Roman Abramovich etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman Abramovich etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2012 Pazar

Gary Lineker'den Cevap Yok


Hep deriz ya bilmiş bilmiş “Futbol çok garip oyun” diye, gerçekten de öyle. Şu final için bir ton şey söylenebilir lakin ne olursa olsun tarih kazananı altın harflerle yazacaktır: CHELSEA!

Fazla yazılacak şey yok. Kafamda birkaç nokta var lakin. Niçin o penaltı Robben’e kullandırıldığı gibi. Torres’in bu isteği arzusunun sezonun geri kalanında nerede olduğu gibi veya Di Matteo’nun bu takıma neler verdiği gibi. Çok derinlemesine incelenecek konular var açıkçası.Ama bugün değil.

Gary Lineker’in haksız çıktığı tek günde bize düşen tek şey susup şampiyonu alkışlamak olacak.Tebrikler Chelsea ve tebrikler oligark(!).            

Ufuk Tolga Aldırmaz

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Oligarkın Kıvranışları

Bambaşka iki kulüp... Temsil ettikleri gelenekler, alışkanlıklar, düşünce sistemleri, hitap ettikleri insan kitlesi... Hepsi bambaşka lakin son zamanlardaki ortak noktaları herhalde özellikle son dönemde Şampiyonlar Ligi finalinde kaybeden taraf olmaları. Yine bir diğer ortak noktaları ise bu kupayı arzuladıkları kadar hiçbir başarıyı arzulamıyor olmaları. Roman Abramovich'in sırf bu yüzden Jose Mourinho'yu yaktığını biliyoruz. Beriki tarafta ise Uli Hoeness gibi bir karizmatik lider var. Yine Roman ile benzeri duyguları yaşayan.

Yukarıda saydıklarıma ek olarak, Chelsea için tek anlamlı bir mücadele de değil bu geceki final. Uzak anlamında prestij ve Avrupa kupalarında devamlılık fikri yatıyor. Kazanamadıkları takdirde önümüzdeki yıl Şampiyonlar Ligi'nde yoklar. Eğer ki kazanırlarsa Kuzey Londra'nın sahibi Tottenham Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyecek. Anlayacağınız, dengeler çok hassas. Almanlar'ın tarafında ise bir yıl içinde üçüncü kez bir kupaya yaklaşılıp kazanılamaması açıklanamaz bir hal alacak. Belki de Bayern "looser" damgası yiyecek iyi mi?

Hassas dengeler saha içinde de vuku buluyor. İki taraf adına da çok önemli eksiklikler var. Bayern'de Holger Badstuber, Luis Gustavo ve David Alaba yok. Özellikle defans hattı için tehlike çanları çalıyor demektir. Badstuber bir stoperden öte Bayern'in oyunda topun ayağına ilk değeceği futbolcusu. Aynı zamanda defansın "orkestra şefi" de diyebiliriz. Yedek kulübesinde yerine oynayabilecek bir tek stoper dahi yok. Anatoliy Tymoshchuk ile boşluğu dolduracak gibiler. Bu oyun kurumu açısından tölere edilmek anlamına gelir, evet. Anatoliy'nin liderlik vasıfları ile "şeflik" görevi de doğru yere gelecek diyebiliriz fakat sürekliliğin olmaması nedeniyle aksama olarak sahaya akis edecek bir zorunlu monteleme olacak. Öte yandan Alaba'nın sol bekte oynayamayacak olması savunma açısından eksiklik olsa da daha önemlisi Ribery'nin efektif oyununun bozulması anlamında direkt olarak etkili olacaktır. Robben-Ribery ikilisinin arkasında ne zaman Lahm ya da Alaba gibi bir bek olduysa işte tam da o zaman performanslarında patlama yaşandı. İnanmayan zorlanmadan Robben'in arkasında Rafinha ile oynadığı maçlardaki istatistiklerine, daha sonra da Lahm ile birlikte oynadıkları maçların istatistiklerine bakıversin. Şaşırtıcı düzeyde bir etki kesinlikle. Öte yandan yerine Contento'nun oynayacağını düşünecek olursak bu Bayern'in sol kanadında defansif olarak problemin minimize olacağını bize çıtlatabilir. Tecrübe faktörünün önemini de gözden kaçırmamak lazım pek tabii. Gustavo'nun yokluğu ise sadece savunmadaki çıta yükselten sertlik olarak Bayern'e eksi olarak dönebilir. Mavilerde ise John Terry, Branislav İvanovic, Raul Meireles ve Ramires yok. Defans hattının neredeyse toptan değişeceği aşikar ancak tam olarak şu isimler oynayacak demek hata olur. Sürprize açık durumlar. Orta sahada Meireles ve Ramires'in yokluğu özellikle de Ramires'inki hücumda etki kıran cinsten. Di Matteo'nun seçimleri burada önemli olacak gibi gözüküyor.

