8 Eylül 2011 Perşembe

La Masia'dan Önce O Vardı: JOHANN CRUYFF

Sarı Fare 25 Nisan 1947 yılında doğmuştur. Amsterdam doğumlu bir Hollandalıdır kendisi. Babası bir manav annesi ise bir temizlikçidir. Hatta annesi Ajax kulübünün temizlikçisidir. Kendisi de orada ayak işleri diye tabir edilen işleri yapmaktadır. Annesinin girişimleri ile 12 yaşında Ajax’ın altyapısında kendisine yer bulmuştur. 1964 yılında ise profesyonal kariyerine adım atmıştır. 9 yıllık Ajax kariyerinde 253 maçta 190 gol atarak inanılması güç bir performans sergilemiştir. 73 yılının sonunda hayatının dönüm noktası olacak olan imzayı atar. İkinci vatanım dediği yer, Katalonya’dır gideceği yer. Adres şu an da tarihin en iyi takımına sahip olan Barcelona’dır. Bu Barcelona’nın mimarıdır kuşkusuz Cruyff. Futbolcu olarak 5 yıl içinde 143 maçta 71 gol atıp 1 yıl futbola ara vermiştir. Bu süreden sonra da Los Angeles Aztecs’e gitmiş ve 26 maça çıkmıştır. Sonra kısa kısa sürelerle sırasıyla Levante,Ajax ve Feyenoord da kariyerine devam etmiştir. Feyenoord’da profesyonel futbol yaşantısına son noktayı koymuştur. Kariyerinde 521 maçta 293 gol atarak muazzam bir performans sergilemiştir .Milli takım kariyeri ise daha mütevazidir. 48 maça çıkıp 33 gol atmıştır.


Cruyff’un o muhteşem futbolculuk yeteneklerine dil uzatmak olarak algılamayın ancak gerçek anlamda futbola yaptığı etki teknik direktörlük kariyeri ile olmuştur. Bu kariyerde fazla takım yoktur. Ajax ve Barcelona…2 yıl Ajax 8 yıl Barsa.

Genel hatlarıyla hayat hikayesi ve kariyeri buydu Cruyff’un. Aslında onun gibi bir adamı nasıl anlatmak gerek bilemiyorum. Doğruyu söylemek gerek. Araştırdıkça daha çok şey buldum ve bu bulduklarımdan sonra hayranlığım O’na karşı daha da çok arttı.

Ne kadar büyük bir futbolcu olduğunu ve kendisi hakkında o mütevazi(!) düşüncelerini gelin Real Madrid’in eski sportif direktörlerinden Jorge Valdano’nun anılarına gidip öğrenelim…

Valdano Deportivo’dadır. Cruyff ise şanın şöhretin zirvesini, doruklarını yaşamaktadır Barcelona’da.Adeta Katalonya’da bir azizdir kendisi. Jordi 1 Johann 2’dir kent için o dönemler.Öyle ki ona EL SALVADOR derler, yani kurtarıcı… Yeri gelmişken belirtelim Cruyff oğluna Jordi ismini vermiştir. Jordi Barcelona kentinin azizidir. Hatta katılmasam da kendisi gibi futbolcu olan oğlunun en büyük başarısızlığı olduğu dile getirilmiştir. Valdano daha 19 yaşında gencecik bir delikanlıdır. Saha içinde de Cruyff’u hayranlıkla takip eder doğal  olarak. Nereye baksa Cruyff vardır. Kah arkadaşlarına yapması gerekeni söyleyen kah hakemle tartışan kah ayağına topu alıp topla sevişen bir sarışın adam. Tabi o da buna şaşırır. En sonunda yine hakemle tartışmalarını izledikten sonra Cruyff’un yanına gider ve şu diyaloğu yaşarlar:

V: Düdüğü alıp maçı sen yönetsene!

C:Senin adın ne?

V:Valdano

C:Peki kaç yaşındasın?

V:19

C:İnsanlar 19 yaşındayken Cruyff’a “SİZ” diye hitap eder!

Kahramanımız ne kadar da iyi huylu ve mütevazi (!) değil mi? Gerçi bu denli bir adam olmasa yetenekleri ile anılmak onu bu noktalara getirir miydi bilemeyiz. Ben onu Mourinho ile özdeşleştiriyorum kafamda. Yetenekli, hırslı, hep kazanan ve UKALA.

Barcelona’da oynarken bir söyleşi sırasında ona garip bir soru gelir. Tanrı ile alakalı… Onun cevabı da bir o kadar gariptir: “Tanrıya inanmam. İspanya’da 22 futbolcu istavros çıkarır. Eğer bir faydası olsaydı bütün maçlar berabere biterdi.” Ne kadar basit bir cevap değil mi? Ancak bir o kadarda karşıdakini dumura uğratan cinsten. Burada konu inanç değil. Burada dikkat çekmek istediğim nokta onun ne denli futbola bağlı olduğu. O kadar bağlı ki hayattaki her şeyi futbol hem zeminine indirger. Değişik bir adamdır kendisi vesselam.

Onun bu basitliğini ve dalga geçer cinsten olan; bizde kıssadan hisseler tarzındaki sözlerinden de anlayacağız. Aklıma ilk gelen yine çok basit ama bir o kadar da etkili bir sözü vardır. Benim blog başlığıma da ilham vermiştir üstad. “Futbol basit bir oyundur. Mühim olan futbolu basit oynamaktır.” Ne kadar da doğru değil mi? Bunun anahtarı da teknik direktörken yarattığı ve şu anda tek kelime ile mükemmel bir takım olan Barça’dır.

