Pep Guardiola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pep Guardiola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Altın Çağ Puzzle'ı Tamamlandı



1998 yılından sonra ilk kez II. Louis Stadı'ndan çıkan UEFA Süper Kupası bu yıl Prag'da düzenlendi. Bayern Münih ve Chelsea arasındaki mücadele fazla klişe olacak lakin bu sefer tam anlamı ile nefesleri kesti. Maçtan önce, daha önceki takımlarından "kanlı bıçaklı" olarak tanıdığımız Pep Guardiola ve Jose Mourinho birbirlerine adeta güzellemeler yaparak maçın sıcaklığını arttırmamak niyetindeydiler. Nitekim maç öyle başladı ve öyle de devam etti.

Takımlar sahaya aşağıdaki görselde bulabileceğiniz dizilişler ile çıkıyordu. Tarafların daha ne yapmaya çalıştıklarını algılayamadan sekizinci dakikada Fernando Torres'in ayağından gelen gol Chelsea'yi maça adeta 1-0 önde başlatıyordu. Daha önce Real Madrid-Barcelona eşleşmelerinden aşina olduğumuz bir başlangıç da diyebiliriz. O dönemdeki maçlardan esintileri hissetmedik de diyemeyiz.



Mourinho, çalıştırdığı takımlardaki kimliği haline gelen önde baskılı ve direkt hücumu benimseyen bir organizasyon ile sahaya çıkıyordu. Gelen golün ardından bu iki durumu daha da disiplinli ve iştahlı biçimde uygulamaya çalıştılar. Özellikle baskı o denli efektif olmaya başladı ki Toni Kroos her geçen dakika daha da fazla stoperlere yaklaşmak zorunda kaldı. Bayern Münih ise topu ayağına aldığı zaman hatlar arası kısa mesafeli, kompakt bekleyen bir Chelsea'yi karşısında buluyordu. Yediklerin golün de vermiş olduğu şokla maça iyi başlayamayıp bocalama evresine girdiler. Özellikle hücumda olması gerektiği gibi hızlı davranmayıp birbirleri ile pek yardımlaşmamaları belli bir süre boyunca sürekli olarak Franck Ribery'nin ayağına bakmalarına neden oldu. Yaklaşık 20-25 dakika boyunca en sık uyguladıkları set, sağ taraftan Ribery'e atılan diyagonal paslar neticesinde olgunlaşan hücumlardı. Ribery, David Alaba'nın da desteği ile birlikte o kanadı adeta hallaç pamuğuna çevirdi. Son hamlelerini daha kararlı biçimde uygulasa daha ilk yarıdan Bayern Münih için gerekli skoru yakalatabilirdi. Kilitlenen Bayern Münih karşısında Chelsea'nin geride kompakt bekleyen bu pasif hali anlaşılabilirdi lakin ikinci yarı başladığında işler değişecekti. Ribery bir akşam önce aldığı Avrupa'nın En İyi Futbolcusu ödülünün pek de boşa olmadığını gösterircesine bir gol atarak skoru eşitledi.

Beraberlikten Sonraki Oyun

Ribery'nin daha da serbest dolaşım hakkına sahip olmasının ardından hücumları merkezden olgunlaştırmaya başlayan Bayern Münih'te pasif bekleyen rakibe karşı gerekli baskı kurulamıyordu. Bunun neticesinde 55. dakikada gelen Rafinha-Javi Martinez değişikliği takımdaki taşları yerine oturtacaktı. Philipp Lahm sağ bek mevkiine geçerken Kroos onun boşalttığı bölgeye, Martinez de defansın önünde geçiyordu. Merkezi iyi biçimde dolduran Guardiola, oyunculara alanı daha da daraltmaları direktifini verdi. 70.Dakikada Thomas Müller'in yerine oyuna giren Mario Götze ile hücum daha da işlevsel kılınmaya çalışıldı. Pasif oyunu gittikçe "aciz" oyuna dönüşen Chelsea ise direkt hücumlarının yanında repertuarına birkaç şey daha eklemek zorundaydı. Bunlardan biri duran top olabilirdi ki en kestirme yoldan iki yüzde yüzlük gol pozisyonuna girildi. Torres'in de oyundan düşmesi neticesinde durumun vehameti gittikçe arttı. Ramires'in kırmızı kartı görmesinin ardından tek çare savunmaya çekilmekti. Andre Schürrle'nin yerine giren John Obi Mikel de Ramires'in bölgesine geçti fakat bir tek fark vardı. O da Obi Mikel'in stoperler arasına fazlaca girmesiydi. Maç 1-1'lik eşitlikle tamamlanırken uzatmalara gidiliyordu.

