Yıldırım Demirören etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yıldırım Demirören etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2013 Perşembe

Beşiktaş'tan Dortmund Olmaz!

Genel itibari ile yazımın başlığını sona bırakırım. İlkokul öğretmenimin yazı yazmaya başladığım zamanlarda yanıma gelip sanki  dünyanın sırrını veriyormuş edasıyla sadece bana söylediği şeydi bu: "Yazını bitir, oku ve başlığını yaz.". İlk defa onun bu dediğinin tersini yaptım sanırım. Önce başlık, sonra bu kelimeleri tuşlama...

Tezim son derece açık ve net. Beşiktaş Dortmund'un sahip olduğu mentaliteyi kendi bünyesinde oturtamaz. Bunun sebepleri benim için çeşitli. Öncelikle Fikret Orman ve yönetimine(en azından bir kısmına) mali açıdan bir düzlüğe çıkılması için gerekli toleransın tanınması gerektiği kanaatindeyim. El mahkum zaten dediğinizi işitir gibiyim lakin beklemekten başka bir çare söz konusu değil. İlk etapta işler bütçe açısından olumlu gitti. Hatalarıyla sevaplarıyla ilk eşik atlatıldı. Zannımca ikinci eşik de sermaye arttırımı idi ki bu da başarı ile aşıldı. Pay sahiplerinin katılım oranı en son baktığımda yüzde doksan sekiz civarındaydı. Bilinenler ve gördüklerimiz şimdiye kadar Beşiktaş'ı bu noktaya getiren unsurlar oldu. Siyasetçilerin şeffaf olacağız deyimi gibi bir çıkışla taraftara mavi boncuk dağıtan Fikret Orman'ın henüz bu şeffaflığı sergileyememesinden ötürü ilerisi için net bir fikir beyan edemeyeceğim lakin "ayağını yorganına göre uzat ve sportif başarıyı bekle" mottosu kuvvetle muhtemel düstur edinilecektir. İşte bu noktada Dortmund'un zamanındaki konumu ile ayrılıklar başlayacak. Sex Shop firmasından sponsorluk teklifi alıp, Bayern'in yardımına "muhtaç" duruma düştükten sonra şu sıralar ülkemizde pek bir revaçta olan deyimle akil adamların yardımı ile çıkışa geçen Dortmund'un başarısının ardındaki kalibreye sahip kişiler maalesef mevcut yönetimde yer almamakta. Bununla birlikte seçici icra kurulunun doğru isimleri atamada -futbol takımı bazında- pek de olgun bir yapıda olduğu söylenemez. Denize düşen yılana sarılır misali Samet Aybaba'nın, onu da geçtim oyuncu arama komitesinin başına alt yapı hocalığı dışında bu işte pek tecrübesi olmayan Fikret Demirer'in getirilişi hatta ve hatta bir dönem Yıldırım Demirören'in akıl hocalığını yapmış Reşat Çağan'ın sportif direktör olarak atanması büyük tabloda bakıldığında kendi içinde birer mini-skandaldır. Bahsettiğim kalibreye sahipliğini hemen her fırsatta gözler önüne seren İbrahim Altınsay'ın Louis Van Gaal projesininin, Tamer Kıran'ın yaptığı Sven-Göran Eriksson hamlesi ile suya düşmesi ve Altınsay gibi bir değerin kaybedildiğini görmek; yönetim bazında Dortmund'un "akilliğinin" yanında kıyaslanamayacak amatörlüğe düşüldüğünün işaretidir. Yeri gelmişken hemen belirteyim, bahsettiğimiz kulüplerden biri her ne olursa olsun Alman ekolüne bağlı batık bir gemi iken diğeri Yıldırım Demirören tsunamisine maruz kalmış ve tüm değerlerini bir bir kaybetmekte olan bir kulüptür. Kıyaslamanın mümkün mertebede "realite" olduğunu göz önünde bulunduralım.