Modern çağın filozofudur kendisi. Hatta futbol filozofudur. Söylediği her söz, yaptığı her olay çok ses getirir. Büyük düşünürdür Cruyff. Futbolun bugünlere gelmesinde çok büyük rol oynamıştır. Rinus Michels’den aldığı bayrağı ve geleneği ilerilere taşımıştır. Buraya döneceğiz tekrar. Biraz daha futbolculuğundan bahsedelim…

Kendisi için çok vurdumduymaz derler. Öyle ki devre aralarında arkadaşlarıyla iskambil kağıdı oynadığı ve o bağımlısı olduğu sigarayı içtiği bile söylenir. Tabi bunlar efsane şeklindedir. Düşünemiyorum bile soyunma odasında sigara içen bir futbolcuyu !? Gerçi şöyle de bir sözü vardır kendilerinin: “Doktorlar sigarayı bırakmazsam futbol oynayamayacağımı söylediler. Ben de futbolu bıraktım.” Durumun vehametini ve ehemmiyetini Cruyff açısından görebiliyor musunuz?

Jübile maçı da tam onun ismine yaraşır biçimde olmuştur. O dönemlerde jübilesi yapılan futbolcuların şimdiki gibi 10 dk oynayıp çıkma gibi bir durumu söz konusu değilmiş. 90 dk oynamaya çalışırlarmış bunu da belirtelim hemen. Rakip Alman devi Bayern Münichen’dir. Münich ekibini havaalanına kimse karşılamaya gitmez; ayrılan otel ise çok vasat bir oteldir. Futbolcular bunları kendilerine hakaret olarak görürler. Bunun sonucunda da sahaya tüm gücüyle çıkan bir München bulurlar Hollandalılar karşılarında. Maçın sonucu 8-0 München lehinedir ve üstad 90 dk bu eziyete katlanmak zorunda kalmıştır. Tam da ona yaraşır biçimde olmuştu demiştik değil mi?

Üstadın futbolculuk dönemini artık kapayalım. Rinus Michels demiştik. Kimdir Rinus Michels? Kısaca bilmeyenler için aktaralım. Michels bugün total futbol olarak bilinen tarzın yaratıcısıdır. Cruyff’da onun zamanında hem oyuncusu hem öğrencisi olmuştur. Anlayacağınız gibi Cruyff da total futbolu benimseyen ve uygulamaya çalışan bir teknik adam olarak bilinir. Cruyff bu alanda değişikliğe gider. Michels’den farklı olarak oyuncuları birbirine daha çok yaklaştırır. Cruyff der ki: “Öyle olmalı ki hücum oyuncularımız en fazla 15 metre arasında koşmalılar.” Bunun dışına Cruyff’un Tanrı vergisi olan yeteneklerinin yanında ekstra olarak çok iyi bir taktik bilgisi sunuluyordu. Oyuncular ile ikili ilişkileri iyi tutması ve rakipleri iyi analiz edebilmesi de işin içine girince mükemmel bir teknik adam olması kaçınılmaz oluyordu.

Teknik direktörlük kariyerine Ajax’da başladı. Kimileri Ajax’ın onun için bir acemi, Barca’nın ise usta birliği olduğunu söyler. Doğru sayılabilir. Ajax’da yaptığı şeyleri Barcelona’da çok iyi uygulamıştır.
Ajax döneminden ilginç bir anektod var. Sadece saha içine değil saha dışına da çok hakim biri olduğunu anlıyoruz buradan. Cruyff oyuncularına nefes almayı öğretmek amacıyla bir opera sanatçısını antrenmalarına davet etmiştir. Bu olay benim gerçekten çok dikkatimi çeken bir durum oldu.

Burada yine muazzam başarılar kazandı. İstatistiki kısmı pek yazmak istemiyorum. Zira başarılara internetten ulaşabilmeniz çok kolay.  Buradan asıl bizi ilgilendiren yere geçecektir. Yani Barcelona’ya.

 Katalanlar pek sıcak kanlı insanlar sayılmazlar. Yabancılara açık değillerdir. Onlar için Katalan olmak çok önemlidir. Milliyetçilerdir yani. Onlara ben kendimi Katalan gibi hissediyorum derseniz sizinle dalga geçerler, küçümserler. İşte Cruyff bu alanda tektir. Belki bir de Messi girebilir bu alana. Cruyff onların gözünde has Katalan’dan ötedir. Çünkü bundan sonra Cruyff demek Barcelona demektir haline dönüşecek bir motto başlamaktadır. Kazandığı ve ileride onun oyun felsefesiyle birçok kupa kazanılacaktır. Bunları yazarak sizin canınızı sıkmak istemiyorum.