Uzatmalardaki Oyun

İkinci yarının başında Ribery'nin yaptığı ekstra işi bu kez Eden Hazard Chelsea adına yapıyordu. Piyangodan bulunan bu gol takımın moralini şüphesiz ki yükseltmiştir. Oyundan düştüğünü belirttiğim Torres'in yerine giren Romelu Lukaku ise önemli bir hamle olduğunu ilerleyen dakikalarda ileride top tutarak gösteriyordu. Buna karşın yeteri kadar o bölgeye yollanamayan top artık el yakmaya başlıyordu. İkinci uzatma devresine girilirken Guardiola'nın Javi Martinez ile Mario Madzukic'i amiyane tabirle ceza sahası içine dikmesi ve sürekli onlara yollanan yüksek toplar ile tehlike yaratılma çabası meyvesini defalarca kez verdi. Petr Cech eski günlerine nazire yapan cinsten bir perfromans sergilerken Chelsea'yi ayakta da tutuyordu. Defalarca takımını ipten aldıktan sonra artık hiçbir hamle şansı kalmayan Mourinho'nun taraftarı tam anlamı ile gaza getirişini görmek de muhteşemdi. Çok yaklaşmışlardı. Euro 2012'deki Türkiye-Hırvatistan mücadelesindekine benzer biçimde uzatmanın uzatmasında gelen gol büyük sevinç yaşatıyordu doğal olarak.

Penaltılara giden mücadelede mükemmel penaltıcılar sahneye çıkıyordu. "Drogba olmak istediğim yok." diye demeç veren Lukaku bir Didier Drogba olamıyordu ve Bayern Münih Avrupa'nın en büyük kupasına da sahip olarak altın sezonunu taçlandırıyordu. Uzun yıllardır böyle zevkli bir Süper Kupa karşılaşması izlediğimi hatırlamıyorum. Sırf bu yüzden bile iki takım birer teşekkürü hak ediyor. Bu kupa sayesinde Guardiola üzerindeki baskıyı bir nebze olsun kırdı. İlerleyen günler ne getirecek hep birlikte göreceğiz.

Ufuk Tolga Aldırmaz

11 Temmuz 2013 Perşembe

Jürgen Klopp ve Immanuel Kant

Jürgen Klopp... Her "hipster takımına" hayran olduğumuz gibi teknik direktörüne de hayran oluruz. Bu isimler genelde genç, karizmatik, espritüel isimler olarak karşımıza çıkar(plase soğuk, ciddi fakat yine de karizmatik).  Buna karşın Klopp'ta bu kadar başarılı ve hayran sahibi olmasının esas nedeni sanırım muhteşem bir kadro mimarı olmasından, daha sonra da potansiyeli ortaya çıkarmasından kaynaklanıyor. Felsefe alanında modernizmin öncüsü sayılan Immanuel Kant ne ise zannımca futbolda da o isim Jürgen Klopp'tur.