Fazla dağıtmadan dönelim. Dortmund'un ufak çapta yaşadığı geçiş döneminden sonra içinde bulunulan zaman diliminde kendi yapısına en uygun olan kişi Jürgen Klopp'a görev yüklemesi doğru iş olması açısından son derece önemlidir. Yukarıda nasıl ki Beşiktaş yönetimini eleştirdiysem Dortmund yönetiminin aksi yönde ne kadar iyi bir örnek olduğunu gözler önüne sermeliyim. Klopp muhteşem bir kadro mimarı. Öyle veya böyle Neven Subotic, Mats Hummels, Lucas Barrios gibi isimleri takıma kazandırıp yanına gözlem ağlarının ürünü olan Shinji Kagawa gibi isimleri de eklemişti. Bunun yanı sıra alt yapının nimetleri olan Nuri Şahin, Mario Götze ve hatta durumu biraz daha karmaşık olan Marco Reus gibi isimleri muhteşem biçimde harmanlamayı başardı. Şunları saydıktan sonra madde madde gitmek istiyorum:

1.Doğru seçicinin doğru isimleri kulübe kazandırması. Bu noktada teknik direktöre transfer konusunda yeteri kadar serbestlik tanıyıp tanımamak önem arz edecek. Beşiktaş'ta menajerler ile ilişkileri dillendirilen Samet Aybaba'ya bu serbestlik yeteri düzeyde tanındığına göre şu geçiş etabından sonra getirilecek isime de aynı tolerans gösterilecektir diye düşünüyorum. Sinek de ufaktır ama mide bulandırır. Bu madde önemli bir detaydır. 

2.Gözlem ağının kalitesi. J-League 2'den çıkarılıp ilk on bire monte edilen bir Kagawa'dan bahsediyorken bana bu işi Fikret Demirer ve mütevazi ekibinin becerisine bırakılacağını söyleyecek olursanız aramızda hoş bir diyalog geçmez. Hele ki Şener Özbayraklı gibi bir isimin şu ortamda veto edilmesine de ön ayak olunuyorsa bu isimlere gereksiz yere maaş ödemenin bir anlamı yok.

3.Alt yapı. Kabul bu noktada Beşiktaş yönetiminin yapabilecekleri bir yere kadar. Alman kulüplerinin son dönemdeki atılımı makro çaplı bir devlet atılımıydı. Buna karşın bir Buca Akademisi'nin kalitesinde futbolcu çıkarımı yapılamamaktaysa o nokta bir kez daha gözden geçirilmeli. Gerekirse o hocaları getirip alt yapınızda futbolcularınıza eğitim verdirteceksiniz. 

Toparlamak gerekirse Beşiktaş'ın yönetimsel çıkışlı bir hatalar zincirine maruz kaldığı açık olarak göz önünde duruyor. Tabii ki hala daha o geçiş döneminde olunduğunun altını çizeyim. İşin itiraf edilmesi gereken kısmı ise o geçiş döneminin dahi yeni başladığı. Tümünü toplayınca tek çarenin beklemek olduğu düşünülebilir lakin değil. Sportif başarı gelmek zorunda. Bunu sağlamak için fersah fersah uzaktaki yeni ufukları keşfetmeye gerek yok deyip noktayı koyalım, şimdilik.

