Fikret Orman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fikret Orman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2013 Perşembe

Devrim mi Şanlı Mağlubiyet mi?



Zeki Önder Özen... Geçtiğimiz sezonun başında; havalar henüz daha soğumamışken NTVSpor'da "Kamp Günlüğü" adında bir programda kır saçlı uzun yüzlü bu beyefendiyi gördüm. Kendisi Ercan Taner ile karşılıklı entellektüel bir biçimde paslaşarak tatlı tatlı, alışkın olmadığımız biçimde anlatımlar yapıyordu. Üslubunun farklılığı ilk başta birçok kişiye sanıyorum ki garip geldi. Bu kesime ben de dahilim. Hemen elim telefona gitti. Twitter açıldı. "NTVSpor'da şu an yorum yapan şahıs kim?" diye soru içerikli bir tweet atıldı. Gelen yanıt ise özdü: "Zeki Önder Özen..." . Kim olduğunu öğrendikten sonra programın bitmesini bekledim. Bitince dizüstü bilgisayarı kaptığım gibi Google, Zeki Önder Özen, ara...

Farklı kaynaklardan birçok bilgi elde ettim. Her kaynakta ise değişmeyen şeyler belli idi: Kalite, bilgi, tevazu... Gel zaman git zaman kendisini -naçizane- göz hapsine mahkum ettim. Ekseriyetle hiçbir programını kaçırmama çabasındaydım. Ağzından çıkacak en ufak bir kelime dahi açıkçası ağzımı sulandırıyordu çünkü her kelimesi bilinçli bir biçimde karşı tarafa bir şey kazandırmak amacıyla ağızdan çıkıyordu. Kendisini bilinçli olarak kategorize edebileceğimiz kesime net biçimde kabul ettirmişti. Üzerinde birleşilen bir isim olup çıkmıştı. Bu kısımları hepimiz hatırlıyoruz. Sonradan öğreneceğimiz şekliyle, geçtiğimiz Fikret Orman yönetiminde Futbol Şube Sorumluları'ndan biri olan Tamer Kıran'ın girişimi ile kulübe kazandırılma çalışmaları başlamıştı. Tamer Kıran'ın bu girişimi aslında İşletme Yönetimi dersi alan her öğrencinin daha ilk derslerde öğrenmiş olduğu doğru organizasyon ve doğru organizasyonun içindeki doğru kişiler prensibinin temeliydi. O temelin geçtiği süreci beraber inceleyeceğiz.

22.05.2013

Başkan Fikret Orman ile birlikte Önder Özen bir basın toplantısı düzenledi. Fikret Orman, Önder Özen'in "Futbol Genel Direktörlüğü" pozisyonuna getirildiğini paylaştı. Bunun neticesinde kulüp, futbol branşında profesyonelleşecek ve branştaki tek yetkili Futbol Genel Direktörü olacaktı. Kısacası futbolun anahtarı Önder Hoca'ya teslim edilecekti. Mikrofonlar Önder Hoca'ya uzatıldığında altını çizdiği ilk konu ise günlük başarılar elde etmekten ziyade hedeflerinin bir sistem oturtmak olduğuydu. Planlı biçimde gelecek başarıların peşinden koşulmalıydı. Bir diğer önemli husus ise kulüp disiplini olacaktı. Mesnetsiz biçimde gelen "Siz tanrı parçacığı mısınız?" sorusu ise öyle zannediyorum ki yıllar sonra bile hatırlanacak düzeyde orijinal bir soru olarak hafızalarda yer edinecekti(!). 

İmza töreninin ardından BJK TV'ye konuk olan Özen, asıl plan ve projelerini burada bir bir sunacaktı. "Ayaklarım yere basıyor." dercesine işin çok çetrefilli olacağını dillendirdi. Benim dikkat ettiğim husus ise Beşiktaş'tan bir Borussia Dortmund yaratılamayacağını belirtip hayal satmamasıydı. Bunların yanı sıra organizasyon şemasını açıkladı. A Takım, Alt yapı, Kaleci, Gözlemci ve Atletik Performans Departmanları'nı oluşturacağını belirtti. Bunları teker teker açıklamaktan ziyade işaret parmağının hep "Batı'yı" gösterdiğini söylemem yeterli olacaktır. Dünya standartlarında birimler yaratma çabasına girecekti.

Pilot takım vurgusu yaparken işin mali boyutundan bahsedecekti. Bu bahis aslında kulübün rasyonel biçimde işlemesi gerektiğinin de en önemli vurgusu olacaktı. İlk etapta bunun yerine Avrupa'daki kulüpler ile oyuncu ve özellikle antrenör değişim programı oluşturmak istediklerini açık açık belirtip, kulüpteki kalifiye antrenör eksikliğinin altını çizecekti.

Bu açıklamaların yanında çok daha önemli olan husus ise Alt Yapı Departmanı'nın Beşiktaş'ın devrimcilerinden Serpil Hamdi Tüzün'ün sistematiğindeki gibi "winner" oyuncu yetiştirmek olacağını belirtmesiydi ki Serpil Hamdi Tüzün vurgusu o gün için son derece hayatiydi. 