Mario Götze'nin takımdan olaylı ayrılışı ve onun yeni takımı Bayern'e kaybedilien lig-Şampiyonlar Ligi ikilisi aslında Klopp'u biraz düşündürüyor olsa gerek. Oysa "Biz de Marco'yu(Reus) aynı şekilde aldık. Mario'ya kızma hakkımız yok." derken aynı zamanda iyi de bir lider olduğunu, kriz yönetiminin yeter seviyede olduğunu da gösteriyordu. Sonuç olarak sezon bitti. Belki de ileride insanlar tarafından tarihin en iyi takımı sayılacak olan Bayern'in bir hayli gerisinde kalındı. Sembol isimlerden Götze gitti. Yetmedi, Bayern dünyanın en popüler teknik direktörlerinden birini belki de birincisini takımın başına getirdi. İşler hiç de kolay olmayacaktı. Taraftar gelen başarıların ve satılmak durumunda kalan oyuncuların yerinin doldurulacağından hiç şüphe duymuyordu. Başkan Hans-Joachim Watzke'den de su serpen açıklama geldi: "Artık paramız var, harcayacağız."

Mario Götze'nin boşluğunu doldurmak adına çok özel bir oyuncuya gidildi: Henrikh Mkhitaryan... Mircea Lucescu'nun gözde çocuğu Avrupa'ya gideceğini belli etmişti. Son ana kadar bunun Liverpool olacağı tahmin edilirken Klopp'un ekibinden önemli bir çalım geldi. Yanılıyorsam bağışlayın kulüp tarihinin en pahalı futbolcusu olarak kulübe katıldı. Beklenti çok yüksek. 192 maçta 79 gol 43 asistlik performans çizmiş. Stil olarak Götze ile aynı tip olarak ele alınmasa da belki de onun kadar potansiyelli görünmese de zanaatkar misali Klopp onu işleyecektir. Umarım Mkhitaryan adında yepyeni bir dünya yıldızı kazanırız diyeyim.

Götze'nin ardından olası bir kayıp yaşanması iş bile değil: Robert Lewandowski... Polonyalı çok acayip bir evrim geçirdi. Mehmet Demirkol'un Burak Yılmaz için "Teknoloji bile onun kadar hızlı gelişmiyor." sözünü anımsıyorum Lewa için de. Onun ayrılması ihtimaline karşı plan da devreye sokuldu. Pierre-Emerick Aubameyang 15 milyon Euro karşılığında kadroya katıldı. Büyük bir sürpriz olmaz ve Lewa takımdan ayrılmazsa Auba büyük ihtimalle bir joker olarak kullanılacak. Hücum her pozisyonunda oynayabilecek versatilliğe sahip olması Klopp için büyük bir nimet. Milan'ın alt yapısından yetişen Auba da Christophe Galtier'in gelişimine büyük katkı sağlamasının ardından daha da iyisinin eline gidecek. Mkhitaryan gibi onun da gelişimini izlemek büyük bir zevk olacak.

Son olarak da kendi insiyatifleri dahilinde gönderilmesine karar verilen Felipe Santana'nın altını çizmek gerek. Yerine Werder Bremen'den Yunanistanlı Sokratis alındı. Bir kez daha yazarsam antipatik  olacak o yüzden yazmıyorum, Klopp'un eline bırakıyorum.

Pep Guardiola'nın Barcelona'daki prensi Tiago Alcantara'yı kadrolarına kattığı haberi yayıldı. Borussia Dortmund'un da bu heyecan verici transferleri neticesinden sanırım Bundesliga hiç olmadığı kadar popüler hale gelecek. Bu iki takımın Avrupa başarısının devam edeceğini de hesaba katarsak muhteşem bir lig bizi bekliyor diyebiliriz. Az kaldı, göreceğiz.

Ufuk Tolga Aldırmaz

16 Ocak 2013 Çarşamba

Katalonya'dan Bavyera'ya



Barcelona'nın -sanırım tam tabiri olur- efsanesi Pep Guardiola... Kimine göre modern futbolun en iyi teknik direktörü bizim kahvehanedeki Seçkin Ağabey'e göre ise "O kim ki biz de gitsek o kadar kupa kazanırdık!" dediği Katalan kimliğine sığınmış vasat bir çalıştırıcı. Bana göre iki uç örnek de değil. Muazzam bir vizyona sahip, çalışmayı seven, "işine gelen" oyuncuları ile en iyi biçimde anlaşan; ekstra olarak dünyanın en iyi taktisyenlerinden biri belki de birincisi ve hepsinden daha da önemlisi çok zeki bir teknik direktör.