O kendi Barcelona’da oynatmaya çalıştığı ve oynattığı futbol hakkında soruları şöyle yanıtlar: “Anahtar kelime; hareket. Barça'da top bir futbolcunun ayağındayken diğer 9 futbolcu hareket halindedir. İşte bu hareketlilik çok önemli.Eğer kaymaları çok iyi yaparsan, boş ve müsait olabiliyorsun; top geçişlerinin hızını artırabiliyorsun. Barça'nın oyununda top ayağında olan oyuncu en az öneme sahip olandır. Diğerleri ise ayağında top olana uyum gösterir, topu alacak ve verecek durumdadırlar. Pek çok antrenör top ayağında olan oyuncudan pas vermesini ve hareket etmesini ister. Barça'da durum farklı. Pası veren, yerinde kalır. Bu noktada en önemli unsur, pasın doğru şekilde verilmesi. Eğer bu düzgün biçimde uygulanmaz ise sonunuz felaket olur.” Akabinde tekniğe dikkat çeker: “Futbolda sürekli telaffuz edilen teknik, benim için topla cambazlık yapmak değil, topu doğru ayakla, doğru hızda vermektir. Ufak bir gecikme, her şeyi bitirebilir.”

Yani Barcelona’nın oyununu naçizane şöyle özetleyebiliriz: Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç…

Barcelona’ya ilk geldiğinde çok garipsenir. Ne yapmak istediği de nitekim anlaşılamaz bir süre. Futbolcular tarafından bile… E boşuna demiyoruz devrimler kolay olmaz diye. Efsane Zubizaretta’ya pozisyon alması gerektiğini ve oyun planında nasıl bir yeri olduğunu anlatmak isterken “değişik adam”ımız yine değişiklik ve hazır cevaplığını gösterir. Daha ilk antrenmanlarından birinde defans oyuncularının ortasaha yayına hatta ilerisine çıkması gerektiğini söyler(Barca’nın olağan; Beşiktaş’ın  bu sezon oynamak isterken eline yüzüne bulaştırdığı oyun). Ardından Zubizaretta’ya : “Savunma çıktığında sen de kaleni terk edip ceza sahası yayı civarında olacaksın ve süpürücü(libero) görevini üstleneceksin.” der . Zubizaretta çok şaşırır. Sorusunu sorar özür diler gibi bir sesle: “ Ben ileri çıkarsam aşırtmadan gol yiyebiliriz !?” der . Üstad sazı eline alır ve cevabını yapıştırır: “O zaman sen de gidip gol atan kişiyi tebrik edersiz!”

Bunu Cruyff’un nasıl bir ortamda işe başladığını ve o felsefenin şu an ne durumda olduğunu belirtmek için kelimelere döktüm. Gerçekten bir devrim. Devrimlerden korkan Türk milleti için güzel bir örnek de teşkil ediyor tabi…







Daha sonraları onun emeği geçen LA MASİA kuruluyor (La Masia ile ilgili ayrıntılı bilgi isteyenler sağ tarafta arama kutucuğunu yazıversin lütfen.). Bu ikinci bir devrim niteliğindedir. Her zaman dediğim gibi “Kazanan hep alt yapı olsun!” Ajax’ın, Barcelona’nın, Lyon’un, bir dönem Beşiktaş’ın yaptığı gibi. İnanın bu şampiyonluklar daha değerli ve tatlı oluyor.

Üstad’a La Masia’da ne var diye soruluyor? Ne öğrettikleri merak edilmiş besbelli. Cevap çok tatmin edici: “Öncelikle orada kazanmayı öğretiyoruz. Tabi ki kişisel eğitimlerini de orada tamamlıyorlar. Öncelikli olarak bunun bir oyun olduğunu ve zevk alarak yapmaları gerektiğini bilmeleri lazım. Rakibe saygı duymaları da şart.” Bu cümlelerin her biri sporun ruhudur. Bu cümleler sadece Cruyff’un ağzından çıkmış basit cümleler değildir. Bu cümleler sporun ta kendisidir. İşte Cruyff bu. Ne onun sigara bağımlılığı ne de egosu. Onu Cruyff yapan şey spor ve özellikle de futbolun her ince detayını çok iyi bilmesidir. Yine nasıl bu noktalara geldiği hakkında bir soru sorulur kendisine. Her şeyi çok iyi ve yoruma açık olmayan bir şekilde belirtir: “Barcelona'ya ilk geldiğimde pek de iyi bir takım yoktu ve Real Madrid'in muhteşem bir kadrosu vardı. Real'de La Quinta del Buitra (Akbaba Beşlisi)- Emilio Butragueno, Miguel Pardeza, Michel, Manolo Sanchis, ve Martin Vazquez.- döneminin etkisi hala hissediliyordu. Bu ülkede her zaman rakibin şanslı olduğundan ya da hakemlerin onların tarafında olduğundan dem vurarak prim yapabilirsiniz. Ben bu mantığı değiştirmek istedim. "Kazan, ve en iyi ol" mantığını aşıladım. Yaptığımız şey sadece buydu. Benim düşüncem: Diğerlerinden önce kendine bak. İşte böyle yükseldik.”

İşte Johann Cruyff böyle bir adam. Onun sayesinde en uzun yazımı yazmış durumdayım. Böyle bir futbol devrimcisi ve filozofu için her şey yapılır. Böyle bir sporun gelişmesine katkıda bulunan herkesin başımızın üstünde yeri vardır.

O 1999 yılında Avrupa’da yüzyılın futbolcusu seçilmiştir. Katalonya’da ise 2006 yılında gerçek bir aziz olarak görülmeye hak kazanmıştır. Aziz Jordi haçı artık onundur. Ancak o daha önce de belirtmişti: “ Bütün bu kupaların değeri Ajax’ın alt yapısına aldığım davetiyenin yanında hiçbir şey ifade etmiyor.” Hayata neresinden bakarsanız bakın gariptir. İşte öyle garip bir adamdır Cruyff…

4 Eylül 2011 Pazar

La Liga Çöküyor mu?