23.05.2013

Önder Özen resmen görevine başladı. Ümraniye Nevzat Demir Tesisleri'ndeki odasına yerleşti.

18.06.2013

Kulüpte yaşanılan seçim heyecanından aklıselim yönetim biçimini ortaya koyan Fikret Orman'ın galibiyetinin çıkması ile Önder Özen görevini tam anlamı ile icraa etmeye başlayacaktı. Genel durum değerlendirmesi için çarpıcı bir basın toplantısı düzenledi. 

Daha ilk günden altını çizdiği "kulüp disiplini" konusunu tekrar gündeme getirip mevcut düzenin mali kayıplar yaşattığını belirtti ki bu aslında direkt olarak yönetime yollanmış olan bir ok niteliği taşıyacaktı. Ardından Alt Yapı Departmanı'nın nasıl bir şekil alacağını dakikalarca açıkladı. Bu seviyede bir "yöneticiden" bu tarz bir yaklaşımı ilk defa görüyoruz. Alt başlıklardan biri olan pilot takım meselesini tekrar açıp BJK TV'deki açıklamalarını "Yönetici yetiştirebilecek bir düzen dahi olabilir." diyerek bir adım öteye taşıdı. Atletik Performans Departmanı için gelecek imzanın yakın zamanda açıklanacağını belli etti. Sakatlıklardan muzdarip olan takımın sağlık heyeti için "Beni kandıramazlar. Doktor değilim ama bu işin ehlini tanıyorum." açıklaması geldi. Antrenman sahasından kaynaklanabilecek bozuklukları giderdiklerini ve tesisleri daha verimli kullanmak için "spor mimarı" ile çalışacaklarını belirtti. Kaleci Departmanı için KRC Genk'in ve Deportivo'nun kaleci antrenörlerinden birini şef olarak atayacaklarını söyledi. Son olarak malumunuz olan teknik direktör seçim kıstaslarını bir bir açıkladı. 

Açıkçası bu açıklamaları dinlediğimde çok heyecanlanmıştım. Heyecanımın sebebi bu topraklarda eşi görülmemiş biçimde profesyonelce yaklaşımdı. "Acaba bu açıklamalar havada kalır mı?" diye sormama kalmadan icraatler gelmeye başladı. 

26.06.2013

Kaleci Departmanı'nın başına Deportivo'nun kaleci antrenörü Jose Sambade Carreira getirildi. İlk adım gelmişti.

28.06.2013

Fenerbahçe Futbol Takımı'nın bireysel oyuncu antrenörü Dolu Arslan, Atletik Performans Departmanı'na katıldı. İkinci adım...

28.06.2013 

Başarmak isteyen ve başarma potansiyeli herkes tarafından kabullenilmiş, hırslı teknik direktör kıstasına uyan Slaven Bilic Beşiktaş'ın yeni teknik direktörü oldu. İmza töreninde Önder Özen'i doğal olarak övdü. Önder Hoca da onun var olan motivasyonun kilit bir konu olduğunu söyledi. İyi bir uyum yakalamaya adaydılar. Hatta öyle ki imza töreni sonunda Bilic'in Önder Hoca'yı bağrına basması yüzlerde tebessüm yarattı. 

Daha sonraları, imza atıldığı andan itibaren kadro planlanması adına tatlı tartışmalar yaşadıklarını bizzat Önder Hoca açıklıyordu. Basın mensupları da sanırım o anda ellerini ovuşturmaya başlamışlardı. 

07.07.2013

Beşiktaş camiasının ve yönetiminin önemli isimlerinden Ahmet Nur Çebi ile Önder Özen arasında sorunlar olduğu iddia edildi. Önder Özen resmi siteden bizzat bu haberi kesin bir dille yalanladı. Bu kapı kapanmıştı.

15.07.2013

Bu kez Slaven Bilic ile Önder Özen kapıştı haberleri yayılmaya başlandı. Gün aşırı bu  haberler medyaya düşecekti.

22.07.2013

Slaven Bilic, Samanyolu TV'ye röportaj verdikten sonra Önder Özen elinde telefon ile onun yanına yaklaşır. Telefondaki mesajı(kuvvetle muhtemel Tolga Zengin transferinin bittiğini müjdeleyen mesaj) gösterdikten sonra yaşanılan samimi diyalog aradaki olumlu iletişimin de göstergesi olup basına iyi de bir mesaj olacaktı. 

10.08.2013

Önder Özen'in Hürriyete vermiş olduğu malum röportaj, coğrafyanın en dolu futbol temalı röportajlarından biri olmuştu dersem abartmış olmam. Kulüp disiplininin gelişmekte olduğunu belirtmesi önemli bir gelişmeydi. Camiayı çok oyalayan İbrahim Toraman'ın kaptanlık mevzusunda İbrahim'e göstermiş olduğu dürüstlük takım içinde güven duygusunu kazanması açısından çok önemliydi. Öyle ki gönderilmesi düşünülen İbrahim'in dahi şu an yüzü gülüyor. Geldiği günden beri yaşanan süreçte hataları olduğu ve Fenerbahçe'den futbolcu almayacağız sözünün aslında bu hatalardan biri olduğunu kabul edecekti. Aslında bu önemli konuların yanında satır arasında kalan iki önemli durum olduğunu da belirtmeliyim.