Zekadan dem vurmuşken Opta'dan alıntılayacağım üç adet tweeti paylaşayım:

"Barcelona (69%) and Bayern Munich (63%) have the best possession % in the Top 5 European leagues this season. Philosophy."

" Only Barcelona (52) have scored goals from open play in Europe's top 5 leagues this season than Bayern Munich (35)"

"Bayern Munich: Only Barcelona (678) have completed, on average, more passes per game in Europe's top 5 leagues this season than Bayern (517)"

Barcelona'da oynattığı sisteme en yakın futbol mantığını içinde barındıran takım Bayern. Bunun yanında tıpkı Barcelona gibi winner ruhuna sahip olan bir kulüp Bayern. Hatta Barcelona'dan daha ekstra olarak istediği her oyuncuyu alabilecek güce ve maddiyata sahip olan bir kulüp de diyebiliriz. Aynı zamanda yöneticileri için de dünyanın en iyi yöneticileri dersek yanlış vurgu yapmış olmayız. Karl Heinz Rummenigge, Uli Höeness, Andreas Jung ve hatta Matthias Sammer'i de içine katabileceğimiz kalifiye isimlerden oluşan bir kafa yönetimleri var. Her biri ayrı ayrı işinin ehlileri. 

Louis van Gaal ve Jupp Hynckes'in iyice oturttuğu sistem de Pep'in ekmeğine yağ sürecektir. Kuvvetle muhtemel kura şansları da yaver gider ise bu kulübün Şampiyonlar Ligi'nde finali görmesi ciddi manada iş bile değil. Real Madrid ve Juventus dışında rakipleri var mı? Sanmıyorum (Barcelona kafa adayımız). Hynckes'in bırakacağı koltuk Pep'in "popo" ölçülerine uyuyor. 

E baya da heyecanlandık. Şimdiden bekliyoruz. Vira bismillah Pep, arkandayız!

NOT: Nasıl ki İspanya'da Katalanlar'a karşı pek sevgi beslenmez, geleneksel Alman kıyafetleri için sürekli bira içen ve rahatına düşkün Bavyeralılar'a karşı da pek sevgi gösterildiğini iddia edemeyiz. O açıdan da pek zorlanacağını sanmam.

Ufuk Tolga Aldırmaz



28 Nisan 2012 Cumartesi

Bir Dönemin Sonu


Pep Guardiola’yı farklı bir noktaya koymalıyız. Tarihte bu kadar dominant olan bir takım ve dolayısıyla bir teknik direktör yok. Kıyaslanabilecek bir akranı daha yok. O yüzden zaten sayısal açıdan iyi olmadığımı göz önünde bulundurursam ne kazandığı kupa sayısı ne de takımı başında bulunduğu süreden dem vuracağım.

Nazik, rakiplerine son derece saygılı, basın mensuplarına son derece toleranslı, insan ilişkilerinde son derece başarılı bir kimlik kendisi. Zira bunun meyvelerini de çok iyi topladı. Öyle ki saha içinde başarıyı arttırmak için saha dışında futbolcusuyla baş başa yemeklere dahi çıktığı çokça görülmüştür. La Masia geleneğinden gelen o aile ortamını sadece satır aralarında geçen bir kelime gibi görmeyip uygulamak için çok uğraştı. Gabriel Milito için yaptıklarını göz önünde bulundurursak her şey çok muntazam bir şekilde kafamızda oturacaktır. Hele ki geldikten sonra yarattığı bir “yürüyen efsane” var ki oyuncuları üzerinde yaptığı plan, program düzeninin ne halde olduğunu gösteriyor. Kendisi hakkında olumsuz konuşan tek isimin ise Zlatan İbrahimovic olması da çok ironik.

