Abdullah Avcı taktik zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdullah Avcı taktik zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2013 Salı

Chedjou gelmesin:(

   

 Dün içim yana yana bir transfer haberi yazdım. İşten çıkmak üzereyken,bir söylenti,bir de baktım ne göreyim. France 365 haber sitesi,Chedjou Galatasaray'da son dakika haberi geçiyor. İçim yana yana yazdım,haykırarak.
Az önce biraz Galatasaray üzerine 2 -3 kelime etmiştim. O kadronun bir de Chedjou ile takviye edildiği hayaline ürperiyorum. Pek çoğunuzun malumudur Lille'in 2 sene önce şampiyonluk ipini göğüslemişti. O kadrodan pek çok yetenekli oyuncu çıktı.Özellikle 85 ve 90 doğumlular üzerinden bakarsan çok iyi bir jenerasyonu yetiştirdi. Kimler çıkmadı ki Sow, Hazard,Debuchy, Gervinho..Ve şimdi de Chedjou gidecek gibi..
   O kadroyu pek sevmiştim yalan değil. Neyse hüzünü bırakalım. Galatasaray'ın tam ihtiyacı olan bir isim Chedjou. 27 yaşında,1.84 boyunda. Yerden havadan etkili oldukça hızlı. Galatasaray'ın hareketli önde oynayan düzeninde geri dörtlüyü toparlayabilecek,geriden iyi oyun kurabilecek bir isim..Transfermarkt'ta bonservisine 12 milyon yazıyor ama 7-6 arası çok rahat transfer edilinebilir.
Fenerbahçe'nin Beria ile ilgilendiği haberleri çıkmıştı ilk. Malum Kocaman döneminde Fransa'ya iyi dadandık. Beria'yı da sevsem de onu isteyeceğime 1-2 daha fazla verip kapı gibi Chedjou'yu alırım. O  zaman aklıma girmişti aslında 'Chedjou'yu alsak ya be'' fikri.. Sonra Galatasaray dadanmış,Bülent Tulun'un Fransa'da işi bitirmek olduğu üzere söyleniyor,gruplarda Lille ile 5 maça çıktığı için oynayabilir mi GS ile bilemiyorum ama çok iyi transfer olacaktır.
Tekrar ediyorum,1.84 boyunda,hızlı ve oyunu iyi okuyan bir oyuncu. En büyük özelliği iyi top dağıtır, ki bu da Galatasaray sisteminde Ujfalusi sonrası en çok aranan özellik..Alınır alınmaz bilemiyorum ama Galatasaray bazı işleri doğru yapıyor. Ne diyelim bana da ağlaya ağlaya '' Ezeli dostumuzu'' ( YALAN ) TEBRİK etmek kalıyor.

1 Temmuz 2011 Cuma

Modern Zaman Masalı/Andre Villas Boas

Andre Villas-Boas… Teşbihte hata olmaz derler onunkisi tam anlamıyla bir futbol-peri masalı. Teker teker çıkılan basamaklar ve zirveye bir adım daha…

O hiçbir zaman futbolcu olarak nitelendirilmedi. O hep futbolun farklı bir noktasındaydı.

 Masalın başı bir İngiliz Sir’üne dayanıyor. O kişi Bobby Robson. Boas’ın masalı Robson’a komşu olması ile başlar. Sir o zamanlar Porto’nun teknik direktörüdür. Her gün ona çeşitli mektuplar gelir. Bu mektuplar içinde her şey mevcuttur. Övgü,yergi hatta rakip takım taraftarlarının küfür içerikli yazıları bile…  Sir’ün dikkatini beklenen doğrultusunda eleştiri mektupları çekiyordu. Özellikle de bir tanesi onun dikkatini doğrudan doğruya çekiyordu. Düzgün akıcı bir İngilizce ile yazılmış ve takımın o zamanki forveti Domingos’un daha fazla süre alması gerektiğini inceleme ve analizlerle detaylı biçimde anlatan Andre adında ıslak imzalı bir mektup Sir’ün aklında yer edinmişti.. Yardımcıları aracılığıyla Andre’yi buldu. Üst kat komşuları olan Boas’ların 17 yaşındaki oğullarıydı o.