Bir dönem umutsuzluğa kapılan Bilic'e "Diğerleri ile baş edeceğiz, zaten böyle kazanacağımız için sen efsane olacaksın." demesi ve Beşiktaş taraftarının kanına işlemiş olan o romantizmden bahsetmesi kulübün DNA'sını çözdüğünün kanıtları olarak rahatlıkla öne sürülebilecekti. 

12.08.2013

Röportajda geçen malum pazartesi gününü işareti sebebi ile çıkan istifa haberlerini yine bizzat resmi siteden yalanladı. 

15.08.2013

Sağlık ekibi değiştirildi. İlk basın toplantısında kendi söylediği sözlere akıllara gelecekti.

15.08.2013

TRT Spor'daki programda hakkında bulunulan ithamlar neticesinde "Ya ölürüm ya öldürürüm!" deyişi aslında biraz da dolduğunun işaretiydi. Yine bu programda Atletik Performans Departmanı'nın Milan Lab benzeri bir oluşum olduğunu belirtmesi önemli olan bir diğer husustu.

SONUÇ: Önder Özen'in yukarıdaki tarihlerde dillendirdiği her şeyin bir bir realiteye dönüşmesi gerçekten çok önemli. Siyasetten futbol sahasına, ev içi eş diyaloglarından tutun da ibadethanelere kadar her işin vaad ile geçiştirildiği ülkemizde bırakın böyle spor adamlarını, böyle etik değerlere sahip insanlara ihtiyaç olduğu aşikar. Elbette ki kendi de belirttiği gibi hataları oldu, olacaktır da. Kendisi de ne kadar büyük bir işin omuzlarına yüklendiğinin farkında. Gün geçtikçe, özellikle somut başarıyı hedef tutan ve gelmediği takdirde adam öğüten insanların yaratacağı baskı arttıkça hatalar da artacaktır. Buna karşın Beşiktaş taraftarı Önder Hoca'nın arkasında duracaktır, durmalıdır da. Ülke futbolunda denenmeye çalışılan birçok duruma rağmen başarılı olabilecek en akılcı yol bu yoldur. Önder Hoca gibi bir değer bulunmuşken kaybetmek ahmaklık olacaktır.

Sözünü ettiği sistemin başarıyı ne zaman getireceği ise akıllardaki tek soru işareti. İtiraf etmeliyim, önemli de bir soru işareti. Eğer başarı gelirse devrim olacak. Hem de sadece Beşiktaş'ta değil makro düzeyde, ülke futbolunda devrim olacak. Ya başarı gelmezse? Sevgili İbrahim Tilki'nin Marion Bartoli'nin kariyerini sonlandırışı üzerine yazdığı yazıda rastlamıştım Samuel Beckett'ın o sözüne. Benim cahilliğimdir özür dilerim. "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.". Evet, başarı gelmezse Beşiktaş Türk Futbol Tarihi'nin en şanlı mağlubiyetlerinden birini almış olacak.

Ufuk Tolga Aldırmaz

10 Temmuz 2013 Çarşamba

İhtiyar Heyeti


       Taraftarlar destekledikleri kulüpleri televizyon ve gazeteler sayesinde takip ederler genellikle.Televizyon ve gazeteler de haber almak isteyen taraftarların  gözü-kulağı olmaları için kendi bünyelerinden bireyleri görevlendirirler.Bu bireylerin görevleri,kulüp(takım) hakkında taraftara güncel bilgiler aktarmak,merak edilen ve öğrenmek istenilenleri taraftara gerek televizyon programları aracılığıyla gerekse gazetelerinde ki köşelerinde ya da  o bireyin tercihine bağlı olarak modaya uygun şekilde sosyal ağlardan aktarmaktır.
 
    Olayı Beşiktaş özelinde değerlendirecek olursak,Beşiktaş taraftarının takımını takip etmesine yardımcı!!! olan  "ekmeğini Beşiktaş sayesinde kazanan"  yazılı-görsel bir medya ordusu var. "Ekmeğini Beşiktaş sayesinde kazanan" kısmına özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü durum bu iken bazı "ihtiyarlar" deyim yerindeyse "yedikleri kaba pisliyorlar".Sayesinde evine ekmek götürdüğü Beşiktaş'ı karıştıracak kasıtlı ve maksatlı haberler yapıp,ortalığı karıştıracak söylemlerde bulundukları yetmiyormuş gibi bir de kulübü büyük yapan taraftarlara sosyal medya üzerinden hakaret ediyorlar.

