık, sonra bu kelimeleri tuşlama...
Tezim son derece açık ve net. Beşiktaş Dortmund'un sahip olduğu mentaliteyi kendi bünyesinde oturtamaz. Bunun sebepleri benim için çeşitli. Öncelikle Fikret Orman ve yönetimine(en azından bir kısmına) mali açıdan bir düzlüğe çıkılması için gerekli toleransın tanınması gerektiği kanaatindeyim. El mahkum zaten dediğinizi işitir gibiyim lakin beklemekten başka bir çare söz konusu değil. İlk etapta işler bütçe açısından olumlu gitti. Hatalarıyla sevaplarıyla ilk eşik atlatıldı. Zannımca ikinci eşik de sermaye arttırımı idi ki bu da başarı ile aşıldı. Pay sahiplerinin katılım oranı en son baktığımda yüzde doksan sekiz civarındaydı. Bilinenler ve gördüklerimiz şimdiye kadar Beşiktaş'ı bu noktaya getiren unsurlar oldu. Siyasetçilerin şeffaf olacağız deyimi gibi bir çıkışla taraftara mavi boncuk dağıtan Fikret Orman'ın henüz bu şeffaflığı sergileyememesinden ötürü ilerisi için net bir fikir beyan edemeyeceğim lakin "ayağını yorganına göre uzat ve sportif başarıyı bekle" mottosu kuvvetle muhtemel düstur edinilecektir. İşte bu noktada Dortmund'un zamanındaki konumu ile ayrılıklar başlayacak. Sex Shop firmasından sponsorluk teklifi alıp, Bayern'in yardımına "muhtaç" duruma düştükten sonra şu sıralar ülkemizde pek bir revaçta olan deyimle akil adamların yardımı ile çıkışa geçen Dortmund'un başarısının ardındaki kalibreye sahip kişiler maalesef mevcut yönetimde yer almamakta. Bununla birlikte seçici icra kurulunun doğru isimleri atamada -futbol takımı bazında- pek de olgun bir yapıda olduğu söylenemez. Denize düşen yılana sarılır misali Samet Aybaba'nın, onu da geçtim oyuncu arama komitesinin başına alt yapı hocalığı dışında bu işte pek tecrübesi olmayan Fikret Demirer'in getirilişi hatta ve hatta bir dönem Yıldırım Demirören'in akıl hocalığını yapmış Reşat Çağan'ın sportif direktör olarak atanması büyük tabloda bakıldığında kendi içinde birer mini-skandaldır. Bahsettiğim kalibreye sahipliğini hemen her fırsatta gözler önüne seren İbrahim Altınsay'ın Louis Van Gaal projesininin, Tamer Kıran'ın yaptığı Sven-Göran Eriksson hamlesi ile suya düşmesi ve Altınsay gibi bir değerin kaybedildiğini görmek; yönetim bazında Dortmund'un "akilliğinin" yanında kıyaslanamayacak amatörlüğe düşüldüğünün işaretidir. Yeri gelmişken hemen belirteyim, bahsettiğimiz kulüplerden biri her ne olursa olsun Alman ekolüne bağlı batık bir gemi iken diğeri Yıldırım Demirören tsunamisine maruz kalmış ve tüm değerlerini bir bir kaybetmekte olan bir kulüptür. Kıyaslamanın mümkün mertebede "realite" olduğunu göz önünde bulunduralım.