Sir ona takımın(Domingos’un) detaylı analizini yapması için tribünde bir yer teklif etti ve maçtan sonra analizlerini aldı. Sir çocukta ışığı görmüştü. Onu kulüpte stajyer yapmıştı. Daha onyedilik bir delikanlı olmasına rağmen… 

Kulüpteki görevi genç takım hocaları ve Sir için genç oyuncuların analizini yapmak ve düzenli aralıklar ile raporlar sunmaktı.

Bir süre sonra Sir’ün özel referansı ile İskoçya’ya antrenörlük kursuna gitti. Gittiği akademi Largs Akademisi idi ve Jose Mourinho’nun da tamamladığı akademidir. Buradan C lisansı alarak Porto’ya geri döndü. B lisansı alması için gerekli olan 1 senelik çalışma ön koşulunu Porto altyapısında tamamladı ve İskoçya’ya dönerek bir dizi kurstan sonra B lisansını aldı. A lisansı için gereken süreyi tamamladığında henüz 20 yaşında yağız bir delikanlı idi. Onun uzmanlık alanı ise işe başladığında olduğu gibi maç analizi ve istatistikti.

 21 yaşında Virgin Adaları Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. Bermuda Adaları’na karşı yaptıkları 2 DK ön elemesi maçından da yenilgi ile ayrıldılar. Bu sonuçlar üzerinde kovuldu. Kovulurken de gelmiş geçmiş en genç milli takım teknik direktörü ünvanını elinde bulunduruyordu.

Bu artık onun için Portekiz’e dolayısı ile Porto’ya dönüş demekti. Porto’nun başında Jose Mourinho bulunuyordu. Ondan kendisine bir ekip kurup rakiplerin analizini yapmasını istedi. İşini ne denli üst düzey yaptığını Mourinho’nun şu sözünden anlıyoruz: “Boas benim gözüm ve kulağım.” Boas bu işi öylesine ciddiye almıştı ki çoğu kez rakip takımın kapalı antremanlarına bir casus gibi sızıyordu.Chelsea ve İnter’de de JM ile birlikte çalıştılar ta ki Ekim 2009’a kadar. 2009 Ekiminde küme düşmesine garanti gözüyle bakılan Academica’yı alıp 11.liğe kadar yükseltiyordu Boas. Bu ona harikalar yaratacağı Porto’nun kapılarını açıyordu.

Porto tarihinin en genç teknik direktörü ünvanını da eline almış oluyordu böylelikle. Rekor üstüne rekor kırıyordu. 36 maç mağlubiyet yüzü görmeme, Portekiz Ligi’nde bir sezonda en fazla galibiyet alma rekorunu 24 maç, bir sezonda toplanan en fazla puan 84, Portekiz Ligi’nde art arda maç kazanma rekoru  16, Portekiz Ligi’nde maç kaybetmeyen 3. Takım gibi rekorları kırıyor veya ele geçiriyordu. Bunun yanında Avrupa Ligi’ni de kazanıyordu ve bu kupayı kazanan en genç teknik direktör oluyordu. Avrupa Ligini kazanırken finali yine bir Portekiz takımı olan Braga ile oynadılar. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Braga’nın teknik direktörü ise kahramanımızın kariyerinin başlamasını sağlayan adam Domingos’un ta kendisi idi. Domingos Paciencia…



Artık ona JM’ye atfen Special Two deniyordu. O ise bunu kabul etmiyor ve ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''diyordu. Yine Special Two’ya atfen  ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' diyordu.


Mourinho ile olan bir çok ortak noktası sonucunda doğal olarak ona benzetiliyordu. Ancak o bu benzetmeden pek hoşnut değildi. ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Sözlerinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Onun JM’dan en büyük farkı ise oyuncularına tanıdığı serbestlik olsa gerek. JM gibi katı disiplinli taktikten ziyade daha fazla esnekliği tercih ediyor. Bunu kendisi de ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Sözleriyle açıkça beyan ediyor.