Ufuk Tolga Aldırmaz




3 Mart 2013 Pazar

Bir Galatasaray hikayesi ve daha fazlası

Daha önce ''Rotasyonun ucunu kaçırmak'' adında bir yazı sıçıntısında bulunmuştum.O yazımda Real Madrid'in gereksiz transferinin de katmış olduğu durumlara, taslak bile olmayacak düzeyde saçma bir analiz yazısıydı. Daha önce yazmıştım diyince de havalı oluyor,sanki seri üretim halinde yazılar yazan biriymişim gibi.Neyse..Bu içsel muhabbeti keselim..
Bu düşündüğüm sorunun Galatasaray güncellemesi,ben çıktım beni de yazın diye bağırıyor. Malum ülkemizde sağlam giden tekeri patlatmak büyük başarıdır. Galatasaray'ın pas trafiğine dayalı, futbolun doğrularını nispeten ( geliştirelebilir ) de olsa yerine getirdiği oyun düzeni vardı. Geçtiğimiz sezonun ilk yarısında, Terim içsel düzeye varacak arayışların ardından,Forlan mı geldi,Reyes mi gitti derken, Necati'yi kadroye monte edip,bana göre bu oyuncuyla şampiyonluğa gitmişti. Bu sezon başında Necati'nin takımdan ayrılması, sarı kırmızılıların mevcut sistem sorunsalında kritik husus.
Hatırlayalım kısaca..Ujfalusi, geriden oyun çıkarır mı,çıkarır. Semih'e abi olur mu? Baba bile olabilir. Tecrübesiyle kademelerde başarılı mı? Alası..Hakan Balta,yüksek formdaydı,ki bu tarz defansif,ayağı iyi bekleri severim .Tempolu oyunda,savunmayı üçler,hücuma katılışlarda merkeze kolaylık sağlar. Eboue üst düzeyin bir tık aldı.Savunma da hücum da dengeli yapar.
Tek tek saymayalım. Geçtiğimiz sezonki yüksek pas trafiğine dayalı  iştahlı oyun, doğru oyuncu karakterlerinin yanı sıra,mükemllikler üzerinden ilerler bence. Melo ve Selçuk'un hayatı boyunca o performansı bir daha yakalamayacağı gerçeği gibi. Şampiyonluğa giden yolda, takımın paslaşmalar oluşturulan set hücümlarında, Elmander'in pivotluğu ve savunma katkısının yanında, önde baskı yediğinde bozulan trafiğe köprü olacak isim Necati oluyordu. Necati, sonradan o göreve evrilmiş olsa da, teknik kapasitesi ve tecrübesi,orta düzeydeki sprint yeteneği ile hücum ile merkez arasında taşıyıcı servis görevini çok iyi görüyordu. Ve takımın orta sahasının da iç kanatlardan kurulu olduğunu hatırlatalım. Emre Çolak ve Engin Baytar'ın gerektiğinde Selçuk ve Melo'nun yanında pasör oyuncu olmaları, yetenekli ayaklardan kurulu GS düzeninde iç alan baskısının artmasına da katkı sağlıyordu. Pas isabeti arttıkça takım savunmasındaki zaaflar halı altına süpürülüyor, savunmanın oyuna katkısı da artıyordu böylece. Basit de olsa anlatmaya çalıştım,dilim döndüğünce.
Bu sezonki temel fark. Sezonun ilk yarısını ele alacak olursak, oyun tıkandığında bir transit ( Necati ) olmayışı ve kenar oyuncularının ( Amrabat ) merkezden uzak olması, sorunsalların bir maddesi olabilir.Burak ve Umut'un da önüne atıldığında oynayabilen adamlar olması ( Elmander sakat ) takımın pasla öne taşınmasın da bir diğer kritik durum bence. Açıkçası Galatasaray'ın oynadığı güzel oyun,hayatının temeline Fenerbahçe'yi oturtmuş biri olarak korkutuyordu. Zira geliştirelebilir,çağdaş bir oyun tercihleri vardı. Futbolun yetenekli,oyunu her yönüyle oynayabilen adamlarla oynanmasının altını çiziyorlardı. Özellikle Fenerbahçe maçlarında, Kocaman'ın da tercihsel hatalarıyla, sahaya hapsolmuş Fenerbahçe'ye bu anlamda ders verdiklerini düşünüyorum.
Pek çoğu Dany'ye laf atar. Açıkçası üst düzey bir oyuncu asla değil ama G.saray'ın mevcut oyun yapısı,ve kadro dizilişinde kim olsa bu sorunları yaşardı. Geçtiğimiz sezon doğru diziliş,önde iyi basan oyuncular,pas trafiğini sağlayacak kanat oyuncuları olması, savunmayı da rahatlatıyordu. Bu kadar sorunlar ön plana çıkmıyor,herkes ''Ya bu Dany ne yeaa'' demiyordu. 40 metre önde basan oyun düzeninde,Melo'nun kalıcı,Selçuk'un dönemsel,Hamit'in cenabetliği,Amrabat'ın da zekasızlığı eklenince işin Dany değil Cannavaro olsa ne yapar,emin değilim.Yani ben burada isimlerden çok dizilişlerin,tercihlerin, kişileri etkilediğine inanıyorum. Ve bahsettiğim gibi, doğru tercihlerin yanında, yüksek form grafiğinde olması şart olan oyunculardan oluşan bir yapı...