   Kimi sayesinde ekmek yediği kulüpte futbolun başına getirilmiş olan Önder Özen'in basın toplantısında son derece seviyesiz bir üslupla saçma-sapan bir soru sorar kimiside cevabı belli olduğu halde ortalığı karıştırmak adına sorduğu sorudan önce "Burası Beşiktaş,burada sorular serttir,başkan karışmaz" diyecek cüreti kendinde bulur. Sanırım bu gücü yıllardır camia içerisinde olmalarına ve kimsenin onlara ses çıkarmamasından alıyorlar.

   Futbol sevgimi hatta ve hatta Beşiktaşlı kimliğimi bir kenara bıraksam bile bir İletişim Fakültesi öğrencisi olarak bu gibi adamların bu sektörün içinde önemli bir yer ettiğini görünce midem bulanıyor.Ayrıca,bu cümleleri kurarken işini düzgünce yapan ve ekmeğine ihanet etmeyen şerefli adamları ayrı tuttuğumu belirtmek isterim.

   Bu yazıyı yazmakta hiç tereddüt etmedim.Bahsettiğim basın ordusunun içinden saf Beşiktaş sevgisine inandığım ender insanlardan biri olan Hakan Gündoğar'ın "Beşiktaş değişecekse önce Beşiktaş basın mensupları değişecek" sözü neden tereddüt etmediğimin göstergesidir.

   Son olarak basının artık futbolda saha içine bile etki edecek kadar önemli bir yer tuttuğunu hatırlatır ve Sayın Başkan Fikret Orman'dan başkalarının adamı olmuş bu ihtiyarları kulüpten uzak tutmak için bir Beşiktaş taraftarı olarak gerekeni yapmasını rica ediyorum.

 Saygılarımla...
 Buğra Kaan Süer

29 Haziran 2013 Cumartesi

Marka İsim ve Ronaldinho

Dönemin başkanı Serdar Bilgili, Galatasaray ile sözleşmesi fesih edilen Mircea Lucescu'yu takımın başına getirir. Yüzüncü yılda hedeflenen ve özlenen şampiyonluk için büyük bir adım atılmıştır. Ardından gelen Carlos Zago, Oscar Cordoba, Daniel Pancu, Kaan Dobra transferleri ile aslında şampiyon kadronun temelleri oturtulacaktır. Bu transferlerin yanı sıra taraftarın göz bebeği Pascal Nouma takıma tekrar kazandırılır. Son hamle olarak da(devre arası "yama" sayılabilecek Federico Guinti transferini es geçelim) takıma yıldız ve "marka" isim kontenjanından Sergen Yalçın katılacaktır.

Önder Özen'in Futbol Genel Koordinatörlüğü'ne getirilmesinin ardından profesyonellik adımını atan Beşiktaş, çeşitli antrenörleri kulübe kazandırdıktan sonra A takımın kontrolünü de yine Önder Özen'in isteği ile Slaven Bilic'e bırakacaktır. Önder Özen'in dün öğlenki toplantısında dile getirdiği gibi en önemli hamlelerden biri gerçekleşmiştir. Taraftarın uzun süredir üzerinde sinerji yarattığı ve kulübede görmek istediği isimlerin başında gelen Bilic, aslında taraflı tarafsız herkesin sempati ile baktığı ve saygı duyduğu bir isim olarak göze çarpıyor. "Dış mihrakları" es geçecek olursak içinde benim de bulunduğum Bilic'e soğuk bakan grubun dahi heyecan duymasını sağlayan bir isimin tercih edilmesi tıpkı 100. Yıl'da Lucescu'nun takımın başına getirilmesine basit biçimde benzeyen bir hamle. Karizmatik Lider kategorisine sokabileceğimiz Bilic öyle veya böyle yakın geçmişte arkasında durulmaya değer tek isim olarak göze çarpmakta. Taraftarın bu yaklaşımı ile birlikte Bilic'in de Önder Özen ile "çalışma arkadaşı" olmaya hevesli bir durumda imzayı atması doğru hamlelerin art arda geleceğinin de bir göstergesi olmakta, en azından benim açımdan.

Adı geçen isimlerin dahi doğruluğu ve sorgulandığında arkasında bir aklın olduğunun açık seçik görülebilmesi neticesinde yapılacak diğer transferleri bir kenara bırakacak olursak kafalarda bir soru işareti oluşmakta. Evvelden bahsedilen ve yukarıda değindiğim Sergen Yalçın misalı yıldız ve "marka" isim kontenjanına yapılacak/yapılması gereken o yatırımın işaret ettiği futbolcu kim olmalı?