Fazla dağıtmadan dönelim. Dortmund'un ufak çapta yaşadığı geçiş döneminden sonra içinde bulunulan zaman diliminde kendi yapısına en uygun olan kişi Jürgen Klopp'a görev yüklemesi doğru iş olması açısından son derece önemlidir. Yukarıda nasıl ki Beşiktaş yönetimini eleştirdiysem Dortmund yönetiminin aksi yönde ne kadar iyi bir örnek olduğunu gözler önüne sermeliyim. Klopp muhteşem bir kadro mimarı. Öyle veya böyle Neven Subotic, Mats Hummels, Lucas Barrios gibi isimleri takıma kazandırıp yanına gözlem ağlarının ürünü olan Shinji Kagawa gibi isimleri de eklemişti. Bunun yanı sıra alt yapının nimetleri olan Nuri Şahin, Mario Götze ve hatta durumu biraz daha karmaşık olan Marco Reus gibi isimleri muhteşem biçimde harmanlamayı başardı. Şunları saydıktan sonra madde madde gitmek istiyorum:
1.Doğru seçicinin doğru isimleri kulübe kazandırması. Bu noktada teknik direktöre transfer konusunda yeteri kadar serbestlik tanıyıp tanımamak önem arz edecek. Beşiktaş'ta menajerler ile ilişkileri dillendirilen Samet Aybaba'ya bu serbestlik yeteri düzeyde tanındığına göre şu geçiş etabından sonra getirilecek isime de aynı tolerans gösterilecektir diye düşünüyorum. Sinek de ufaktır ama mide bulandırır. Bu madde önemli bir detaydır.
2.Gözlem ağının kalitesi. J-League 2'den çıkarılıp ilk on bire monte edilen bir Kagawa'dan bahsediyorken bana bu işi Fikret Demirer ve mütevazi ekibinin becerisine bırakılacağını söyleyecek olursanız aramızda hoş bir diyalog geçmez. Hele ki Şener Özbayraklı gibi bir isimin şu ortamda veto edilmesine de ön ayak olunuyorsa bu isimlere gereksiz yere maaş ödemenin bir anlamı yok.
3.Alt yapı. Kabul bu noktada Beşiktaş yönetiminin yapabilecekleri bir yere kadar. Alman kulüplerinin son dönemdeki atılımı makro çaplı bir devlet atılımıydı. Buna karşın bir Buca Akademisi'nin kalitesinde futbolcu çıkarımı yapılamamaktaysa o nokta bir kez daha gözden geçirilmeli. Gerekirse o hocaları getirip alt yapınızda futbolcularınıza eğitim verdirteceksiniz.
Toparlamak gerekirse Beşiktaş'ın yönetimsel çıkışlı bir hatalar zincirine maruz kaldığı açık olarak göz önünde duruyor. Tabii ki hala daha o geçiş döneminde olunduğunun altını çizeyim. İşin itiraf edilmesi gereken kısmı ise o geçiş döneminin dahi yeni başladığı. Tümünü toplayınca tek çarenin beklemek olduğu düşünülebilir lakin değil. Sportif başarı gelmek zorunda. Bunu sağlamak için fersah fersah uzaktaki yeni ufukları keşfetmeye gerek yok deyip noktayı koyalım, şimdilik.
Ufuk Tolga Aldırmaz
14 Şubat 2013 Perşembe
Kısa Günün Karı
Şampiyonlar Ligi marşı çaldığı anda çoğumuz istemli ya da istemsiz bir şekilde pür dikkat kesilip bir "saygı" gösteriyoruzdur mutlaka. Her fırsatta da belirttiğim gibi benim o melodiyi ve bass mı bariton mu bi' malümatım yok ama o tonu duyunca tüylerim diken diken oluyor. Hem sevinç hem hüzün içinde çoğu zaman da korku nedense.
İlk paragraf gibi birçok etmeni üst üste koyunca Şampiyonlar Ligi günlerinin kıymeti daha da artıyor. Tıpkı bugün olduğu gibi birkaç şey de bırakıyor ardında. İki fotoğrafım var. İlki Ronaldo'nun fizik kurallarına aykırı şu sıçrayışı;
İkincisi ise hayranlıkla dakikalarca baktığım Jürgen Klopp'un şu fotoğrafı;
Fotoğrafların yanında Manchester United'ın çok büyük ihtimalle turu geçeceğini ve Jose Mourinho'nun istifayı masa üstüne bırakacağını düşündüğümü ve Şahtar Donetsk- Borussia Dortmund serisinde ise gönlümün Dortmund'dan yana olduğunu belirteyim, Mircea Lucescu'ya saygılarımla beraber.
