Profil
2 Mart 1994 tarihinde zamanın Yugoslavya'sı, bugünün Sırbistan'ının bir şehri olan Cacak'da dünyaya geldi. Ağabeyinin izinden gidip futbolcu olmak isteyen Lazar Markovic, Cacak'ın Borak Cacak kulübünde alt yapı kariyerine başladı. 2006 yılında Partizanlı yetkililer tarafından dikkat çeken Markovic artık ülkenin en büyük iki takımından birinin alt yapısında eğitim görecekti. Geçen beş yılın ardından 2011'de as takıma yükselen Markovic o zamanki teknik direktörleri Aleksandar Stanojevic tarafından Sloboda Uzice karşılaşmasının ikinci yarısında oyuna alınarak profesyonelliğe tam anlamı ile adım atmış olur. Batı Avrupalılar tarafından sıkça "Ağır çekimde oynanan lig" olarak nitelendirilen Sırbistan liginde fark yaratır ve Benficalı gözlemcilerin dikkatini çeker. Çıkan Chelsea söylentilerine rağmen Benfica ile beş yıllık sözleşme imzalar. Kariyerinde toplamda 100 karşılaşmada forma giyen Markovic 19 gol atıp 18 gol de attırır. Sırbistan Milli Takımı'nın formasını U17 seviyesinden beri giyen Markovic şu anda A milli takımın güncel kadrosunda yer almakta. 9 kez Sırp Milli Takımı'nın formasını giydi, buna karşın henüz golü yok.
Tarz
Açıkçası onun için herhangi bir futbolcu örneklemesi yapamıyorum. Birçok mevkiide forma giyip hepsinde de aşağı yukarı iyi performanslar sergilemesi bundaki en büyük sebep. Versatil oyuncu olmanın zararları(!).
Güçlü Yönleri
Hız, hız, hız... Topla hızlı. Topsuz oyunda hızlı. Verkaçlarda hızlı. Adeta rüzgarın oğlu. Yaş grubununda ve oynadığı takımlarda fark yaratmasının en büyük sebebi bu. Bu somut gözle görülebilir hıza bir de zihinsel çabukluk da eklenince ortaya çok acayip bir fark koyabiliyor. Top sürme kabiliyetinin de var olması saydığım bu özelikle de birleşince kelimenin tam anlamı ile tehlikeli bir hücum oyuncusu ortaya çıkıyor. Top tekniğinin gayet iyi oluşu onun için bir diğer artı. Topa hükmediyor tanımlamasını Markovic adına yapmamız için çok uzun süre bekleyeceğimizi tahmin etmiyorum. İki ayağını kullanabilmesi de oyundaki akışkanlığı açısından fazlasıyla önemli.
Bunların toplamı onu tam anlamı ile versatil bir hücum oyuncusu yapıyor. Hücumun her noktasında boy gösterebilmesi kendisi ve özellikle de teknik direktörü adına önemli bir artı. Kimi zaman sağ çizgiden orta keserken, kimi zaman soldan oyunu bekine açarken, kimi zaman da onu boşluklardan ceza sahasına sızarken görebilirsiniz. Bu fazlası ile önemli(bir alt başlıkta konu ile ilgili göreceğiniz eleştiri sizi yanıltmasın).
Ballandıra ballandıra yazdığım şu satırların hepsinden kıymetli olan "güçlü bir yönü" mevcut. O da azmi. Saha içinde çalışkan olarak niteleyemesek de ileride basketbol tabiri ile karakter koyabilecek bir hücum oyuncusu olma özelliği taşımakta. Zamanla bu daha da gelişecektir.
Zayıf Yönleri
Versatilliği onun başına dert açabilir. Mevkiisizlik problemi çekeceğini düşünmüyor olsam bile sıkıntı yaratabilecek bir unsur. Bunu yazarken her noktayı göz önünde bulundurmak zorunda olduğumuzu belirtmek zorundayım. Bunun yanında son vuruşlarını geliştirmek zorunda olduğu da belirtmek zorunda olduğum bir diğer nokta. Fiziki dezavantajlarını kapatabilecek özellikleri olsa da kimi zaman özellikle sertliklere karşı dayanma eşiğinin düşük olduğunu söyleyebiliriz.
Nasıl Kullanılabilir?
Hücum bölgesinin her noktasında kullanılabilir. Buna karşın özellikle sol forvette forma şansı bulduğunun altını çizmeliyim. O bölgenin gerekliliklerini yapmasına rağmen ülkemizdeki Alex örneğine paralel olarak "ikinci santrafor" ya da "yardımcı santrafor" olarak kullanılabileceğini ve fazlasıyla verim alınılabileceğini düşünmekteyim.
Transfer Durumu
Benfica ile beş senelik sözleşme imzaladığını söylemiştik. Benfica'yı sıçrama tahtası olarak kullanması iş değil. Çocukluk kahramanı olan Gianfranco Zola'nın kulübü olan Chelsea'nin hayallerinde yatan takım olduğunu biliyoruz. Gelişimini sürdürdüğü takdirde bunun bir hayal olduğunu söylemek çok güç.
Gelecekte Ne Olur?
Sırp futbolculara has alttan müthiş çıkış üst kategorilerde sırıtma hastalığına yakalanmadığı takdirde önü fazlası ile açık. Elit kategoride bir futbolcu olması ilk etapta zor gibi görünüyor. Buna karşın Avrupa'nın devlerinde rahatlıkla uzun yıllar forma giyebilecek potansiyele sahip bir isim olduğu da aşikar.