Ronaldinho'nun gerek Ahmet Nur Çebi gerekse Fikret Orman tarafından dillendirilmesi ister istemez bir heyecan yarattı. Görüşmelerin olduğu ve belirli tekliflerin Brezilya'ya ulaştığı Ronaldinho tarafından basına yapılan demeçler ile karşı taraftan da doğrulandı. Sosyal medyada ve Beşiktaş'ın kendi içinde yarattığı medyada sıkça dillendirilen şey ise sponsor desteği ile bu transferin gerçekleştirilmesi için elden gelen her şeyin yapılacağı yönünde. Peki Ronaldinho doğru isim mi? Açıkçası çocukluğumun yıldızı olduğu ve büyük bir hayranı olduğum su götürmeyen cinsten bir doğruluk. Objektif biçimde yaklaşmaya çalıştığımda karşıma çıkan en büyük artı Ronaldinho'nun ülkesinde yapılacak olan Dünya Kupası'na katılmak için elinden gelen her şeyi yapacağı gerçeği oluyor. Somut olarak eldeki tek avantaj bu iken dezavantajlar tartının diğer kefesinde ağır bir yük oluşturmakta. Bu noktada sayabileceğim şeyler:

1. Manuel Fernandes'in varlığı. Birlikte oynarlar oynamazlar noktasına girmeyeceğim. Buna karşın Fernandes'in takımın tek lideri olma isteği ve basına oluşturduğu malzeme ortada iken Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak gerek.
2. Ronaldinho'nun tıpkı Manuel Fernandes gibi, hatta çok daha ağır biçimde gece hayatına olan tutkusu ön planda. Öyle ki Barcelona'dan yollanış sebeplerinin başında bu noktadaki abartı tavırları geliyor. Pep Guardiola'nın Lionel Messi'ye onunla takılmaya devam etmesi durumunda takımında yer almayacağını çok açık biçimde belirtmesi de bu durumdan kaynaklanmakta. Ersan Gülüm, Oğuzhan Özyakup gibi yurt dışındaki rahat yaşama alışmış futbolcuların buradaki liderleri ile gece hayatına aktıklarını bir an düşündüm de... Felaket.
3. Avrupa futbolu ile bağlarının kopmuş olup, yeniden uyum süreci yaşayacak olması.
4. Vücudunun artık belirli bir seviyede kalmasına ve baremin üstüne çıkmasına engel olması.
5. Taktik düzende Bilic'in ona bağımlı olmak zorunda olması ki oyuncuların hamuru ile oynamayı seven bir teknik direktör için daha kötü ne olabilir ki?
6. Beşiktaş'ın savunma anlayışı zaten dipte yaşam savaşı verirken takımın üstüne bindireceği ekstra yük.
7. Kazanacağı paranın takım içinde yaratacağı adaletsizlik.
8. Ricardo Quaresma derdinden kurtulmuşken camia içinde net biçimde ayrılık oluşturacağı ve Özen-Bilic ikilisinin yakın zamanda negatif anlamda sorgulanmaya açık hale geleceği gerçeği.
9. Zamanını devirmiş "über yıldız" içselleştirme çabasının hiçbir zaman Beşiktaş'a uymadığı gerçeği.
10. Net biçimde ölü yatırım olması.

Biraz beyin fırtınası ile bu maddeleri çoğaltabiliriz. Peki önerimiz nedir? Takımın ihtiyacının olduğu ve taraftar ile etkileşimi sağlayabilecek ilk mevkii olan santrafora geçtiğimiz günlerde Fiorentina'ya imza atan Mario Gomez minvalinde isimlerin alınması. Belki bu tip bir yatırım maddi olarak bir kazanç sağlamaz fakat hem profesyonelliği ile örnek olacak hem de takıma katkı sağlayacaktır. Bu isim Adebayor olabilir mi? Belki. Artık Football Manager oyunumda yarattığım profillerde dahi böyle maliyetli isimlere yönlenirken içim acıyor. Feda sezonunun etkileri kolay kolay geçmeyecek. İşte bu noktada Cartalete Mustafa Ağabey'in geçen günlerde attığı bir tweet aklıma geliyor: "Hatta santrafora da Serie A'da bakınmak lazım. Direkt katkı verecek transferler mümkün abi'ler: Gilardino, Amauri, Floccari, taca çıkan Matri." Gilardino, Amauri, Matri... Özellikle de Matri! Neden olmasın? Yıldız fetişizmine sahip taraftara hitap etmeyecektir kabul; o taraftar grubuna umarım yıllar boyu ekmek çıkmayacak, çıkmamalı.

Ufuk Tolga Aldırmaz

11 Nisan 2013 Perşembe

Beşiktaş'tan Dortmund Olmaz!

Genel itibari ile yazımın başlığını sona bırakırım. İlkokul öğretmenimin yazı yazmaya başladığım zamanlarda yanıma gelip sanki  dünyanın sırrını veriyormuş edasıyla sadece bana söylediği şeydi bu: "Yazını bitir, oku ve başlığını yaz.". İlk defa onun bu dediğinin tersini yaptım sanırım. Önce başlık, sonra bu kelimeleri tuşlama...