Görev süresi boyunca başına gelmeyen kalmadı dersek yeridir. Futbolcusu ve yardımcısı kanser oldu. Saçlarına aklar düştü. Şu anda bel fıtığı var. Kendisinin de dediği gibi artık bir dinlenme sürecine girmesi gerekiyor. Ne kadar sürecek bilinmez. Dedikodular başladı bile. Barcelona’nın da Pep’in de ileride yolları kesişecektir. Koltuğunu geçici de olsa La Masia’dan arkadaşı olan Tito’ya bırakması ise yine ailevi bir getiri. Uzun süre kalabilir mi? Puyol onayı verdi. Futbol kariyeri olarak geçemediği Guardiola’yı teknik direktör olarak “geçebilecek” mi Tito? Çok zor soru. Göreceğiz.

Acısıyla, tatlısıyla bir dönemin sonu geldi. Futbol tarihine damgasına vuran Pep’i saygıyla alkışlamaktan başka bir söz de bize düşmez sanırım. Bakalım bu ilginç “oyunda” daha neler göreceğiz.

Ufuk Tolga Aldırmaz

20 Nisan 2012 Cuma

Blaugrana İçin Ölüm ya da Kalım


Camp Nou’da cumartesi günü 21.00’da oynanacak olan El Clasico La Liga’nın kader mücadelelerinden biri olacak. Büyük ihtimalle şampiyonluğu belirleyecek mücadelenin çok zorlu geçeceği aşikar. Aşikar olan bir diğer şey ise yine hikayesi olan El Clasicolar’dan birini izleyeceğimiz.

Lider Real Madrid puan farkının getirdiği bir “rahatlık” ile çıkacak mücadeleye. Kesinlikle kazanmak zorunda değiller. Dört puanlık farkı korumak onları Türk basınının değimiyle “Şampi…” yapacak. Farklı sıkıntıların girmesi de bu rahatlığı ellerinden alıyor olacak. Özellikle ondan dörde inen fark onları mental anlamda çok zorluyor. Aynı şekilde gittikçe yükselen rakip kalitesi, kendi kalitelerinin içten içe sorgulanmasına neden oluyor dersek yanılmış olmayız. Bayern München mücadelesi ise onlara bu bağlamda son darbeyi vuran maç oldu. Buna ek olarak nitelik anlamında –ironik olabilir ama gerçekten böyle düşünüyorum-  dar kadrolarının olması maça çıkacak on birin de çok yıpranmasına neden oldu. Geriden gelen Barcelona ise daha farklı bir noktada. Onlar için sezonun en kritik mücadelesi. Ya tamam ya devam diyecekler ki liderin son puan kayıpları onları yüreklendirdi. Son virajı nispeten daha kolay rakiplere karşı oynayıp, rotasyona da gittiler. Bu onları biraz daha zinde tuttu. Fiziksel olarak daha zinde bir Barcelona görmemiz demek -maç boyunca topun da kendilerinde olacağını bildiğimize göre- özellikle maçın son bölümünde büyük bir avantajlarının olduğu anlamına gelir. Ters açıdan baktığımızda ise büyük bir sorun teşkil edecek. Nedeni ise az sonra okuyacağınız satırlarda gizli.