Chelsea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Chelsea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Aralık 2013 Cuma
31 Ağustos 2013 Cumartesi
Altın Çağ Puzzle'ı Tamamlandı
1998 yılından sonra ilk kez II. Louis Stadı'ndan çıkan UEFA Süper Kupası bu yıl Prag'da düzenlendi. Bayern Münih ve Chelsea arasındaki mücadele fazla klişe olacak lakin bu sefer tam anlamı ile nefesleri kesti. Maçtan önce, daha önceki takımlarından "kanlı bıçaklı" olarak tanıdığımız Pep Guardiola ve Jose Mourinho birbirlerine adeta güzellemeler yaparak maçın sıcaklığını arttırmamak niyetindeydiler. Nitekim maç öyle başladı ve öyle de devam etti.
Takımlar sahaya aşağıdaki görselde bulabileceğiniz dizilişler ile çıkıyordu. Tarafların daha ne yapmaya çalıştıklarını algılayamadan sekizinci dakikada Fernando Torres'in ayağından gelen gol Chelsea'yi maça adeta 1-0 önde başlatıyordu. Daha önce Real Madrid-Barcelona eşleşmelerinden aşina olduğumuz bir başlangıç da diyebiliriz. O dönemdeki maçlardan esintileri hissetmedik de diyemeyiz.
Mourinho, çalıştırdığı takımlardaki kimliği haline gelen önde baskılı ve direkt hücumu benimseyen bir organizasyon ile sahaya çıkıyordu. Gelen golün ardından bu iki durumu daha da disiplinli ve iştahlı biçimde uygulamaya çalıştılar. Özellikle baskı o denli efektif olmaya başladı ki Toni Kroos her geçen dakika daha da fazla stoperlere yaklaşmak zorunda kaldı. Bayern Münih ise topu ayağına aldığı zaman hatlar arası kısa mesafeli, kompakt bekleyen bir Chelsea'yi karşısında buluyordu. Yediklerin golün de vermiş olduğu şokla maça iyi başlayamayıp bocalama evresine girdiler. Özellikle hücumda olması gerektiği gibi hızlı davranmayıp birbirleri ile pek yardımlaşmamaları belli bir süre boyunca sürekli olarak Franck Ribery'nin ayağına bakmalarına neden oldu. Yaklaşık 20-25 dakika boyunca en sık uyguladıkları set, sağ taraftan Ribery'e atılan diyagonal paslar neticesinde olgunlaşan hücumlardı. Ribery, David Alaba'nın da desteği ile birlikte o kanadı adeta hallaç pamuğuna çevirdi. Son hamlelerini daha kararlı biçimde uygulasa daha ilk yarıdan Bayern Münih için gerekli skoru yakalatabilirdi. Kilitlenen Bayern Münih karşısında Chelsea'nin geride kompakt bekleyen bu pasif hali anlaşılabilirdi lakin ikinci yarı başladığında işler değişecekti. Ribery bir akşam önce aldığı Avrupa'nın En İyi Futbolcusu ödülünün pek de boşa olmadığını gösterircesine bir gol atarak skoru eşitledi.
Beraberlikten Sonraki Oyun
Ribery'nin daha da serbest dolaşım hakkına sahip olmasının ardından hücumları merkezden olgunlaştırmaya başlayan Bayern Münih'te pasif bekleyen rakibe karşı gerekli baskı kurulamıyordu. Bunun neticesinde 55. dakikada gelen Rafinha-Javi Martinez değişikliği takımdaki taşları yerine oturtacaktı. Philipp Lahm sağ bek mevkiine geçerken Kroos onun boşalttığı bölgeye, Martinez de defansın önünde geçiyordu. Merkezi iyi biçimde dolduran Guardiola, oyunculara alanı daha da daraltmaları direktifini verdi. 70.Dakikada Thomas Müller'in yerine oyuna giren Mario Götze ile hücum daha da işlevsel kılınmaya çalışıldı. Pasif oyunu gittikçe "aciz" oyuna dönüşen Chelsea ise direkt hücumlarının yanında repertuarına birkaç şey daha eklemek zorundaydı. Bunlardan biri duran top olabilirdi ki en kestirme yoldan iki yüzde yüzlük gol pozisyonuna girildi. Torres'in de oyundan düşmesi neticesinde durumun vehameti gittikçe arttı. Ramires'in kırmızı kartı görmesinin ardından tek çare savunmaya çekilmekti. Andre Schürrle'nin yerine giren John Obi Mikel de Ramires'in bölgesine geçti fakat bir tek fark vardı. O da Obi Mikel'in stoperler arasına fazlaca girmesiydi. Maç 1-1'lik eşitlikle tamamlanırken uzatmalara gidiliyordu.