Tezim son derece açık ve net. Beşiktaş Dortmund'un sahip olduğu mentaliteyi kendi bünyesinde oturtamaz. Bunun sebepleri benim için çeşitli. Öncelikle Fikret Orman ve yönetimine(en azından bir kısmına) mali açıdan bir düzlüğe çıkılması için gerekli toleransın tanınması gerektiği kanaatindeyim. El mahkum zaten dediğinizi işitir gibiyim lakin beklemekten başka bir çare söz konusu değil. İlk etapta işler bütçe açısından olumlu gitti. Hatalarıyla sevaplarıyla ilk eşik atlatıldı. Zannımca ikinci eşik de sermaye arttırımı idi ki bu da başarı ile aşıldı. Pay sahiplerinin katılım oranı en son baktığımda yüzde doksan sekiz civarındaydı. Bilinenler ve gördüklerimiz şimdiye kadar Beşiktaş'ı bu noktaya getiren unsurlar oldu. Siyasetçilerin şeffaf olacağız deyimi gibi bir çıkışla taraftara mavi boncuk dağıtan Fikret Orman'ın henüz bu şeffaflığı sergileyememesinden ötürü ilerisi için net bir fikir beyan edemeyeceğim lakin "ayağını yorganına göre uzat ve sportif başarıyı bekle" mottosu kuvvetle muhtemel düstur edinilecektir. İşte bu noktada Dortmund'un zamanındaki konumu ile ayrılıklar başlayacak. Sex Shop firmasından sponsorluk teklifi alıp, Bayern'in yardımına "muhtaç" duruma düştükten sonra şu sıralar ülkemizde pek bir revaçta olan deyimle akil adamların yardımı ile çıkışa geçen Dortmund'un başarısının ardındaki kalibreye sahip kişiler maalesef mevcut yönetimde yer almamakta. Bununla birlikte seçici icra kurulunun doğru isimleri atamada -futbol takımı bazında- pek de olgun bir yapıda olduğu söylenemez. Denize düşen yılana sarılır misali Samet Aybaba'nın, onu da geçtim oyuncu arama komitesinin başına alt yapı hocalığı dışında bu işte pek tecrübesi olmayan Fikret Demirer'in getirilişi hatta ve hatta bir dönem Yıldırım Demirören'in akıl hocalığını yapmış Reşat Çağan'ın sportif direktör olarak atanması büyük tabloda bakıldığında kendi içinde birer mini-skandaldır. Bahsettiğim kalibreye sahipliğini hemen her fırsatta gözler önüne seren İbrahim Altınsay'ın Louis Van Gaal projesininin, Tamer Kıran'ın yaptığı Sven-Göran Eriksson hamlesi ile suya düşmesi ve Altınsay gibi bir değerin kaybedildiğini görmek; yönetim bazında Dortmund'un "akilliğinin" yanında kıyaslanamayacak amatörlüğe düşüldüğünün işaretidir. Yeri gelmişken hemen belirteyim, bahsettiğimiz kulüplerden biri her ne olursa olsun Alman ekolüne bağlı batık bir gemi iken diğeri Yıldırım Demirören tsunamisine maruz kalmış ve tüm değerlerini bir bir kaybetmekte olan bir kulüptür. Kıyaslamanın mümkün mertebede "realite" olduğunu göz önünde bulunduralım.

Fazla dağıtmadan dönelim. Dortmund'un ufak çapta yaşadığı geçiş döneminden sonra içinde bulunulan zaman diliminde kendi yapısına en uygun olan kişi Jürgen Klopp'a görev yüklemesi doğru iş olması açısından son derece önemlidir. Yukarıda nasıl ki Beşiktaş yönetimini eleştirdiysem Dortmund yönetiminin aksi yönde ne kadar iyi bir örnek olduğunu gözler önüne sermeliyim. Klopp muhteşem bir kadro mimarı. Öyle veya böyle Neven Subotic, Mats Hummels, Lucas Barrios gibi isimleri takıma kazandırıp yanına gözlem ağlarının ürünü olan Shinji Kagawa gibi isimleri de eklemişti. Bunun yanı sıra alt yapının nimetleri olan Nuri Şahin, Mario Götze ve hatta durumu biraz daha karmaşık olan Marco Reus gibi isimleri muhteşem biçimde harmanlamayı başardı. Şunları saydıktan sonra madde madde gitmek istiyorum:

1.Doğru seçicinin doğru isimleri kulübe kazandırması. Bu noktada teknik direktöre transfer konusunda yeteri kadar serbestlik tanıyıp tanımamak önem arz edecek. Beşiktaş'ta menajerler ile ilişkileri dillendirilen Samet Aybaba'ya bu serbestlik yeteri düzeyde tanındığına göre şu geçiş etabından sonra getirilecek isime de aynı tolerans gösterilecektir diye düşünüyorum. Sinek de ufaktır ama mide bulandırır. Bu madde önemli bir detaydır. 

2.Gözlem ağının kalitesi. J-League 2'den çıkarılıp ilk on bire monte edilen bir Kagawa'dan bahsediyorken bana bu işi Fikret Demirer ve mütevazi ekibinin becerisine bırakılacağını söyleyecek olursanız aramızda hoş bir diyalog geçmez. Hele ki Şener Özbayraklı gibi bir isimin şu ortamda veto edilmesine de ön ayak olunuyorsa bu isimlere gereksiz yere maaş ödemenin bir anlamı yok.