Ah La Liga’m vah La Liga’m… Sen bu günlere düşecek lig miydin? Senin bir takımın sana isyan edecek hale gelecek deseler şaşırırdım. Sevilla Başkanı Del Nido’dan bahsediyorum tabi. Daha doğrusu onun gün yüzüne çıkardığı gerçeklerden...

Del Nido: “ Tanrı aşkına, hiç mi bu ligin ne rezil bir hale geldiğini söyleyen taraftar yok? Radyo geliriyle büyük kulüpler daha da büyüyecek, diğerleri daha da küçülecek. Bizim ligimiz Avrupa'da değil, dünyadaki en büyük şaka. İki kulübün diğerlerinin parasını aldığı bir üçüncü dünya ligi.” Bunlar gerçekten çok ağır sözler. Büyük ithamlar. Peki gerçeklik payı nedir? (Bu sözleri İspanya’da radyoların naklen yayın için para ödemesi kararlaştırıldıktan ve onaylandıktan sonra söylediğini de belirtelim.)

Elle tutulur bir gerçek var. Barcelona ve Real Madrid ikilisi bu dünyanın en büyük iki takımı haline geldi. Özellikle de Barcelona’nın üst düzey futbolu, Real Madrid’in yüzyılın kulübü olması vb. faktörler sebebiyle. Burada Manchester United, Bayern München, Milan gibi kulüpleri göz ardı etmiyorum. En basitinden bunu şöyle açıklayalım. Ülkemizde El Clasico’yu izleyen ne kadar insan vardır? İddia ediyorum, yerel derbilerimiz içinde en büyüğü sayıla Galatasaray-Fenerbahçe maçından bile daha fazla. Nitekim bu denli seyirci toplayabilen başka iki takım yok. Olması da pek kolay gözükmüyor. Şaşılacak bir durum da değil aslında. İki takımda bunu gerçekten hak ediyor. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Benim için El-Clasico demek “futbol orgazmı” demektir. Daha fazla La Liga ve El-Clasico fetişzmimiz ortaya çıkmadan konuya dönelim. Aşağıda iki tablo göreceksiniz. İlki son on yılın ilk üçü, ikincisi ise son beş senenin ilk üç puan tablosu…



Görüldüğü üzere Real-Barca ikilisi git gide arayı açıyorlar. Böyle ilerlerse durdurulmaları gerçekten güç olacak ki şu durumda onları durdurabilecek potansiyele sahip bir takım bile yok. Misal ligin en iyi organize olan takımlarından biri dediğimiz Villarreal beş yiyip evine döndü. Ayıplanacak bir durum değil kesinlikle. Rakipleri çok üst düzey. Bunların sonucunda İspanya’nın “gariban Anadolu takımları” üçüncü olduklarında şampiyon olmuş kadar seviniyor. Yadırgamamak lazım.

Durumun vehametini nasıl gösterebiliriz kısaca çabalayalım. 1999-2000 senesinde Deportivo şampiyon olurken topladığı puan tamı tamına 69. Yanlış okumadınız 69 puan! Barca geçen sene 96 puan topladı. 27 puanlık bir fark. 9 maç eder kısaca. Buradaki kopmayı umarım iyi anlamışsınızdır. Bu fark ligin kalitesiyle doğru orantılı değildir. Bu fark alttaki takımlarınızın ne kadar güçlü veya üstteki takımlarınızın ne kadar yetersiz olduğunu gösterir ve yahut tam tersini.

Bu kutuplaşmanın sebebi nedir peki? Kutuplaşma derken bu iki takım arasındaki puan farkını oluşturan sebeplerin en önemlisi nedir yani. Maalesef Endüstriyel Futbol… Kısacası para. Alttaki tabloyu Bülent Timurlenk abimizin CNBC-E Business için yazdığı yazıdan aldım. La Liga ve Premier League’İn yayın gelirleri.
Bu inanılmaz bir uçurum. Havuzun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Kapitalist sistemde her şeyin para olduğu gerçeği ile bu farkı bağdaştırmak mümkün. Kısacası parası olan kazanır demiyeceğim. Barca’nın oyunu malum ama parası olan bir başka top oynuyor bunu söyleyebiliriz.

Futbolu futbol yapan değer nedir dersek heyecan der çoğu futbolsever. Çünkü 5.lig takımının 1. Lig takımını yendiği tarihte görülmemiş bir olay değildir. Futbolun çekiciliği de buradadır. Basketbol,voleybol, tenis gibi sporlarda bu mümkün değildir. Güçsüz olan yenilmeye mahkumdur. Futbol işte bu yüzden asla sadece futbol değildir. Futbol bir umuttur.
 NOT:Alt kısımdaki kutucuklara bir tik atarsanız ona göre kendimi geliştirme imkanı bulabilirim şimdiden teşekkürler.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Kuzey'in La Masia'sı...


Öncelikle Noat Samisa abimize saygılarımı ve teşekkürlerimi iletirim. Onun sayesinde çok çeşitli alanlarda bilgi sahibi oluyoruz. Bu konuyu seçememin sebebi de onun bloğunda görüp bir takım şeyleri kafamda oturtmamdır. Emeğe saygı prensibimi işlemek zorundayım anlayacağınız.