Uzatmalardaki Oyun
İkinci yarının başında Ribery'nin yaptığı ekstra işi bu kez Eden Hazard Chelsea adına yapıyordu. Piyangodan bulunan bu gol takımın moralini şüphesiz ki yükseltmiştir. Oyundan düştüğünü belirttiğim Torres'in yerine giren Romelu Lukaku ise önemli bir hamle olduğunu ilerleyen dakikalarda ileride top tutarak gösteriyordu. Buna karşın yeteri kadar o bölgeye yollanamayan top artık el yakmaya başlıyordu. İkinci uzatma devresine girilirken Guardiola'nın Javi Martinez ile Mario Madzukic'i amiyane tabirle ceza sahası içine dikmesi ve sürekli onlara yollanan yüksek toplar ile tehlike yaratılma çabası meyvesini defalarca kez verdi. Petr Cech eski günlerine nazire yapan cinsten bir perfromans sergilerken Chelsea'yi ayakta da tutuyordu. Defalarca takımını ipten aldıktan sonra artık hiçbir hamle şansı kalmayan Mourinho'nun taraftarı tam anlamı ile gaza getirişini görmek de muhteşemdi. Çok yaklaşmışlardı. Euro 2012'deki Türkiye-Hırvatistan mücadelesindekine benzer biçimde uzatmanın uzatmasında gelen gol büyük sevinç yaşatıyordu doğal olarak.
Penaltılara giden mücadelede mükemmel penaltıcılar sahneye çıkıyordu. "Drogba olmak istediğim yok." diye demeç veren Lukaku bir Didier Drogba olamıyordu ve Bayern Münih Avrupa'nın en büyük kupasına da sahip olarak altın sezonunu taçlandırıyordu. Uzun yıllardır böyle zevkli bir Süper Kupa karşılaşması izlediğimi hatırlamıyorum. Sırf bu yüzden bile iki takım birer teşekkürü hak ediyor. Bu kupa sayesinde Guardiola üzerindeki baskıyı bir nebze olsun kırdı. İlerleyen günler ne getirecek hep birlikte göreceğiz.
Ufuk Tolga Aldırmaz
29 Ocak 2013 Salı
Nereden geliyor bu paranın suyu?
Galatasaray ara transfer döneminde dünyaca ünlü yıldızlar Sneijder ve Drogba'yı kadrosuna katarak Türk futbol tarihinin en büyük transfer süksesini yaptı.
Fildişili oyuncuya, 2012-2013 2.yarı sezonu için 2.000.000 avro ve 2013-2014 sezonu için 4.000.000 avro sabit transfer ücreti ve 15.000 avro maç başı ücret ödeyecek olan Galatasaray, yıllık 5 milyon Avro kazanan Sneijder transferiyle beraber büyük de bir maaş külfetinin altına girdi.
Transfermarkt'a göre toplam takım değeri 147.750.000' Avro'yu bulan Galatasaray'ın, Drogba ve Sneijder'in de takıma katılmasıyla oyuncularına ödediği yıllık ücret de 40 - 45 milyonu bulacak
UEFA kasaları doldurdu
Şampiyonlar Ligi'nde Türkiye'yi temsil eden tek takım olan Galatasaray, UEFA'dan büyük bir kazanç sağlıyor.
Şu ana kadar Şampiyonlar Ligi'nde yer almasından ötürü kasasına toplam 24 milyon Avro giren Galatasaray, Braga'yı mağlup etmesinin ardından 3.5 milyon euro başarı primi ve 1 milyon Avro da galibiyet primi aldı ve toplamda 4.5 milyon Avro daha kazandı. Şampiyonlar Ligi'nde kazandığı başarılar sonrası toplamda 28.5 milyon Avro'luk bir gelirin sahibi olan Galatasaray, çeyrek finale kalması ihtimalinde ise 3.9 milyon Avro daha bonus alacak.
GS Store'lar para basıyor
Şampiyonlar Ligi'nden şimdiye kadar 30 milyon Avro'ya yakın bir ücret kazanan sarı - kırmızılılar, forma satışından da geçtiğimiz senelere göre büyük bir kar elde ediyor.
Geçtiğimiz sezon kazanılan şampiyonluğun ardından bu sezon, Şampiyonlar Ligi'nde 2.tura çıkma başarısı gösteren Galatasaray, başarılı sonuçlar elde ettikçe forma satışlarında da büyük bir gelirin sahibi oluyor. Son 2 sezonda yaklaşık 25 - 30 milyon Avro'ya yakın bir gelirin sahibi olan sarı - kırmızılılar,GS Store'lardan büyük bir gelir elde etmiş durumda.
Yayın hakkından gelen gelir
Geçtiğimiz sezon uygulan Süper Final sonucunda ligi şampiyon tamamlayarak yaklaşık 70 Milyon Lira'lık bir gelir kazanan Galatasaray, bu sezonu da şampiyon tamamlaması halinde 60 - 70 milyon Lira'lık bir gelirin sahibi olacak.
<b>Kombine satışında çılgın rakamlar</b>
TT Arena'ya geçişinin ardından kombine gelirinde rekor rakamlara ulaşan Galatasaray, kombine bilet satışında ilk sırada yer alıyor. Geçtiğimiz sezondan bu yana 40 bin koltuğun satıldığı Arena'dan 27-30 milyona yakın bir gelir elde Galatasaray, bu sezon en çok kombine satan takım olma alanında ilk sırada yer alıyor.