Sezonun 2..yarısında ise Balta'nın formsuzluğu/yokluğunda mecburiyetten sol beke yapışan Riera'nın 'ben buraya ait değilim'' diye bağırması üzerine savunmaya takviye beklenirken, lüks tüketiminin Demirören şubesini Galatasaray'da açmak isteyen Aysal'ın transferleriyle yalancı bir bahar yaşadı sarı kırmızılılar.Sneijder'in gelişiyle herkes ne oynar,ne yer,nasıl pas verir,nasıl dripling atar mı? bilmeden kadro saymaya başladı.Savunmaya yine oyuncu alınır diye beklenirken, Drogba geldi. bir korku da olmadı değil elbet.Sonuçta Drogba,Sneijder ve Burak..
İyi giden,ve daha da ileri seviyelere çıkarabilinecek 4-2-2 düzeni Sneijder'in gelişiyle,Terim'in arayış düzenine bıraktı. Drogba merkez,Burak yanında sarkık,Sneijder solda denendi. Fizik olarak da hiç hazır olmayan Drogba ve Sneijder haliyle kaliteleriyle 30 dakika etki etseler de,uzun vadede yanılgıdan öteye gitmeziz abi biz dediler.Son 3 maçtır da Sneijder önde Burak 2010-11 sezonundaki gibi sağ iç-forvette oynuyor.Sneijder, Selçuk, Melo/Yekta/Hamit seleksiyonuyla oluşan orta sahada,kritik nokta sol kanatta kimin olacağı oluyor. Amrabat 2 haftadır benden bir yol olmazın tiyatrosunu oynuyor.Yeni katılımlar ardından esameleri okunmayan Emre ve Engin henüz denenmedi de ciddi anlamda. Bu arayış nereye varır bilmem ama uzun vadede baş ağrıtacağı kesin.
Belirleyici unsur Sneijder
Açıkçası ülkenin çoğu W.Sneijder ne oynar,nasıl hareket tercihleri vardır? bilmiyor.Dilim döndüğünce nacizane belirteyim. Sneijder,pasla çıkan bir adam.Öyle adam eksiltin,dripling yapsın beklenmemeli,yapamaz da. Pas trafiği yaratıp, şut mevzisinde kaleye bomba atar ki,Ordu maçındaki imza golü akıllara gelsin hemen.
Sneijder'i öne atıp,forvet arkası oynatmak verimini yüzde 20 azaltmaktır bence. Wesley'nin önde basmasını bekler, sekenleri tamamlamasını beklemek,ve en büyük silahının bu olmasını ummak,iyimserlik. Yakalanan set hücumlarıyla,duvar olucak bir santrfora ihtiyacı var.. Burak bunu yapmaya müsait değil. Sneijder'in forvet arkasında oynadığı takdirde,önde basmamasına yardımcı olacak,presi yapmadığı için de yedek kaldığını tekrarlayalım. Yani forvetin basmazsa o yük,ön ve geri merkeze kalır ki,bu da zaten iyi olmayan savunmanın anasının kulaklarını çınlatmak olur. Konuya dönecek olursak, Akhisar maçında Drogba'nın oyuna girişiyle aslında Wesley de oyuna yeniden girdi. O dakikaya kadar solda zay edilen Hollandalı, ön merkeze geçmiş,önüne pas servisi ettiğinde istop edip Wesley'i kaleye yaklaştıracak bir pivota kavuşmuştu. Bu durumu ele aldığımda, Wesley'nin muhakkak ki Drogba ile oynaması gerektiğini düşünüyorum.Sneijder'in oyun karakterinin kullanımının bana göre zor olmasından da kaynaklı olarak Gs dizilişlerinde, 3 yıldızı bir arada oynatma ihtiyacından ötürü Terim'in kadro arayışları sürecektir. Açıkçası ne kadar uzun sürerse bizim için iyi.Ha tutturamayacaklarına inanıyorum,o ayrı.
Vur tekmeyi at aşağı ama nerede?
Bundan birkaç ay önde '' Nereden geliyor bu paranın kaynağı'' adında bir haber yazmıştım,genç medya kariyerimde henüz çıkarmış olduğum en iyi iş diyorum ona. O haberimin ilk kısmında,GS'nin store gelirlerinden,kombine parasından,Şl ve Lig kazancından bahsedip,Aysal yönetiminin,başarıya endeksli olarak ( politik torpiller de var ama girmeyek oraya ) borcu erittiğinden bahsetmiştim.Öyleydi de. Ama sonrasında yapılan lüks tüketimi transferler, gelecek olası başarıları hesap ederek yapılmıştı. Yani garantisi yok.. Lig şampiyonluğu ve bir üst tura çıkma dahilinde gelecek olan o gelirleri, alınacak 2-3 başarısız sonuçla rüyanda görmek ne kadar mümkün biliniyor.Takımın rotasyon ve diziliş sorunu ortada. Burada iş bize düşüyor. Sen bu sezon kazanılacak bir şampiyonlukla, ezeli rakibini Şl'den gelecek net 35 trilyondan ve ligden gelecek yaklaşık 60 trilyondan men etmiş oluyorsun. Ki bu da borcunu 0'lamak dururken nasıl olsa şampiyonuz ego pişkinliğinde hareket eden Aysal yönetiminin de mezarını kazmak oluyorsun. Gereksiz lüks tüketimlerinden ötürü henüz oturmamış,kadro çalkantılarıyla boğuşan G.saray'ı ''uçurumdan denizi gören,ecel teri dökerken parmağıyla yukarı çıkmak isteyen o garip adamın'' , parmağına basıp aşağı geri atmak çok mu zor?