Maçın genel durumuna bakacak olursak belirleyici faktörler Chelsea'nin savunma konsantrasyonu ve Kroos-Schweinsteiger ikilisinin Bayern'deki performans gibi duruyor. Maviler eğer Barcelona serisinde olduğu gibi savunma konsantrasyonunu yüksek tutarsa iş hücum üçlüsünde bitecek. Kalou-Drogba-Mata gibi duran o üçlünün artık alışık olduğu şey "gerilla" taktiği. Özellikle de Drogba direkt olarak bu ayrıntıdan dolayı MVP adayıdır. Öte yandan Kroos-Schweinsteiger  ikilisinin inanılmaz pas yüzdesi ile topun devamlı Bayern'in ayağında kalması da kuvvetle muhtemel. Savunma konsantrasyonunu bu yüzden ön plana çıkardım. Konsantrasyon demişken Bayern'in dış etkenlerden dolayı aşırı motive olacağını düşünmekteyim. Alman ırkının çalışkanlık vb. üstün özellikleriyle de birleşince Bayern'in bir adım önde olduğunu düşünmekteyim. Allah'ın bildiği de kuldan saklanmaz. Gönlüm de Bayern'den yana. Açıkçası eski oligark Roman'ın kıvranırken görmek çok da hoşuma gidecek.

Ufuk Tolga Aldırmaz

1 Temmuz 2011 Cuma

Modern Zaman Masalı/Andre Villas Boas

Andre Villas-Boas… Teşbihte hata olmaz derler onunkisi tam anlamıyla bir futbol-peri masalı. Teker teker çıkılan basamaklar ve zirveye bir adım daha…

O hiçbir zaman futbolcu olarak nitelendirilmedi. O hep futbolun farklı bir noktasındaydı.

 Masalın başı bir İngiliz Sir’üne dayanıyor. O kişi Bobby Robson. Boas’ın masalı Robson’a komşu olması ile başlar. Sir o zamanlar Porto’nun teknik direktörüdür. Her gün ona çeşitli mektuplar gelir. Bu mektuplar içinde her şey mevcuttur. Övgü,yergi hatta rakip takım taraftarlarının küfür içerikli yazıları bile…  Sir’ün dikkatini beklenen doğrultusunda eleştiri mektupları çekiyordu. Özellikle de bir tanesi onun dikkatini doğrudan doğruya çekiyordu. Düzgün akıcı bir İngilizce ile yazılmış ve takımın o zamanki forveti Domingos’un daha fazla süre alması gerektiğini inceleme ve analizlerle detaylı biçimde anlatan Andre adında ıslak imzalı bir mektup Sir’ün aklında yer edinmişti.. Yardımcıları aracılığıyla Andre’yi buldu. Üst kat komşuları olan Boas’ların 17 yaşındaki oğullarıydı o.

Sir ona takımın(Domingos’un) detaylı analizini yapması için tribünde bir yer teklif etti ve maçtan sonra analizlerini aldı. Sir çocukta ışığı görmüştü. Onu kulüpte stajyer yapmıştı. Daha onyedilik bir delikanlı olmasına rağmen… 

Kulüpteki görevi genç takım hocaları ve Sir için genç oyuncuların analizini yapmak ve düzenli aralıklar ile raporlar sunmaktı.

Bir süre sonra Sir’ün özel referansı ile İskoçya’ya antrenörlük kursuna gitti. Gittiği akademi Largs Akademisi idi ve Jose Mourinho’nun da tamamladığı akademidir. Buradan C lisansı alarak Porto’ya geri döndü. B lisansı alması için gerekli olan 1 senelik çalışma ön koşulunu Porto altyapısında tamamladı ve İskoçya’ya dönerek bir dizi kurstan sonra B lisansını aldı. A lisansı için gereken süreyi tamamladığında henüz 20 yaşında yağız bir delikanlı idi. Onun uzmanlık alanı ise işe başladığında olduğu gibi maç analizi ve istatistikti.

 21 yaşında Virgin Adaları Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. Bermuda Adaları’na karşı yaptıkları 2 DK ön elemesi maçından da yenilgi ile ayrıldılar. Bu sonuçlar üzerinde kovuldu. Kovulurken de gelmiş geçmiş en genç milli takım teknik direktörü ünvanını elinde bulunduruyordu.