Başarıya endeksli
Geçtiğimiz sezon ligi şampiyon tamamlayan Galatasaray, 19.haftasını tamamladığımız Süper Lig'de liderliğini koruyor. 2011 yılında Adnan Polat'dan başkanlık koltuğunu devralan Aysal yönetimi göreve geldiğinde borç 315,2 milyon dolar idi. Başarılı sonuçlar elde ettikçe taraftarını stadyuma çeken ve forma satışından da büyük bir kazanan Galatasaray ekonomisi başarıya endeksli ilerliyor. Drogba ve Sneijder transferleriyle büyük bir mali yükün altına giren Galatasaray'ın ekonomik gelişimini sürdürmesi adına Süper Lig'de şampiyon olması ve gelecek sezon da Şampiyonlar Ligi'ne katılması elzem gözüküyor. Bu alanlardan gelecek başarılar sonucu kazanılacak gelirleri düşünerek yapılan pahalı transferin gelirlerini karşılayabilmek adına gelecek sezon da Avrupa'da başarılı olmak Galatasaray için olmazsa olmaz durumda.
UEFA sopası kalkabilir
Gelecek sezon yürürlüğe girecek olan UEFA Finansal Fair - Play uygulamasıyla takımların gelir - gider dengelerini sağlama zorunluluğu nedeniyle bu sezon Avrupa transfer piyasasında farklı bir süreç yaşanıyor.
Yüksek yıllık ücretleriyle takımlarına külfet olan pek çok dünya yıldızı, takımlarıyla yollarını ayırdı. Avrupa'da ekonomik durumlarını UEFA'nın belirlediği seviyede dengelemeye çalışan pek çok kulüp yıldız oyuncularını elinden çıkarırken takımlarımızın transferde astronomik harcamalar yapması büyük risk arz ediyor. Yıllık ücretinde indirim talebini kabul etmeyen Sneijder'i kadro dışı bırakan, mali dengeyi sağlama çabaları nedeniyle sezon başında Maicon ve Julio Cesar gibi oyuncularını takımdan gönderen İnter, Arap iş adamlarının finansörlüğündeki PSG,Manchester City ve Abrahamovic'in Chelsea'si Fair - Play uygulaması dahilinde tehlike arz eden takımlar.
Beşiktaş'ı almamışlardı
Geçtiğimiz sezon içinde bulunduğu ekonomik sorunlar nedeniyle UEFA'ya alınmayan Beşiktaş ve alacak ödemelerinde yaşadığı sorunlar nedeniyle bu takımları cezalandıran UEFA, Malaga'yı da gelecek sezon için Avrupa'dan men etmişti.
Etiketler:
Ali Ece,
alkol,
Almanya 1-0 Portekiz,
Almanya 1-2 İtalya,
Almanya 2-1 Hollanda,
Almanya 4-2 Yunanistan,
Almanya-Yunanistan,
Alou Diarra,
Aysal,
Chelsea,
Drogba,
Fair-Play,
Fatih Terim,
Finansal,
Galatasaray,
İnter
19 Mayıs 2012 Cumartesi
Oligarkın Kıvranışları
Bambaşka iki kulüp... Temsil ettikleri gelenekler, alışkanlıklar, düşünce sistemleri, hitap ettikleri insan kitlesi... Hepsi bambaşka lakin son zamanlardaki ortak noktaları herhalde özellikle son dönemde Şampiyonlar Ligi finalinde kaybeden taraf olmaları. Yine bir diğer ortak noktaları ise bu kupayı arzuladıkları kadar hiçbir başarıyı arzulamıyor olmaları. Roman Abramovich'in sırf bu yüzden Jose Mourinho'yu yaktığını biliyoruz. Beriki tarafta ise Uli Hoeness gibi bir karizmatik lider var. Yine Roman ile benzeri duyguları yaşayan.
Yukarıda saydıklarıma ek olarak, Chelsea için tek anlamlı bir mücadele de değil bu geceki final. Uzak anlamında prestij ve Avrupa kupalarında devamlılık fikri yatıyor. Kazanamadıkları takdirde önümüzdeki yıl Şampiyonlar Ligi'nde yoklar. Eğer ki kazanırlarsa Kuzey Londra'nın sahibi Tottenham Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyecek. Anlayacağınız, dengeler çok hassas. Almanlar'ın tarafında ise bir yıl içinde üçüncü kez bir kupaya yaklaşılıp kazanılamaması açıklanamaz bir hal alacak. Belki de Bayern "looser" damgası yiyecek iyi mi?