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Devrim Feda İle Olmaz-Değişen Beşiktaş



Fikret Orman ve tartışılan isimlerle dolu yönetimi, neredeyse garanti olarak seçilecekleri seçimden önce dahi bir önceki yönetimin yaptıklarının yanlış olduğunu ve aksi yönde, şeffaf bir biçimde doğruları bir bir yapacaklarının garantisini vererek yönetimi devraldılar. Siyasal arenadan alışkın olduğumuz popülizm kokan eylemler de doğal olarak onların piyonları olan iş adamlarına da sirayet etti ve ediyor da. Buna karşın, bilinçli olduğum bu durumda Fikret Orman'ın söyledikleri ve vaad ettikleri gerçekçi bir söylev niteliği de taşıyordu, zira kendisi "Hoş olmayacak hareketler yapacağız." ya da klişelerden olan "Kan ve göz yaşı vaad ediyorum." gibi cümleler sarf etmişti. Buna uygun olacak şekilde "Feda" dedirtme çabasıyla başladı işine.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü öteden beri -biz buna en azından 30-40 yıllık bir süreç diyelim de soru işaretleri kalksın- Fenerbahçe ve Galatasaray Spor Kulüpleri'nin aksine farklı bir politika izleyerek kendine büyük takım kisvesi  üstüne geçirmişti. "Flash back" yapıp Süleyman Seba ve Serpil Hamdi Tüzünler ile onların öğrencilerinin yaptıklarını düşünürseniz dediklerimi çok daha net bir biçimde anlayacaksınız. Beşiktaş camiasında "Özkaynak" kelimesinin kutsal olduğu en son dönemden bahsediyorum yani. Velhasıl kelam bu dönemde kazanılan başarıların ardından futbolda yaşanılan görece başarısızlıkların neticesinde, taraftarların bireysel ve grup bazında yaptıkları Seba karşıtı hareket küfürler vuku bulduğu zaman meyvesini veriyordu.