Konumuz Domaine de Luchin. Kuzey’in La Masia’sı diye bahsetmiş Noat Samisa. Bence de haklıdır kendisi. Tıpkı La Masia gibi bir yapı. Taş bir bina, soğuk, yerleşkelerin uzağında… Burası Lille’in alt yapı oraganizasyonunun yapıldığı yer. Alt yapı mahsülleri buradan çıkıyor anlayacağınız. Derinlemesine bilgiyi Google’a Noat Samisa ismi ile aratırsanız rahatlıkla bulursunuz. Benim değinmek istediğim nokta ise farklı. Bir tek Türkçe kaynakta bu bilgiyi bulamamam.

Lille’in gümbür gümbür geldiği senelerdir malumunuz. Ancak bir tek gazetemiz, dergimiz, yayın organımız bunu işlememiş bile. Bilgi almak istersem yabancı dil bilmeyen bir kişi konumunda olduğum için şu durumda imkansız. Gelgelelim durum bu kadar basitte değil. Alt yapıya önem verin! Alt yapısız olmaz! Diye bağıran spor yazarlarımız bile Domaine de Luchin’in ne olduğunu bilmez bile. Gelgelelim oturdukları yerden ahkam kesmesini bilirler.

Bu bir serzeniş yazısıdır. Ne mutlu ki amatör ruhla bu işi yapanlar var. Noat Samisa başta olmak üzere tüm bloggerlara şapkamı çıkarıyorum. Eğer onlar olmasa futbolu yorumlayabilecek kapasite insanlar olmadığını düşünürdüm. “Kazanan hep alt yapı olsun!” Teşekkürler.

2 Eylül 2011 Cuma

Bosman, Dupont ve Fenerbahçe


Bosman Kuralı nedir öncelikle bununla başlamak istiyorum. Bosman bir futbolcunun soy ismidir. Niçin bu isim bir kuralın adı olmuştur buyurun bakalım:

Jean-Marc Bosman… Belçikalı futbolcu. Bu futbolcunun adını daha önce duymamız çok çok zor. Nedeni gayet vasat bir futbolcu olması. Kendileri futbolda rejim değişikliğine gidilmesine sebep olmuştur.

Bosman Belçika’nın RFC de Liege takımında oynarken sözleşmesinin bitişi gerçekleşmişti. Bu bitiş ile kulübü kendisine sözleşme yenilemesi için taban ücreti önermişti. Kendi maaşının yüzde 60’ı kadar düşüş demekti bu. Bosman da doğal olarak farklı bir kulüp aramak istedi ve öneriyi reddetti. Bunun üzerine kulübü “sözleşmesi bitmiş olan Bosman’ın bonservisini” o zaman için çok yüksek bir meblağ olan 400.000 euro olarak belirlemişti. Bonservis bedeli belirlenmeden önce Fransa’nın Dunkurque takımı ile anlaşan Bosman tabi ki şok olmuş durumda idi. Doğal olarak Dunkurque de bu bedeli karşılayamadı. Bunun üzerine esas adamımız Bosman hakkını AB Adalet divanı üzerinden aramakta karar kıldı. Bu bahsettiğimiz olaylar 1990 yılında yaşanıyor eski değil yanlış anlamayın. Dava tam 5 yıl sürmüş ve mahkeme 1995 yılında kararını vermiştir. Bu kararlar sadece Bosman üzerinden futbolu değil tüm spor dallarını etkilemiştir. Bosman bu yüzden vasat oyunculuk performansıyla ismini spor tarihine sokamasa da hayırlı bir iş yapıp gelecek nesillere yardımcı olmuştur. Peki neydi bu kararlar? İşte şunlardı:

1.Futbol ve futbol dışındaki tüm spor dalları bir ekonomik faaliyet olarak görülmelidir.

2.Avrupa Birliğine üye ülkelerdeki sporcuların kontratları bitmesi durumunda serbest kalmamalarının hiçbir hukuki dayanağı yoktur.

3.Avrupa Birliği vatandaşı futbolcuların milli takımlar haricinde üye ülkelerin hiçbirinde milliyetçiliğe dayalı ayrımın yapılmasına dayanak yoktur.

4.Bu kararlar bundan sonraki durumlara da örnek teşkil edecektir.

Gayet açık ve etkili kararlar değil mi? İşte Bosman bu yüzden ünlü. FM tabiriyle konuşalım kendisi futbolcuları “Approach to Sign” sekmesine tıklayarak para vermeden sözleşme önermemizi sağlayan zat-ı muhteremdir. Yazık ki kendisi mecburen dava sonuçlanınca futbolu bıraktı.

Ancak belirtmeden geçemeyeceğimiz bir nokta da var. Bosman’dan önce yaşanan şeylerin de önüne geçilmek için çabalanmıştır. Örneğin belirlenen bonservis bedeli sonucu alıcı çıkmaması durumunda belirli bir oran hükmünce bu futbolcuyla sözleşme yenilemek zorunda kalınıyordu. Bu da bonservis bedellerinin uçuk olmamasını önleyen cinsten bir yaklaşımdı. Aklınızdaki soru işaretini tahmin edebiliyorum. Liege neden bunu yaptı? Ee  açın okuyun be kardeşim elinizde internet var yazımızın ana konusu bu değil.

Hep ikinci Bosman davaları şeklinde geçen iki dava daha vardır. Bu davalar sonucu da genel olarak şöyle:

1. Uluslararası karşılaşmalarda sakatlanan futbolcuların maliyetlerini FIFA’nın karşılaması.

2.28 yaşını dolduran futbolcuların takımlarında belirli bir süre oynadıktan sonra sözleşmelerinin son yılındaki alacağı tutarınca bonservise tabi tutulması.