Hassas dengeler saha içinde de vuku buluyor. İki taraf adına da çok önemli eksiklikler var. Bayern'de Holger Badstuber, Luis Gustavo ve David Alaba yok. Özellikle defans hattı için tehlike çanları çalıyor demektir. Badstuber bir stoperden öte Bayern'in oyunda topun ayağına ilk değeceği futbolcusu. Aynı zamanda defansın "orkestra şefi" de diyebiliriz. Yedek kulübesinde yerine oynayabilecek bir tek stoper dahi yok. Anatoliy Tymoshchuk ile boşluğu dolduracak gibiler. Bu oyun kurumu açısından tölere edilmek anlamına gelir, evet. Anatoliy'nin liderlik vasıfları ile "şeflik" görevi de doğru yere gelecek diyebiliriz fakat sürekliliğin olmaması nedeniyle aksama olarak sahaya akis edecek bir zorunlu monteleme olacak. Öte yandan Alaba'nın sol bekte oynayamayacak olması savunma açısından eksiklik olsa da daha önemlisi Ribery'nin efektif oyununun bozulması anlamında direkt olarak etkili olacaktır. Robben-Ribery ikilisinin arkasında ne zaman Lahm ya da Alaba gibi bir bek olduysa işte tam da o zaman performanslarında patlama yaşandı. İnanmayan zorlanmadan Robben'in arkasında Rafinha ile oynadığı maçlardaki istatistiklerine, daha sonra da Lahm ile birlikte oynadıkları maçların istatistiklerine bakıversin. Şaşırtıcı düzeyde bir etki kesinlikle. Öte yandan yerine Contento'nun oynayacağını düşünecek olursak bu Bayern'in sol kanadında defansif olarak problemin minimize olacağını bize çıtlatabilir. Tecrübe faktörünün önemini de gözden kaçırmamak lazım pek tabii. Gustavo'nun yokluğu ise sadece savunmadaki çıta yükselten sertlik olarak Bayern'e eksi olarak dönebilir. Mavilerde ise John Terry, Branislav İvanovic, Raul Meireles ve Ramires yok. Defans hattının neredeyse toptan değişeceği aşikar ancak tam olarak şu isimler oynayacak demek hata olur. Sürprize açık durumlar. Orta sahada Meireles ve Ramires'in yokluğu özellikle de Ramires'inki hücumda etki kıran cinsten. Di Matteo'nun seçimleri burada önemli olacak gibi gözüküyor.
Maçın genel durumuna bakacak olursak belirleyici faktörler Chelsea'nin savunma konsantrasyonu ve Kroos-Schweinsteiger ikilisinin Bayern'deki performans gibi duruyor. Maviler eğer Barcelona serisinde olduğu gibi savunma konsantrasyonunu yüksek tutarsa iş hücum üçlüsünde bitecek. Kalou-Drogba-Mata gibi duran o üçlünün artık alışık olduğu şey "gerilla" taktiği. Özellikle de Drogba direkt olarak bu ayrıntıdan dolayı MVP adayıdır. Öte yandan Kroos-Schweinsteiger ikilisinin inanılmaz pas yüzdesi ile topun devamlı Bayern'in ayağında kalması da kuvvetle muhtemel. Savunma konsantrasyonunu bu yüzden ön plana çıkardım. Konsantrasyon demişken Bayern'in dış etkenlerden dolayı aşırı motive olacağını düşünmekteyim. Alman ırkının çalışkanlık vb. üstün özellikleriyle de birleşince Bayern'in bir adım önde olduğunu düşünmekteyim. Allah'ın bildiği de kuldan saklanmaz. Gönlüm de Bayern'den yana. Açıkçası eski oligark Roman'ın kıvranırken görmek çok da hoşuma gidecek.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Yukarıda saydıklarıma ek olarak, Chelsea için tek anlamlı bir mücadele de değil bu geceki final. Uzak anlamında prestij ve Avrupa kupalarında devamlılık fikri yatıyor. Kazanamadıkları takdirde önümüzdeki yıl Şampiyonlar Ligi'nde yoklar. Eğer ki kazanırlarsa Kuzey Londra'nın sahibi Tottenham Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyecek. Anlayacağınız, dengeler çok hassas. Almanlar'ın tarafında ise bir yıl içinde üçüncü kez bir kupaya yaklaşılıp kazanılamaması açıklanamaz bir hal alacak. Belki de Bayern "looser" damgası yiyecek iyi mi?
Hassas dengeler saha içinde de vuku buluyor. İki taraf adına da çok önemli eksiklikler var. Bayern'de Holger Badstuber, Luis Gustavo ve David Alaba yok. Özellikle defans hattı için tehlike çanları çalıyor demektir. Badstuber bir stoperden öte Bayern'in oyunda topun ayağına ilk değeceği futbolcusu. Aynı zamanda defansın "orkestra şefi" de diyebiliriz. Yedek kulübesinde yerine oynayabilecek bir tek stoper dahi yok. Anatoliy Tymoshchuk ile boşluğu dolduracak gibiler. Bu oyun kurumu açısından tölere edilmek anlamına gelir, evet. Anatoliy'nin liderlik vasıfları ile "şeflik" görevi de doğru yere gelecek diyebiliriz fakat sürekliliğin olmaması nedeniyle aksama olarak sahaya akis edecek bir zorunlu monteleme olacak. Öte yandan Alaba'nın sol bekte oynayamayacak olması savunma açısından eksiklik olsa da daha önemlisi Ribery'nin efektif oyununun bozulması anlamında direkt olarak etkili olacaktır. Robben-Ribery ikilisinin arkasında ne zaman Lahm ya da Alaba gibi bir bek olduysa işte tam da o zaman performanslarında patlama yaşandı. İnanmayan zorlanmadan Robben'in arkasında Rafinha ile oynadığı maçlardaki istatistiklerine, daha sonra da Lahm ile birlikte oynadıkları maçların istatistiklerine bakıversin. Şaşırtıcı düzeyde bir etki kesinlikle. Öte yandan yerine Contento'nun oynayacağını düşünecek olursak bu Bayern'in sol kanadında defansif olarak problemin minimize olacağını bize çıtlatabilir. Tecrübe faktörünün önemini de gözden kaçırmamak lazım pek tabii. Gustavo'nun yokluğu ise sadece savunmadaki çıta yükselten sertlik olarak Bayern'e eksi olarak dönebilir. Mavilerde ise John Terry, Branislav İvanovic, Raul Meireles ve Ramires yok. Defans hattının neredeyse toptan değişeceği aşikar ancak tam olarak şu isimler oynayacak demek hata olur. Sürprize açık durumlar. Orta sahada Meireles ve Ramires'in yokluğu özellikle de Ramires'inki hücumda etki kıran cinsten. Di Matteo'nun seçimleri burada önemli olacak gibi gözüküyor.