Son olarak bir de Ryan Giggs... Ne karalasam boş. Yaşlandıkça sizce de daha karizmatik bir hale gelmiyor mu?
Ufuk Tolga Aldırmaz
28 Nisan 2012 Cumartesi
Deutscher Meister!
Bir kült kulüp düşünün. Simgeleşmiş bir forma, harika bir
taraftar grubu, şampiyonluklar, aşk, sevgi, bağlılık böyle uzar gider bu
özellikler. Peki ya vasat bir kült kulüp düşünebilir misiniz? Zor ama bu
yazıdaki oksimoron da bu işte.
Deutscher Meister… Yani Borussia Dortmund. Fosforlu sarı
formasıyla küçüklükten beri gönlümde taht kuran takımlardan sanırım birisi -Benimki
de biraz futbol meşrepliği sanırım. Denizci misali her limanda bir sevgili olur
ya, benim de her ülkede bir bağım bulunuyor işte.- . Her şey bir yana sırf
güney kale arkası tribünlerini izlemek bile fazlasıyla tatmin edici olmakta.
Kulüplerine bağlılıkları gerçekten muazzam. Şu günlerde yaşadıkları tatmin
duygusunu uzun süredir yaşayamıyorlardı. İki yıl üst üste BundesLiga
şampiyonluğu özledikleri şeylerdendi. Oysa ki bu yıl onlar için pek de
beklentinin yüksek olduğu bir yıl değildi. Özellikle Nuri Şahin’in Real Madrid’e
gidişi biraz da önceki yılın zafer sarhoşluğu her zamanki gibi taraftara “Şampiyon
olmasanız da biz buradayız.” dedirtiyordu. Kolay değil tabii onca sıkıntının
ardından bu noktalara gelmek. Taraftardaki eldekiyle yetinme durumu aslında çok
da mağrur bir duruş olarak göze batıyor. Daha önce sonuncusu 2002 yılında
alınan şampiyonluk da dahil altı şampiyonluğu bulunan kulüp o yıl UEFA Kupası’nda
finalde Feyenoord’a kaybedince işler biraz sarpa sarmaya başlıyordu –Fenerbahçe’nin
efsane yabancılarından Hooijdonk’un da bir golü vardı.- . Asıl hikayemiz de
buradan itibaren başlıyor işte.
Hikaye dediğime bakmayın. Biraz da “Anka Kuşu Efsanesi”
tadında masalımsı bir futbol realitesi. 2002 ile biten sezon Dortmund yeni bir
sayfa açtı. Frankfurt Borsası’na giren kulüp bu bağlamda o dönemin ilk ve tek
kulübü oldu. Kısacası sportif başarısını biraz da mali alana taşımışlardı.
Hisse senedi satımı da gerçekleştiriliyordu. Bunun neticesinde biraz da maymun
iştahı ve değer arttırma amacıyla büyük yatırımlar yapıldı. Önemli isimler
transfer edildi. Sonun başlangıcı da biraz bu nokta oldu. Ertesi yıl değil
Şampiyonlar Ligi’ne katılma vizesi, kümede kalmayı zar zor başardılar. CEO Hans
Joachim Watzke’den kötü açıklamalar geliyordu. Durumun iyi olmadığı ve mali
sıkıntılar yaşanacağını bildiren açıklamalar kısacası. Beterin beteri var
derler ya şu anki Beşiktaş’tan bile beter duruma geleceklerdi. Krizden kurtulmak için bizdeki temlik olayını
abartıp, Westfalenstadion’u bir emlak şirketine devretmişler. İflasın eşiğinden
son anda bu hamle ile kurtulurlar. Övdüğüm taraftarı da bu durumda boş durmaz
tabii. Bir kampanya düzenlerler ve özel şirketler ile kamu kuruluşlarını da bir
araya getirip, güzel bir sinerji oluştururlar. İçlerindeki ruh da onlara ekstra
motivasyon verir pek tabii. Yine de durumlar iç açıcı değildir. Öyle ki en
büyük rakiplerinden olan Bayern München onlara yardım teklif eder. Teklifi
kabul etmek zorunda kalırlar zira ikinci bir teklif bir seks shop zincirinden
gelmiştir. Bayern’den gelen bu yardım eli onları tekrardan iflasın eşiğinden
döndürür ve bir kırılma noktası haline gelir.