Barcelona’yı anlatmamız artık çok yersiz kaçıyor. O yüzden Real Madrid’in yapacaklarından başlayalım. Klasik olacak ama en önemli nokta konsantrasyon. İki takım için de önemli olacak ancak savunacak taraf olan Madrid ekibi için çok daha büyük bir önem arz ediyor. Real, aynı şekilde Barca’yı puan kaybına ya da mağlubiyet uğratan takımlar gibi tek vücut halinde mükemmele yakın alan savunması yapması gerekmekte. Pres ise vazgeçilmeyecek bir unsur. Post-modern(!) futbol oynanan bu büyük ligimizde bile ne denli önem arz ettiğini defalarca belirttiğim önde baskının ise elzem olduğunu söylemem abesle iştigal kaçacaktır. Böylece ilk yarıdaki maçta olduğu gibi sürpriz bir gol dahi bulunabilir. Barcelona’nın en önemli mevkiisinin orta saha olduğunu düşünürsek bu mevkiiye kapanırken oyuncuların birbirine yakın durmasında fayda var. Bu durum, tek vücut hareket haliyle birlikte hem oyunun daralmasını sağlayacak hem de çalınan topun kısa sürede rakibe teslim edilmemesinin ön ayağı olacaktır. Barcelona sıkışacak oyunda tıpkı Chelsea maçında olduğu gibi 3-4-3’e dönecektir. Bu düzenin en büyük artısı Alves’in sağ kanada geçip, oyun alanına genişlik kazandırmasından geçiyor. Pas oyununa ek bir orta saha demenin ne demek olduğunu tahmin etmek güç değil. Bu düzende  Alves aynı şekilde geçtiğimiz El Clasicolar’da olduğu gibi Real Madrid’in en önemli hücum gücü olan sol kanadı kilitleyecektir. Bu da sakatlık sonrası bir türlü eksi formuna kavuşamayan Di Maria’nın ekstra bir şeyler katması gerektiğini işaret etmekte ki son formunu düşünecek olursak gerçekten zor. Valencia mücadelesinde Unai Emery’nin Alves’i, Mathieu-Alba ikilisi ile mükemmel bir şekilde kilitlemişti. Ronaldo-Marcelo ikilisi ile bu çok zor olur. Hele Coentrao işin içine girerse Alves yapamasa bile –ki yapar- o kanada her kanalize olan Real’i sıkıntıya sokar.

Alves’in öneminden bahsettik. Sergio Busquets’den bahsetmezsek günaha gireriz. Birçok futbol severin “düz oyuncu” olarak nitelendirdiği Sergio, takımın en kilit noktalarından. Hücumu başlatan kişi olarak yeri ayrıyken bir de Xavi ve İniesta’ya kanal boşaltması onu tepe noktaya koyuyor. Hele ki 3-4-3 düzeninde top rakibe geçince stopere geçip akil bir oyun oynadığını da düşünecek olursak bana hak vereceğinize eminim. Velhasıl kelam bir Xavi bir İniesta olmasa da Barcelona’nın beyin takımının en önemli üyelerinden biri olan Sergio’yu durdurmak Real’in hedefine ulaşmasında büyük etken olacaktır.

Son olarak eksik bölgelere bakacak olursak yukarıda da belirttiğim gibi Di Maria’nın kanadı komple eksik sayılabilecekken, sol kanadın da bekinin Coentrao olması halinde sıkıntının çok büyük olacağı aşikar. Ligin otoritesi sayabileceğimiz Prorroga Blog’un sahiplerinden Emre Çelik’in Sergio Ramos’u da sıkıntılı bulduğunu düşünecek olursak defansın komple sıkıntılı olduğunu söyleyebiliriz. Barcelona’nın Alexis’in kaybı ile birlikte forvet hattında iyice sorunlu bir hale büründüğünü net bir şekilde görebiliyoruz. Aynı zamanda Real’in bekleri kadar Barcelona’nın bekleri de oyun anlayışlarından ötürü zaman zaman S.O.S verebiliyor. Chelsea maçında Drogba’nın attığı gol bunun direkt ispatıdır.

Fazla laf kalabalığı da yapmamak lazım. Herkes susar, taraflar yarın gece konuşur. Umarım Barcelona kazanır. Bunu bir Cule olmanın bakış açısıyla değil de objektif futbol sever olarak söylüyorum. Ligimizde bulamadığım futbol heyecanını takımlar La Liga’da görmeyi bana çok görmez umarım.

Not: Maç içinde geçecek Messi-Ronaldo çekişmesi kadar, maç sonunda geçecek olan Guardiola-Mourinho laf dalaşını da merak ediyorum. Amma ve lakin Mourinho tarafından serzenişler duymayı da can-ı gönülden istediğimi belirteyim. J



Ufuk Tolga Aldırmaz





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...