3.Alt yapı. Kabul bu noktada Beşiktaş yönetiminin yapabilecekleri bir yere kadar. Alman kulüplerinin son dönemdeki atılımı makro çaplı bir devlet atılımıydı. Buna karşın bir Buca Akademisi'nin kalitesinde futbolcu çıkarımı yapılamamaktaysa o nokta bir kez daha gözden geçirilmeli. Gerekirse o hocaları getirip alt yapınızda futbolcularınıza eğitim verdirteceksiniz. 

Toparlamak gerekirse Beşiktaş'ın yönetimsel çıkışlı bir hatalar zincirine maruz kaldığı açık olarak göz önünde duruyor. Tabii ki hala daha o geçiş döneminde olunduğunun altını çizeyim. İşin itiraf edilmesi gereken kısmı ise o geçiş döneminin dahi yeni başladığı. Tümünü toplayınca tek çarenin beklemek olduğu düşünülebilir lakin değil. Sportif başarı gelmek zorunda. Bunu sağlamak için fersah fersah uzaktaki yeni ufukları keşfetmeye gerek yok deyip noktayı koyalım, şimdilik.

Ufuk Tolga Aldırmaz




18 Temmuz 2012 Çarşamba

Devrim Feda İle Olmaz-Değişen Beşiktaş



Fikret Orman ve tartışılan isimlerle dolu yönetimi, neredeyse garanti olarak seçilecekleri seçimden önce dahi bir önceki yönetimin yaptıklarının yanlış olduğunu ve aksi yönde, şeffaf bir biçimde doğruları bir bir yapacaklarının garantisini vererek yönetimi devraldılar. Siyasal arenadan alışkın olduğumuz popülizm kokan eylemler de doğal olarak onların piyonları olan iş adamlarına da sirayet etti ve ediyor da. Buna karşın, bilinçli olduğum bu durumda Fikret Orman'ın söyledikleri ve vaad ettikleri gerçekçi bir söylev niteliği de taşıyordu, zira kendisi "Hoş olmayacak hareketler yapacağız." ya da klişelerden olan "Kan ve göz yaşı vaad ediyorum." gibi cümleler sarf etmişti. Buna uygun olacak şekilde "Feda" dedirtme çabasıyla başladı işine.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü öteden beri -biz buna en azından 30-40 yıllık bir süreç diyelim de soru işaretleri kalksın- Fenerbahçe ve Galatasaray Spor Kulüpleri'nin aksine farklı bir politika izleyerek kendine büyük takım kisvesi  üstüne geçirmişti. "Flash back" yapıp Süleyman Seba ve Serpil Hamdi Tüzünler ile onların öğrencilerinin yaptıklarını düşünürseniz dediklerimi çok daha net bir biçimde anlayacaksınız. Beşiktaş camiasında "Özkaynak" kelimesinin kutsal olduğu en son dönemden bahsediyorum yani. Velhasıl kelam bu dönemde kazanılan başarıların ardından futbolda yaşanılan görece başarısızlıkların neticesinde, taraftarların bireysel ve grup bazında yaptıkları Seba karşıtı hareket küfürler vuku bulduğu zaman meyvesini veriyordu.

Benim kırılma noktası olarak addettiğim nokta da bu dönemin bitişi ve Serdal Bilgili'nin kulüp başkanlığı makamına seçilmesi ile başlayan süreçtir. Seba dönemindeki o gerçekçi ve "haddini" bilen kulüp yönetimi çabası bir anda değişime götürülüyordu. Yerine bu yazıda çokça kullandığım popülist yaklaşım ve İstanbul'un diğer iki kulübüne benzeme çabası geliyordu. Kısacası özünden çıkılmaya başlayan bir düzen oluşuyordu ki bu yönetimdeki isimlerden ikisi de önümüzdeki dönemlerde başkanlık yapacak halef-selef Demirören-Orman ikilisi idi. Zaman ilerledikçe doğru biçimde yapılan hamleler ve doğru kişilerin doğru -ki bu noktada Sinan Engin gibi isimlerin adını zikredenle gırtlak gırtlağa kapışırım- yerlere getirilmesi, akabinde başarıyı da getiriyordu. Amma ve lakin girmek istemediğim, girersem çıkamayacağımı bildiğim siyasi olaylarla da paralel farklı durumların yaşanması saha dışı oyunları etkiliyor ve bir anda Beşiktaş'ın gidişatı değişiyordu. Seba gibi kendisine de küfürler yağan Bilgili istifa ediyordu. Yerine zamanın Futbol Şube Sorumlusu ve Erdoğan Demirören'in oğlu sıfatı ile gelen kişi Yıldırım Demirören'den başkası değildi. Beşiktaş bu sefer, daha da beter bir politikaya maruz gitmeye hazır ve nazır şekilde adeta bekliyordu. Bilgili'ye ek olarak sömürgeci devlet edası taşıyan başkanın yıllar geçtikçe yaptıkları kulübü kendi benliğinden daha da çok uzaklaştırıyordu. Vicente Del Bosque'si, PAF takımı muhabbeti ve benzeri durumlarının yanında masumane kaldığı; gizli Mendes ilişkileri, Milangaz Sponsorluğu, "Yetmez Demirören" şeklinde taraftarı anırtacak kadar kulübün köklerine parazit misali yapışmış olaylar silsilesinin sahibi bir zihniyetin varlığının bunu yapmaması çok da normal karşılanamazdı zaten. Yine Bilgili dönemindeki gibi kirli senaryoların varlığından söz edilip kendisinin Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı'na "terfi ettirilmesi" durumunu ve sürecini hepiniz benim kadar iyi biliyorsunuz. Geride ne kalmıştı? Tam bir enkaz.