Bir süre daha düşe kalka devam edip ufak da olsa bir
istikrar yakalarlar. 2006 yılında ise bu istikrarın karşılığını bir bankadan
aldıkları yüksek düzeydeki kredi ile taçlandırırlar. İlk yaptıkları şey
mabedlerinin çoğunluk hissesini almak olur –Daha sonra tamamını alırlar.- .
Geri kalan parayı da sicillerini temizlemede kullanırlar. Tüm bu olumlu
gelişmelere rağmen futbolda işler pek iyi gitmez. Oyuncu satımına devam
ederler. Giden oyuncuların getirileri de ancak Borussia Dortmund Academi’sinin
yeniden düzenlenmesinde kullanılabilir. Taraftar tarafından ikinci bir kampanya
daha düzenlenir ve futbol dışı gelirler çok yüksek boyutlara ulaşır. Öyle ki
Avrupa’nın bazı büyük kulüplerini bile geride bırakırlar. Bütçeye direkt olarak
etki eden bu durum işlerin biraz daha düzelmesini sağlar. Artan bütçe borçlara
giderken Akademi çıkışlı futbolcular takıma monte edilmeye başlanır. Takımın
başına da hem teknik direktörlüğü ile hem de insanlığı ile üst düzeyde olan
Jürgen Klopp getirilir. En somut örneği bizler için Nuri’dir sanırım.
Hummels,Götze,Grosskreutz gibi hem taraftar hem de milli takım düzeyinde
oynayan adamların gelişi onlar için ilaç niteliğindeydi. Dışarıdan bir milyon Euro
üzerinde oyuncu transfer edilmedi ki transfer edilen isimlerin hepsi bu takımda
kendi markalarını yarattılar. Nereden geldiğini şu an bile hatırlayamadığım
Kagawa’nın ManU’nun radarında olduğunu düşününce ne kadar muazzam bir iş
yaptıklarını somut bir düzleme indirebiliriz. Bu muazzam iş de ezeli rakipleri
Bayern’in önünde iki yıl üst üste şampiyonluğu almayı getirdi. Bayern'in de son üç yılda ikinci kez Şampiyonlar Ligi oynayacak kalibrede bir ekip olduğunu belirtmekte fayda var. Mükemmel bir
teknik direktör, mükemmel oyuncular, mükemmel taraftar… Kesinlikle bu onların
ödülüydü.
Sportif başarının yanı sıra 25.000 kişilik güney kale
arkasının bilet fiyatlarıyla bir kez bile oynanamaması bu kulübün taraftarına
ne kadar sahip çıktığının göstergesidir. Taraftarın yaptıkları da aşikar.
Karşılıklı sadakat şüphesiz ki mükemmel sıcaklıkta aile ortamı yaratıyor. En
önemlisi de bu işte. Buna bir de dışarıdan gelen kişiler de ayak uydurunca “Şampiyonluk kimin umrunda…” diye başlayan
beste ister istemez akıllara geliyor. Benim yazacağım şu son iki kelime aslında
her şeyin ne kadar imrendirici olduğunu da göstermekte: HELAL OLSUN!
NOT:Jürgen Klopp’ün şu videosuna rastladım. Aile ortamından
kastım da budur işte.
NOT2:Alt yapının küçümsenmesi ve Barcelona’da yaratılan
ütopya algısı insanları bu düzenin uygulanamayacağı fikrine saplıyor. Dortmund
bu iş için biçilmiş kaftan. Hele ki önümüzde böylesine benzer durumda bulunan
bir Beşiktaş da varken insan neden olmasın diyemiyor?
Ufuk Tolga Aldırmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