Onu diğerlerinden ayıran en önemli sözü ise bence şu(gayet açık bir dizi tümce o yüzden laf salatasına gerek yok): ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yoktu. Hamleyi ise Chelsea yaptı. Her ne kadar istemese de JM’ya benzetilmesinin önünde kendisi de bir engel bırakmıyor gibi. Chelsea onu bir teknik direktöre ödenen en yüksek “bonservis” olan 15 milyon euroluk tazminat bedeli ile alıyordu.

Tüm bu yaptıklarının yanında iyi bir teknik direktör olması/kabul edilmesi şüphe bırakmayan cinsten. Ancak onun tüm bu yeteneklerinin yanında eski üstü JM gibi üstün konuşma ve cevap verme yetisi diğerlerinden farklı kılıyor. Ağzından çıkan her sözcük adeta bir aşçının yemek yaparken kullandığı malzeme gibi. Demek istediğim saha içi ve dışı her şeyinin –hadi nazar değdirmeyelim- kalbur üstü olduğu. E buradan büyük üstad Derrida’nın varisi olan JM’den sonra üçüncü bir Derrida’mız oldu diyebiliriz. Futbolun bu denli önemli fikir adamlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Boas’ın oyun sistemine gelince… Vurguladığımız gibi o hep istatistikçi ve analizci yapısıyla ön plana çıkmış durumda idi. Bu meziyetleri onun oyuncuları hakkında oyuncuların kendisinden bile daha çok bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Onun her sözünden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü ve takım oyunundan yana bir futbol felsefesine sahip. Bu iki durumun ortak paydası da doğal olarak futbolcuların kendini aşarak, katlanarak büyümesi ve büyürken de takımına çığ etkisi yaratması. İşte en basitinden size Andre Villas-Boas’ın sırrı…  O her zaman bütünlükten yana. Takım içinde oluşturduğu sinerji sosyologlara konu olacak cinsten. Ben Boas’ın Chelsea’de başarılı olacağına adım gibi eminim. Tek problem Abramovich’in CL takıntısı. Bu takıntıda problem teşkil eden şey ise tabi ki Barcelona. Barcelona gibi bir takım yaratmasını ne büyük üstad Sir Ferguson başardı ne de Jose Mourinho. Boas bunu becerebilecek mi? Zor ama imkansız değil. Kendisinin de belirttiği gibi bunun için en fazla 10 senesi var Mourinho gibi sağlıklı ve uzunca bir 30 sene değil…


11 Mayıs 2011 Çarşamba

Kanlı Ortasaha Savaşı

Yine geldi başımıza bir “kara bela”. Kara bela daha öncede bahsettiğim gibi İBBspor.  Her sene kabus gibi iki maç oynarız onlarla. Yeri gelir heyecanlı bir şekilde üstünlüğümüz geçer; yeri gelir yere yatın diye serzenişte bulunuruz. Ama sonuç nedense hep aynıdır. İBB istediğini alır, kartal bakar.


İBB Beşiktaş maçlarının genel özeti şu şekildedir: İBB golü attı. Beşiktaş topa 90 dk boyunca sahip; baskılı bir oyun oynadığı “gözüken” kartal 85 ve sonrası dakikalarda ikinci golü yedi maç bitti.

Sizce bu tesadüf olabilir mi? Abdullah Avcı’nın “ Dikkat edin hiçbir maçta yakalayamadığımız pozisyonları bu maçta yakalıyoruz.”  Sözü öylesine söylenmiş bir söz mü? Ya da sadece bunu ekstra motivasyon ile mi açıklayabiliriz? Bence hiçbiri değil. İBB haklı galibiyetler ile bizi kelimenin tam anlamı ile neredeyse her maç kahretti. Gelin şimdi neden tesadüf olmadığını gösterelim.