Maçın genel durumuna bakacak olursak belirleyici faktörler Chelsea'nin savunma konsantrasyonu ve Kroos-Schweinsteiger ikilisinin Bayern'deki performans gibi duruyor. Maviler eğer Barcelona serisinde olduğu gibi savunma konsantrasyonunu yüksek tutarsa iş hücum üçlüsünde bitecek. Kalou-Drogba-Mata gibi duran o üçlünün artık alışık olduğu şey "gerilla" taktiği. Özellikle de Drogba direkt olarak bu ayrıntıdan dolayı MVP adayıdır. Öte yandan Kroos-Schweinsteiger ikilisinin inanılmaz pas yüzdesi ile topun devamlı Bayern'in ayağında kalması da kuvvetle muhtemel. Savunma konsantrasyonunu bu yüzden ön plana çıkardım. Konsantrasyon demişken Bayern'in dış etkenlerden dolayı aşırı motive olacağını düşünmekteyim. Alman ırkının çalışkanlık vb. üstün özellikleriyle de birleşince Bayern'in bir adım önde olduğunu düşünmekteyim. Allah'ın bildiği de kuldan saklanmaz. Gönlüm de Bayern'den yana. Açıkçası eski oligark Roman'ın kıvranırken görmek çok da hoşuma gidecek.
Ufuk Tolga Aldırmaz
17 Nisan 2012 Salı
Epik Rekabet
“Barcelona, muhteşem tiyatrolarıyla ünlü bir kültür kenti.
Bu çocuğa da artistliği iyi öğretmişler.” Bu meşhur sözü sanırım hepiniz çok
kez duydunuz. Mourinho’nun bahsettiği çocuk bugünlerde dünyanın göreceli de
olsa en iyi futbolcusu. Kendisini adam akıllı saymaya başlamamıza yarayan
mücadele ise yine bu sözün sarf edildiği mücadeleydi. 2005-2006 sezonunda
oynanan Şampiyonlar Ligi ikinci tur mücadelesi; Chelsea-Barcelona.
Chelsea büyük yatırımları yapar. Ünlü oligarklardan Roman
Abramovich’in tek istediği şey ise artık Şampiyonlar Ligi’dir. Ona göre
yatırımına yön verir ve Mourinho’nun istediği tüm futbolcuları bir bir kadroya
dahil eder. Bu hikayeyi defalarca duyduğunuza eminim. Geleceğim nokta ise Roman’ın
kulübünün –flash back yapınız- o dönemin en popüler ve en güçlü kulüplerinden
biri olduğudur. Yine görecelidir ki o sezon Chelsea’nin en ütopik görüntü
çizdiği sezondur. Karşıdaki takım ise Pep Guardiola’ya miras kalacak olan Frank
Rijkaard’ın takımı.
Bir sezon önce yine ikinci turda karşılaşıp Chelsea’nin bir
üst tura çıktığı eşleşmeyi –özellikle Ronaldinho’nun performansını- dün gibi
hatırlarım. Bu tur da onun bir rövanşı niteliğindeydi. Stamford Bridge’de çıkılan ilk mücadele yine
gergin başladı. Sert rakibe karşılık Barcelona teknik oyuncularıyla üstün
olmaya çalışıyordu. Tabiri caizse –ırkçılık içermez(!)- Baskonialı Asier del
Horno 30 sırt numaralı çocuk tarafından maymun edilir. Ardından gelen sert
darbe ile yere düşen ve acı içinde kıvranan çocuk del Horno’yu attırır ve
resitale başlar. Ağabey’i diyebileceğimiz Ronaldinho’nun önüne geçtiği ilk maç
olur ve Mou’nun da oklarının hedefi olmayı başarır. Başarır diyorum çünkü Mou
hiçbir zaman kendisine dokunmayan “yılana” çatmaz. Lionel Messi artık Province
of Barcelona’nın göz bebeği olmuştur. 2-1’lik deplasman galibiyeti evde alınan 1-1’lik
beraberlik ile hikayenin sonu şampiyonluğa kadar uzanır.
Bir sonraki yılda da grup seviyesinde bir eşleşme yaşanır ve
Chelsea evinde 1-0 galip gelip, deplasmanda 2-2’lik beraberliği alarak grubu
lider olarak tamamlar. Anlayabileceğiniz gibi UEFA’nın şu an ekmeğini yediği
El-Clasico’lar gibi o dönemde de Chelsea-Barcelona eşleşmeleri revaçtaydı.
Seneler bir bir ilerliyor ve saniyelerin büyük etken olduğu
futbolda dengeler değişiyordu. İki takımda da kökten denilebilecek değişimler
yaşanıyordu. Mourinho’nun Rosenborg mağlubiyeti ile istifa etmesinin ardından
Chelsea bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Bu kimlikte Mourinho’nun izleri
olmaya devam edecekti pek tabii. Barcelona ise Rijkaard’ın o dönem içinde
macera diye nitelendirilebilecek olan hamleleri neticesinde kendi kendini
duraklama devresine sokuyordu. Neticesinde de yerini efsane Guardiola’ya
bırakacaktı. Guardiola’nın geliş senesine tekabül eden sene içinde Rijkaard’ın
mirasını akil bir şekilde kullanıp, takımı acaip bir seviyeye taşıyacaktı. Yine
o sene içinde aktörlerin farklı olduğu bir Chelsea-Barcelona mücadelesi bizi
bekliyordu.