İşte bu noktada hamasi konuşmalarla ve "Yüreği yeten çıksaydı da başkan olsaydı." sözleri ile haklılık payı da var olan Fikret Orman devreye giriyordu. Açıkça söylemek gerekirse Fikret Orman'ı bu önceki ikiliden daha masum gördüğümü ve sevdiğimi belirtmekte fayda var. Özellikle "Feda" gibi güzel lanse edilen ve kulübün içinde bulunduğu durumun vehametini ön plana çıkaran bir organizasyon ile başlanması gerçekten önemliydi ve güzeldi. Ardından gelen İbrahim Altınsay hamlesi de Orman'ın sözlü olarak sürekli tekrarladığı o doğru işlerden biri olarak gerçekleşiyordu. Ne de olsa futbol bu kulübün şah damarı idi. Akabinde gelen basketbol takımının şampiyonluğu ile camia tek yürek olup "Biz bu zorlukları da aşarız." demeye başladığı anda Altınsay'dan gelen istifa haberi içinde benim de olduğum bazı insanları tedirgin etmeye başlıyordu. İşler tersine dönmeye başladı. Basketbol takımına şu süreçte dahi bir sponsor bulunamaması, erkek voleybol takımı şubesinin de kapatılması, tekrar kara bulutların Beşiktaş semtinin üzerine gelmesi demekti. Taraftarın her şeye tabiri caizse sallamaya ve akıl yoksunu biçimde yorumlar yapıp, tepkide bulunması işi daha da kötü bir noktaya götürüyordu. Değişen taraftar profilinin son noktaya gelmesi ve çok güldüğüm şu "kongre simsarları" kalıbının doğruluğu sebebi ile de "100.000 Üyeli Beşiktaş" hedefinde samimiyet yoksunu ama şeklen doğru olan bu proje devreye sokuluyordu. Kesinlikle geciktirilmeden yapılması gereken, süre kısıtlaması olmaksızın üyelere seçim hakkı da verilen bir proje olmalı. Eksiğiyle gediğiyle yine de doğrudur fakat işin bir de mali boyutu var ki "Halkın Takımı" sıfatını alan bir taraftar güruhuna 1200 TL'lik giriş ücreti biçilmesi samimiyetsizliğin ve sadece kulübe sıcak para akışının sağlanmasının amaçlandığının göstergesi. Bu samimiyetsizlik taraftarı salt müşteri gözüyle görmekten başka bir şey değildir. Keza bu durumu Feda projesinin tümü için geçerli olmaya başlamakta. Gözlerden kaçıyor lakin Feda artık içini boşaltma sürecine girdi. Başta ateşi yakmak adına kıvılcım oluşturuldu fakat kıvılcımı harlayacak şeylerin ardı gelmedi, yazıktır.

Önümüzde Newco Rangers gibi bir örnek var ve Beşiktaş'ın bu mali tablosunu görüyoruz. Yapılanları görüyoruz. İnsan korkmadan edemiyor ne yazık ki. Bu şekilde gidilmesi ya iflas bayrağının dalgalanması ya da ufak yasa ve tüzük değişiklikleri ile önünde "Emirates" yazan bir forma anlamı taşımakta. İkincisi beni daha çok korkutuyor üstelik. Yaş itibari ile "Bana çocukluğumun Beşiktaş'ını verin!" diyemiyorum fakat babamdan miras kalan bu değeri çocuklarıma gururla aktarabileceğim şekilde bırakın kafi, diyebiliyorum. Devrimi diline dolayıp devrim yapabileceklerini düşünen insanlara da sadece gülüyorum. Önce yürek sonra vizyon gerek ve ne yazık ki bu takım size muhtaç. Taraftarın en büyük hatası da bu büyük kulübü sizlere muhtaç etmek.

Velhasıl kelam korkuyorum efendim. Hem de hiç olmadığı kadar.

NOT: Fikret Orman'ın kulüp dışındaki büyük dostlarından olan Yıldırım Demirören için Ernst&Young Denetim Şirketi'ne yaptırdığı denetlemeden ne çıkacak çok merak ediyorum ya da çıkmayacak mı desek?


Ufuk Tolga Aldırmaz
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...