2007-2008
Beşiktaş 0 - 0 İBBSpor 
İBBSpor 2 - 1 Beşiktaş 

2008-2009
İBBSpor 1 - 1 Beşiktaş 
Beşiktaş 2 - 1 İBBSpor 

2009-2010
İBBSpor 1 - 1 Beşiktaş 
Beşiktaş 2 - 0 İBBSpor

2010-2011
Beşiktaş 0 - 2 İBBSpor 
İBBSpor 2 - 1 Beşiktaş 

Oynanan maçlar bu şekilde idi.Bazı maçları eminim anımsıyorsunuzdur. Vermek istediğim şeye gelince. Basitinden gidelim hepimiz İBB’nin alanı çok iyi daraltan, takım olarak topun gerisine geçen, “katı” savunma yapan bir takım olduğunu biliyoruz. Kilit noktaya geliyoruz biz bunun karşısında ne yaptık? Mustafa Denizli dışında bunu yapan hoca olmadı. Dikkat ettiyseniz iki galibiyette Mustafa Denizli zamanından kalma. Mustafa Denizli ne yaptı? Gerçekten çok basit: Ortasahayı kalabalık tuttu.


Yukarıdaki maçlarla paralel bir şekilde o maçlarda hangi ortasaha oyuncuları ile oynadığımızı ve pas alışverişi yaptığımızı yazıyorum şimdi. Olayı net bir şekilde kavrayacağınıza eminim. Cisse-Delgado, Tello-Delgado, Cisse-Delgado, Ernst-Tello-Delgado, Fink-Ernst, Fink-Necip-Ekrem, Ernst-Delgado ve Aurelio-Guti.

Kazandığımız maçların üçlü ortasaha varyasyonu ile sahaya çıktığımız maçlar olması kesinlikle tesadüf değil. Bu ülkede taktik defansını en iyi uygulayan takım kesinlikle İBB’dir. Abdullah Avcı’nın çok iyi bir taktik zekası olduğuna eminim. Dün yaptığı açıklamada Schuster’in takımı ile oynamayı tercih ederdim lafı boşuna ağzından çıkmadı. O da farkında olabileceklerin. Tayfur Havutçu’nun Mustafa Denizli’den bu lige dair çok şey öğrendiğini net bir şekilde biliyor.


Ortasahada kullanılan isimlerin a veya b olması çok önemli olmaz. Çünkü karşımızdaki takım her zaman çok yetenekli oyunculardan kurulu değil. Sadece takım olgusu ön planda ve kendilerini iyi tamamlıyorlar. Kısacası olay nicelikte. Üç ortasaha oyuncusu ile sahaya çıkıldığı zaman pas varyasyonları artıyor. Rakip takımın ön liberosu Mahmut’un kafası daha fazla karışıyor. Ekstra adamla uraşmak zorunda kalıyor. Dolayısı ile pres gücü zayıflıyor. Sözde baskı yerine özde baskıya bırakıyor böyle olunca.İBBspor’un kilit noktası işte burası. Oyunun merkezi. Oynun merkezini yorduğunuz ve düşünmeye fırsat bırakmayacak paslaşmalar yaptığınız taktirde rahat maçlar kazanırsınız. Trabzonspor’un farklı bir şekilde İBBspor’u mağlup etmesine gıpta ile bakan Beşiktaşlı arkadaşlarım vardır. Olay bu kadar “basit” Selçuk-Ceyhun-Colman veya benzeri bir üçlü ile çıkıyor Şenol Hoca bu maçlara. Farkta TS adına kaçınılmaz oluyor.

Umarım ortasahanın önemini kavratabilmişimdir. Günümüz futbolu modern ortasaha savaşı şeklinde geçmekte. Malum ortasahası iyi olan kazanır.


NOT: Bugün kazanmaktan başka şansımız yok. Kazanırsak çok mühim olaylar bizi bekliyor buna eminim.
DİP NOT: Tribünler bugün mükemmel olacaktır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...