Bu üç olaya neresinden bakarsak bakalım futbol tarihi açısından önem arz edecek nitelikte olaylardır. Futbolun işçileri olan futbolcuları kölelikten azat etmese de onlara da söz hakkı tanıyan kararlar bunlar.

Bosman nereden çıktı şimdi diyeceksiniz. Fenerbahçe’den dolayı… Fenerbahçe’nin tuttuğu avukatın ismini illaki duymuşsunuzdur. Jean Louis Dupont. Bu ünlü avukat çığır açıcı Bosman kurallarının koyucusu olarak tanınıyor. Bir de bizim Mr.Derrida’nın avukatıymış bu beyefendi. Pek de kolay olmasa gerek sivri dilli Mourinho’nun arkasını toparlamak…

Fenerbahçe bu avukatı neden tuttu peki? Gündemi göz ucuyla takip etme şansımız bile olsa bunu biliyorsunuzdur. CL’den men edilen Fenerbahçe umudunu Dupont’a bağladı. Daha çok şu söz hepimizi etkiledi diyelim: “Şampiyonlar Ligi’ni oynatmam.”

Dupont bu davayı kazanırsa ne alacak? Dupont bu dava kazanılırsa tazminat olarak 100 milyon Euro kazanacaklarının teminatını vermiş. Vermiş diyorum çünkü kesinlik arz etmiyor.Basına yansıyan ise yüzde 20 kar marjı… Bu da ne demek oluyor 100 milyonda 20 milyon… 20 milyon Euro yani… Dudak uçuklatacak cinsten. Onu tanıyan herkesin dilinde aynı şey var: Kazanma ihtimali görmediyse davaya girmez. Her davada kazanma payı vardır o ayrı bir mesele tabi ki.

Bu konularda yorum yapmayı sevmesem de gelelim malum konumuza. Fenerbahçe CL’den men edilmeli miydi? Şu an bir avukat veya spor hukuku uzmanı olmadığımı sadece objektif bir taraftar gözünden yorum yaptığımı bilmenizi isterim. Aslına bakarsak suç kimsede değil. Hele hele FB’de hiç değil. Top TFF’ye atılıyor onlarda da suç yok. Yapılan araştırmalar sonucu bazı maçlarda şike bulunduğu iddia ediliyor. Bulunduysa yapılacak çok basit idi. Yargı bu süreci spor mahkemeleri kurarak tatil dinlemeden gece gündüz bilmeden yani kısaca sarkıtmadan şu 3 aylık süreçte çözecekti. Çok kolay değil tabi ki kolay olduğunu iddia etmedim. Görünen köy de klavuz istemiyor nitekim. Tek çıkar yolu bu idi. En azından bu sezonun incelemesi bu 3 aylık süreçte biterdi. Bürokrasiyi de işin içine katıp söylüyorum bunu. 3 ay bu işi halledebilecek hatta TFF’ye yetkiyi verip aradan çekilmeye yetecek süreydi. Davanın bu hali son bulduktan sonra TFF eğer suçlu var ise suçlulara cezalarını verip FB’yi küme düşürmeli ve CL haklarını ellerinden almalıydı. İşte o zaman kimsenin canı yanmazdı. Şeriatın kestiği kol acımaz bu lafı unutmamak lazım.Kimsenin – Deli Rambo’nun bile- bu duruma itirazı olamazdı. Derin bir konuya parmak basıyor gibi durabilirim ama güzide ülkemde bazı şeylerin gereksiz önemsenip bazı şeylerin de gereksiz önemsenmemesinden dolayı bunları yaşıyoruz. Zaten kalitesiz ligimizi bununla da kirletip işi laçkalaştırdık. Daha da zor günler bizi bekliyor.

Dupont’un o meşhur CL’yi oynatmam sözüne gelecek olursak. Avrupa futbolunun “masonik” ve parasal düzeni içinde işi çok zor. CL üzerinden milyar Euroların döndüğünü düşünürsek hele ki…

Umarım İtalya’nın temizlenip Dünya Şampiyonluğunu elde etmesi gibi biz de tepe noktalara çıkarız bu olaydan sonra. Kolay mı? Çok zor. Herkese sabır diliyorum.

30 Ağustos 2011 Salı

Ahh Barça Ah!


Visca Catalunya! Visca Barcelona! Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi takımı 2011-2012 sezonu için Camp Nou’da çimlere ayak bastı. Basış o basış…

Rakip Sarı Denizaltılar yani Villarreal. Villarreal bu ligin en iyi takımlarından biri kesinlikle. Bu konuda tartışma yapmaya gerek yok. Sezon başında kadrolarına Cesar Sanchez, Cristian Zapata,Wakaso, Perez,Camunas gibi isimler kattılar. Bunlar içinde en dikkat çekici kuşkusuz Udinese’den aldıkları Cristian Zapata. Zapata çok iyi bir defans oyuncusudur. Sakatlıklar nedeniyle Seria A’da daha fazla yükselemedi.

Sahada öyle bir Villarreal izledik ki ikinci yarının başlarına dek mükemmel organize olan, çok iyi yer kapatan, ayağa paslarla organize biçimde hücuma çıkan kısacası her şeyi yapan ama fark yiyen bir takım olabilirler mi bunlar demedim değil. Ancak karşıdaki takım dedik ya tarihin en iyi takımı. Bu skor gayet normal.