Guus Hiddink’in takımlarının kimliği haline gelen –iki
istisna olabilir. Fenerbahçe ve milli takımda göremedik sanırım- alan savunması
ile Barcelona’yı Camp Nou’da mükemmel bir şekilde durduruyordu. Oynattığı
futbol medya tarafından acaip tepkiler alsa da ne yapabilirdi ki? Barcelona’yı
durdurmanın yolu sadece bu olabilirdi. Keza açtığı yoldan Mourinho bunu başardı
–tartışmaya açık konular.Adını yazamadığım yanardağ patlaması vs.-. Stamford Bridge’de Essien’in maçın başında
attığı olağanüstü gol sonrasında yine aynı taktiği uygulamaya başladılar. Tüm
takım inanılmaz bir şekilde müdafaa ediyordu. Maçın sonunda, hatta uzatmaların
da sonunda Messi’nin asisti ve İniesta’nın yine Essien gibi mükemmel vuruşu
neticesinde hafızalardan silinmeyecek o görüntüler oluşuyordu. Neresinden
bakarsanız epik bir maç olmuştu. Hatta epik bir seri. Biraz daha ileriye
götürecek olursak epik bir rekabet de diyebiliriz.
Bu rekabete bir halka da yarın gece ekleniyor. Rekabetin
başından beri üstüne koyan bir Barcelona varken, karşılarında da gittikçe
düşüşe geçen bir Chelsea var. Silik karakter Di Matteo’nun başa gelmesiyle
vasatına ulaşan Chelsea’nin Barcelona karşısında neler yapabileceği büyük bir
soru işareti. Nereden bakarsanız bakın, Barcelona bu turun mutlak favorisi.
Maziye saygıdan ötürü büyük bir heyecan ile bu maçı bekleyeceğiz. Bakalım bizim
tiyatrocu çocuk bugün neler yapacak? Belki de daha önemlisi 21 Nisan gecesi
neler yapacak hep birlikte göreceğiz.
NOT: Biraz geçmişi analım:
Ufuk Tolga Aldırmaz
Etiketler:
Barcelona,
Chelsea,
Jose Mourinho,
Leo Messi
1 Temmuz 2011 Cuma
Modern Zaman Masalı/Andre Villas Boas
Andre Villas-Boas… Teşbihte hata olmaz derler onunkisi tam anlamıyla bir futbol-peri masalı. Teker teker çıkılan basamaklar ve zirveye bir adım daha…
O hiçbir zaman futbolcu olarak nitelendirilmedi. O hep futbolun farklı bir noktasındaydı.
Masalın başı bir İngiliz Sir’üne dayanıyor. O kişi Bobby Robson. Boas’ın masalı Robson’a komşu olması ile başlar. Sir o zamanlar Porto’nun teknik direktörüdür. Her gün ona çeşitli mektuplar gelir. Bu mektuplar içinde her şey mevcuttur. Övgü,yergi hatta rakip takım taraftarlarının küfür içerikli yazıları bile… Sir’ün dikkatini beklenen doğrultusunda eleştiri mektupları çekiyordu. Özellikle de bir tanesi onun dikkatini doğrudan doğruya çekiyordu. Düzgün akıcı bir İngilizce ile yazılmış ve takımın o zamanki forveti Domingos’un daha fazla süre alması gerektiğini inceleme ve analizlerle detaylı biçimde anlatan Andre adında ıslak imzalı bir mektup Sir’ün aklında yer edinmişti.. Yardımcıları aracılığıyla Andre’yi buldu. Üst kat komşuları olan Boas’ların 17 yaşındaki oğullarıydı o.
Sir ona takımın(Domingos’un) detaylı analizini yapması için tribünde bir yer teklif etti ve maçtan sonra analizlerini aldı. Sir çocukta ışığı görmüştü. Onu kulüpte stajyer yapmıştı. Daha onyedilik bir delikanlı olmasına rağmen…
Kulüpteki görevi genç takım hocaları ve Sir için genç oyuncuların analizini yapmak ve düzenli aralıklar ile raporlar sunmaktı.
Bir süre sonra Sir’ün özel referansı ile İskoçya’ya antrenörlük kursuna gitti. Gittiği akademi Largs Akademisi idi ve Jose Mourinho’nun da tamamladığı akademidir. Buradan C lisansı alarak Porto’ya geri döndü. B lisansı alması için gerekli olan 1 senelik çalışma ön koşulunu Porto altyapısında tamamladı ve İskoçya’ya dönerek bir dizi kurstan sonra B lisansını aldı. A lisansı için gereken süreyi tamamladığında henüz 20 yaşında yağız bir delikanlı idi. Onun uzmanlık alanı ise işe başladığında olduğu gibi maç analizi ve istatistikti.
21 yaşında Virgin Adaları Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. Bermuda Adaları’na karşı yaptıkları 2 DK ön elemesi maçından da yenilgi ile ayrıldılar. Bu sonuçlar üzerinde kovuldu. Kovulurken de gelmiş geçmiş en genç milli takım teknik direktörü ünvanını elinde bulunduruyordu.