Bu artık onun için Portekiz’e dolayısı ile Porto’ya dönüş demekti. Porto’nun başında Jose Mourinho bulunuyordu. Ondan kendisine bir ekip kurup rakiplerin analizini yapmasını istedi. İşini ne denli üst düzey yaptığını Mourinho’nun şu sözünden anlıyoruz: “Boas benim gözüm ve kulağım.” Boas bu işi öylesine ciddiye almıştı ki çoğu kez rakip takımın kapalı antremanlarına bir casus gibi sızıyordu.Chelsea ve İnter’de de JM ile birlikte çalıştılar ta ki Ekim 2009’a kadar. 2009 Ekiminde küme düşmesine garanti gözüyle bakılan Academica’yı alıp 11.liğe kadar yükseltiyordu Boas. Bu ona harikalar yaratacağı Porto’nun kapılarını açıyordu.

Porto tarihinin en genç teknik direktörü ünvanını da eline almış oluyordu böylelikle. Rekor üstüne rekor kırıyordu. 36 maç mağlubiyet yüzü görmeme, Portekiz Ligi’nde bir sezonda en fazla galibiyet alma rekorunu 24 maç, bir sezonda toplanan en fazla puan 84, Portekiz Ligi’nde art arda maç kazanma rekoru  16, Portekiz Ligi’nde maç kaybetmeyen 3. Takım gibi rekorları kırıyor veya ele geçiriyordu. Bunun yanında Avrupa Ligi’ni de kazanıyordu ve bu kupayı kazanan en genç teknik direktör oluyordu. Avrupa Ligini kazanırken finali yine bir Portekiz takımı olan Braga ile oynadılar. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Braga’nın teknik direktörü ise kahramanımızın kariyerinin başlamasını sağlayan adam Domingos’un ta kendisi idi. Domingos Paciencia…



Artık ona JM’ye atfen Special Two deniyordu. O ise bunu kabul etmiyor ve ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''diyordu. Yine Special Two’ya atfen  ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' diyordu.


Mourinho ile olan bir çok ortak noktası sonucunda doğal olarak ona benzetiliyordu. Ancak o bu benzetmeden pek hoşnut değildi. ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Sözlerinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Onun JM’dan en büyük farkı ise oyuncularına tanıdığı serbestlik olsa gerek. JM gibi katı disiplinli taktikten ziyade daha fazla esnekliği tercih ediyor. Bunu kendisi de ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Sözleriyle açıkça beyan ediyor.

Onu diğerlerinden ayıran en önemli sözü ise bence şu(gayet açık bir dizi tümce o yüzden laf salatasına gerek yok): ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yoktu. Hamleyi ise Chelsea yaptı. Her ne kadar istemese de JM’ya benzetilmesinin önünde kendisi de bir engel bırakmıyor gibi. Chelsea onu bir teknik direktöre ödenen en yüksek “bonservis” olan 15 milyon euroluk tazminat bedeli ile alıyordu.

Tüm bu yaptıklarının yanında iyi bir teknik direktör olması/kabul edilmesi şüphe bırakmayan cinsten. Ancak onun tüm bu yeteneklerinin yanında eski üstü JM gibi üstün konuşma ve cevap verme yetisi diğerlerinden farklı kılıyor. Ağzından çıkan her sözcük adeta bir aşçının yemek yaparken kullandığı malzeme gibi. Demek istediğim saha içi ve dışı her şeyinin –hadi nazar değdirmeyelim- kalbur üstü olduğu. E buradan büyük üstad Derrida’nın varisi olan JM’den sonra üçüncü bir Derrida’mız oldu diyebiliriz. Futbolun bu denli önemli fikir adamlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Boas’ın oyun sistemine gelince… Vurguladığımız gibi o hep istatistikçi ve analizci yapısıyla ön plana çıkmış durumda idi. Bu meziyetleri onun oyuncuları hakkında oyuncuların kendisinden bile daha çok bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Onun her sözünden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü ve takım oyunundan yana bir futbol felsefesine sahip. Bu iki durumun ortak paydası da doğal olarak futbolcuların kendini aşarak, katlanarak büyümesi ve büyürken de takımına çığ etkisi yaratması. İşte en basitinden size Andre Villas-Boas’ın sırrı…  O her zaman bütünlükten yana. Takım içinde oluşturduğu sinerji sosyologlara konu olacak cinsten. Ben Boas’ın Chelsea’de başarılı olacağına adım gibi eminim. Tek problem Abramovich’in CL takıntısı. Bu takıntıda problem teşkil eden şey ise tabi ki Barcelona. Barcelona gibi bir takım yaratmasını ne büyük üstad Sir Ferguson başardı ne de Jose Mourinho. Boas bunu becerebilecek mi? Zor ama imkansız değil. Kendisinin de belirttiği gibi bunun için en fazla 10 senesi var Mourinho gibi sağlıklı ve uzunca bir 30 sene değil…


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...