Barcelona şaşırtmaya devam ediyor. Yine bir sürü adam yoktu sahada. As kadro demeye dilim varmıyor ama ideal 11’den bir ton adam yoktu sahada. Buna rağmen mükemmel oynadılar. Buna rağmen felsefeleri sahaya yansıttılar. Öldürücü pas trafikleri gerçekten takdire şayan. Barca’yı övmekten biz bıkmış durumdayız… Özellikle Francesco’nun sağ kanatta oynaması beni çok şaşırttı bunu söylemeden geçemeyeceğim. İniesta/Sol kanat modeli = Cesc/Sağ kanat modeli olmuştu. Aksadı mı? Kesinlikle hayır. Kendi açımdan çok mütevazi bir eleştiri yapabilirim: Messi’nin en uçta oynaması. Pratikte işe yarıyor. Onun daha az yorulmasına gerekçe oluşturuyor bu ancak Süper Kupa’nın ilk maçında bariz bir şekilde görünen şey Messi’nin ortasahaya yakın oynamadığı zaman Barça’nın “kitlenebilir” bir takım haline gelmesiydi. Bunu her takım yapamaz tabi. Madrid gibi usta defans ayaklarına sahip takımlar bu denli “durdurabilir” Barca’yı.Yine en büyük favoriler.

Dikkatimi çeken değişik bir nokta var. O da Villarreal’in göğüs reklamı almamış olması. Biliyorsunuz biz de Bursaspor şampiyon oldu ancak koskoca bir yarım dönemi göğüs reklamı olmadan tamamladı. Demek ki sadece bizde olmuyormuş. Yazık şirketimiz olsa da sponsor olsak…

NOT:Bazı sorular geldi Beşiktaş’ın aldığı Alves’i gerçekten tanımıyorum.

28 Ağustos 2011 Pazar

Uno, Dos, Tres HALA MADRİD!(2-4-4 Düzeni)


Bu seferki adresimiz Zaragoza… Real Zaragoza-Real Madrid maçındayız. Kısaca baktığımız zaman Real Madrid’i fazla konuşmayalım kadrosunu hepimiz ezbere biliyoruz, Zaragoza’nın kadrosuna gelince geçen seneye göre daha güçlü bir oluşum olduğu aşikar. Zaragoza’nın teknik direktörü Aguirre fazlaca beğendiğim teknik adamlardan biridir. Çünkü oynatmaya çalıştığı kendine has bir oyun felsefesi var.

Siz ne oynamak isterseniz isteyin karşınızdaki takım eğer Madrid ise yapabileceğiniz fazlaca bir şey yok demektir. Hele ki vasat bir takımsanız maça çıkmamak yararınıza bile olabilir maç en azından 3-0’da kalır… Şaka bir yana Real Madrid’in oynadığı oyunu beğenmemek elde değil. Gerçekten modern futbolun tüm örneklerini içlerinde barındırıyorlar. Örneğin bugün attıkları gollerden birinin asistinin Ramos’dan golünün ise Marcelo’dan gelmesi her şeyi ortaya koyuyor. Bu takım total futbol oynuyor aslında. Ancak sadece ofansta. Hücum zamanında kimin nerede olduğunu nasıl bir sistem benimsediklerini çözmek çok güç çünkü anlık rotasyon sayıları oldukça fazla. Bugün her türlü gol çeşidini attılar desek doğru olur. 24,71,87 Ronaldo; 28 Marcelo, 64 Alonso, 82 Kaka… Attıklarından fazla kaçırdılar. Kaleci Roberto harika bir performans sergiledi hem de 6 gol yemesine rağmen.

Dikkat çekici noktalardan ilki Real Madrid’in sahaya yayılışı oluyor. Stoperlerden biri topu aldığı zaman bekler ön liberoların hizasına geliyor ve orada bir dörtlü oluşturuyorlar. Aynı zamanda ileride de Mesut hafif sarkık olmak üzere Ronaldo-Di Maria- Benzema üçlüsü başta aynı hizaya gelip sonra kendi aralarında dönerek oyunu hızlandırıp defansın kafasını karıştırıyorlar. 2-4-4 düzeni diyelim kısaca.

Dikkat çekici bir diğer nokta ise Mesut’un topu ayağına daha fazla alması. Oyunda daha çok insiyatif kullanması. Sorumluluğu geçen seneye göre çok daha fazla.

Bu maçta Zaragoza ne yaptı derseniz… İşte orada bir şey söyleyemeyeceğim. Her gelen top tenis karşılaşmasındalarmış gibi sekmekte ve Real atağı olarak dönmekteydi.

Son sözüm Real hala bir Barca değil. Barca’yı yenmek için Rooney,İbra vb. kalitedeki 1. Sınıf oyunculara ihtiyaçları var. Hala yüzde 51 Barca diyorum.

GO HOME ARSENE!


Manchester United-Arsenal… Bir döneme damga vurmuş iki takım. Ancak artık Arsenal’in dönemi kapanmış durumda. Senelerdir bir tek kupa yok ortada.Henry’li, Vieira’lı, Bergkamp’lı o dönemi düşününce vay be dedirtiyor. Sir’ün takım bildiğimiz ManU. Bu sene aldıkları bütün gençleri takıma monte etmişler. Güzel bir de jenerasyonu yakaladılar diye düşünüyorum.Community Shield karşılaşmasında bas bas bağırdırlar aslında: EN BÜYÜK FAVORİYİZ!