Bu artık onun için Portekiz’e dolayısı ile Porto’ya dönüş demekti. Porto’nun başında Jose Mourinho bulunuyordu. Ondan kendisine bir ekip kurup rakiplerin analizini yapmasını istedi. İşini ne denli üst düzey yaptığını Mourinho’nun şu sözünden anlıyoruz: “Boas benim gözüm ve kulağım.” Boas bu işi öylesine ciddiye almıştı ki çoğu kez rakip takımın kapalı antremanlarına bir casus gibi sızıyordu.Chelsea ve İnter’de de JM ile birlikte çalıştılar ta ki Ekim 2009’a kadar. 2009 Ekiminde küme düşmesine garanti gözüyle bakılan Academica’yı alıp 11.liğe kadar yükseltiyordu Boas. Bu ona harikalar yaratacağı Porto’nun kapılarını açıyordu.
Porto tarihinin en genç teknik direktörü ünvanını da eline almış oluyordu böylelikle. Rekor üstüne rekor kırıyordu. 36 maç mağlubiyet yüzü görmeme, Portekiz Ligi’nde bir sezonda en fazla galibiyet alma rekorunu 24 maç, bir sezonda toplanan en fazla puan 84, Portekiz Ligi’nde art arda maç kazanma rekoru 16, Portekiz Ligi’nde maç kaybetmeyen 3. Takım gibi rekorları kırıyor veya ele geçiriyordu. Bunun yanında Avrupa Ligi’ni de kazanıyordu ve bu kupayı kazanan en genç teknik direktör oluyordu. Avrupa Ligini kazanırken finali yine bir Portekiz takımı olan Braga ile oynadılar. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Braga’nın teknik direktörü ise kahramanımızın kariyerinin başlamasını sağlayan adam Domingos’un ta kendisi idi. Domingos Paciencia…
Artık ona JM’ye atfen Special Two deniyordu. O ise bunu kabul etmiyor ve ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''diyordu. Yine Special Two’ya atfen ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' diyordu.
Mourinho ile olan bir çok ortak noktası sonucunda doğal olarak ona benzetiliyordu. Ancak o bu benzetmeden pek hoşnut değildi. ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Sözlerinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Onun JM’dan en büyük farkı ise oyuncularına tanıdığı serbestlik olsa gerek. JM gibi katı disiplinli taktikten ziyade daha fazla esnekliği tercih ediyor. Bunu kendisi de ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Sözleriyle açıkça beyan ediyor.
Onu diğerlerinden ayıran en önemli sözü ise bence şu(gayet açık bir dizi tümce o yüzden laf salatasına gerek yok): ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yoktu. Hamleyi ise Chelsea yaptı. Her ne kadar istemese de JM’ya benzetilmesinin önünde kendisi de bir engel bırakmıyor gibi. Chelsea onu bir teknik direktöre ödenen en yüksek “bonservis” olan 15 milyon euroluk tazminat bedeli ile alıyordu.
Tüm bu yaptıklarının yanında iyi bir teknik direktör olması/kabul edilmesi şüphe bırakmayan cinsten. Ancak onun tüm bu yeteneklerinin yanında eski üstü JM gibi üstün konuşma ve cevap verme yetisi diğerlerinden farklı kılıyor. Ağzından çıkan her sözcük adeta bir aşçının yemek yaparken kullandığı malzeme gibi. Demek istediğim saha içi ve dışı her şeyinin –hadi nazar değdirmeyelim- kalbur üstü olduğu. E buradan büyük üstad Derrida’nın varisi olan JM’den sonra üçüncü bir Derrida’mız oldu diyebiliriz. Futbolun bu denli önemli fikir adamlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Boas’ın oyun sistemine gelince… Vurguladığımız gibi o hep istatistikçi ve analizci yapısıyla ön plana çıkmış durumda idi. Bu meziyetleri onun oyuncuları hakkında oyuncuların kendisinden bile daha çok bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Onun her sözünden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü ve takım oyunundan yana bir futbol felsefesine sahip. Bu iki durumun ortak paydası da doğal olarak futbolcuların kendini aşarak, katlanarak büyümesi ve büyürken de takımına çığ etkisi yaratması. İşte en basitinden size Andre Villas-Boas’ın sırrı… O her zaman bütünlükten yana. Takım içinde oluşturduğu sinerji sosyologlara konu olacak cinsten. Ben Boas’ın Chelsea’de başarılı olacağına adım gibi eminim. Tek problem Abramovich’in CL takıntısı. Bu takıntıda problem teşkil eden şey ise tabi ki Barcelona. Barcelona gibi bir takım yaratmasını ne büyük üstad Sir Ferguson başardı ne de Jose Mourinho. Boas bunu becerebilecek mi? Zor ama imkansız değil. Kendisinin de belirttiği gibi bunun için en fazla 10 senesi var Mourinho gibi sağlıklı ve uzunca bir 30 sene değil…
Etiketler:
Abdullah Avcı taktik zeka,
Andre Villas-Boas,
Barcelona,
Chelsea,
Derrida,
Futbol,
Jose Mourinho,
Paciencia,
Porto;Domingos,
Roman Abramovich,
Sir Alex Ferguson,
Sir Bobby Robson
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