Kadroları elimize aldığımız anda ManU’nın ağır bastığını söylememek garip olurdu. Zira bunu her anlamda sahada ortaya koydular ilk yarı. Welbeck’in harika araya kaçışları, Nani’nin akıl dolu pasları, defansta Jones’un mükemmel yer tutuşları… Arsenal ise bir o kadar gerideydi. Fabregas’ın yokluğu ortasahayı bitirmiş durumda. Yapılan bir değişiklik de görünmüyor. Walcott kendi başına bir şeyler yapmaya çalışıyor. Nitekim golü de bulan oydu.

Tam artık ManU golü  bulur dediğim anda Welbeck ile bir karambol golü buldular. ManU o kadar belli etmişti ki bu golün geleceğini, daha önce futbol karşılaşması izlemeyen biri bile o üç direk arasından topun gireceğinin farkına varırdı.Bana göre hakemin yanlışıydı ancak Arsenal bir penaltı kazandı. De Gea da bu penaltıyı güzel bir şekilde kurtardı. Kalede güven vermeye başlıyor diye düşündürdü. Daha sonra Ashley Young 29. Dakikada o kadar güzel bir gol attı ki anlatmak için kelimelerin gücü yetmez. Mükemmeldi vesselam. Her geçen dakika ManU daha iyi oynuyor, şair şiirini yazdıkça açılır derler ManU da bu misal oynadıkça oynuyor, yazdıkça yazıyordu. Nitekim 41. Dakikada yine jeneriklik bir free-kick golü geldi Mr.Shrek’den(Rooney). Her şey ManU için mükemmeldi. İlk yarı böyle bitecek derken uzatmalarda tek başına iş yapmak için çabalayan Walcott golü buldu. Ancak daha çok De Gea yedi dersek yanılmayız. Zira kurtarılabilecek golü kendisi tabelaya yazdı. Kendisi hakkındaki o güzel düşünceler yerini yine soru işaretlerine bıraktı.

İkinci yarıda fırtına gibi başladı Rooney ee şey pardon ManU. Şaka bir yana Rooney hem attı hem attırdı hem oynattı hem… Mr.Shrek mükemmel bir performans sergiledi. 64. Dakikada yine sahneye çıktı free-kick golüyle. 66. Dakikada öyle bir pas verdi ki golü adeta yarattı ve Nani golü attı. Nani’nin yerine oyuna giren Park Ji-Sung 69’da hemen golünü tabelaya yazdırdı. Resmen gol yazmaktan maçı yorumlayamıyorum… 74’de Persie ManU defansının hatasıyla golünü attı. 82’de Rooney yine sahnee çıktı penaltıdan golünü yazdı. 91’de de Young yine süper bir gol attı. Goller bunlardı. Pek ne anlatılacak? ManU iyiydi tamam ama Arsenal yerine resmen PES’deki London’s Red takımı gelmişti. Arsenal takımı bu olamaz, olmamalı. İşi iyice abarttılar. Para harcamama politikaları sapıtmış durumda. Coo Young Park taraftarı tatmin etmeyecektir.

Maçın dinamiklerin dışında söylenebilecek bazı şeyler var elbette ki. Welbeck,Cleverley,Jones,Smalling gibi genç oyuncuları takıma monte eden Sir’ü ayakta alkışlıyorum. Futbolun yaşayan efsanesi o. Gelmiş geçmiş en büyük teknik direktör. Arsene Wenger’de Mou’nun dediği gibi çocuk bakıcılığından sıyrılmak ve para harcamak zorunda başka çaresi yok. Ülkemizde böyle bir durum yaşansa sonuç belli idi: Arsene GO HOME! Bakalım nasıl kararlar alınacak merakla bekliyorum.

Penaltıyı kaçırdıktan sonra psikolojik bir çöküş yaşanmış olsa da o penaltı gole dönse bile Arsenal böyle bir hezimet yaşayacaktı bu kesin. Bunun çıkışı kolay olmayacaktır.Efsane bir takım gerçek anlamda bataklığa saplanmış durumda. Transfer yapabilecek zamanları da kısıtlı.

ManU Barca’yı geçebilir laflarını okuyorum sosyal paylaşım sitelerinde. ManU bana kalırsa dünyanın en iyi  ikinci takımı idi hala da öyle. Barcelona’yı geçmek için bu gençlere tecrübenin yanında daha da fazla özgüven gerek. Defans organizasyonlarında hala daha sıkıntı yaşadıkları gözlemleniyor. Takım tam anlamıyla oturmuş değil. Bu haliyle şu noktaya gelmek büyük yeteneklere sahip olmaları ve mükemmel teknik direktörlerinin varlığıyla paralel. Barcelona düşüşte diye düşünüyorum futbol anlamında. Toparlanacaklardır. Ancak şu an için ManU o boyutta değil. Mayısta olur mu dersin dediğinizi duyar gibiyim. Kim bilir? Bunu zaman gösterecek. Barcelona hala 2 adım önde ve onların bir Messi’si var.

Son sözüm böyle bir futbol şöleni yaşamamıza olanak sağlayan Sir ve Rooney başta olmak üzere tüm takıma şapka çıkarıyor ve teşekkür ediyorum…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...