Benim kırılma noktası olarak addettiğim nokta da bu dönemin bitişi ve Serdal Bilgili'nin kulüp başkanlığı makamına seçilmesi ile başlayan süreçtir. Seba dönemindeki o gerçekçi ve "haddini" bilen kulüp yönetimi çabası bir anda değişime götürülüyordu. Yerine bu yazıda çokça kullandığım popülist yaklaşım ve İstanbul'un diğer iki kulübüne benzeme çabası geliyordu. Kısacası özünden çıkılmaya başlayan bir düzen oluşuyordu ki bu yönetimdeki isimlerden ikisi de önümüzdeki dönemlerde başkanlık yapacak halef-selef Demirören-Orman ikilisi idi. Zaman ilerledikçe doğru biçimde yapılan hamleler ve doğru kişilerin doğru -ki bu noktada Sinan Engin gibi isimlerin adını zikredenle gırtlak gırtlağa kapışırım- yerlere getirilmesi, akabinde başarıyı da getiriyordu. Amma ve lakin girmek istemediğim, girersem çıkamayacağımı bildiğim siyasi olaylarla da paralel farklı durumların yaşanması saha dışı oyunları etkiliyor ve bir anda Beşiktaş'ın gidişatı değişiyordu. Seba gibi kendisine de küfürler yağan Bilgili istifa ediyordu. Yerine zamanın Futbol Şube Sorumlusu ve Erdoğan Demirören'in oğlu sıfatı ile gelen kişi Yıldırım Demirören'den başkası değildi. Beşiktaş bu sefer, daha da beter bir politikaya maruz gitmeye hazır ve nazır şekilde adeta bekliyordu. Bilgili'ye ek olarak sömürgeci devlet edası taşıyan başkanın yıllar geçtikçe yaptıkları kulübü kendi benliğinden daha da çok uzaklaştırıyordu. Vicente Del Bosque'si, PAF takımı muhabbeti ve benzeri durumlarının yanında masumane kaldığı; gizli Mendes ilişkileri, Milangaz Sponsorluğu, "Yetmez Demirören" şeklinde taraftarı anırtacak kadar kulübün köklerine parazit misali yapışmış olaylar silsilesinin sahibi bir zihniyetin varlığının bunu yapmaması çok da normal karşılanamazdı zaten. Yine Bilgili dönemindeki gibi kirli senaryoların varlığından söz edilip kendisinin Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı'na "terfi ettirilmesi" durumunu ve sürecini hepiniz benim kadar iyi biliyorsunuz. Geride ne kalmıştı? Tam bir enkaz.

İşte bu noktada hamasi konuşmalarla ve "Yüreği yeten çıksaydı da başkan olsaydı." sözleri ile haklılık payı da var olan Fikret Orman devreye giriyordu. Açıkça söylemek gerekirse Fikret Orman'ı bu önceki ikiliden daha masum gördüğümü ve sevdiğimi belirtmekte fayda var. Özellikle "Feda" gibi güzel lanse edilen ve kulübün içinde bulunduğu durumun vehametini ön plana çıkaran bir organizasyon ile başlanması gerçekten önemliydi ve güzeldi. Ardından gelen İbrahim Altınsay hamlesi de Orman'ın sözlü olarak sürekli tekrarladığı o doğru işlerden biri olarak gerçekleşiyordu. Ne de olsa futbol bu kulübün şah damarı idi. Akabinde gelen basketbol takımının şampiyonluğu ile camia tek yürek olup "Biz bu zorlukları da aşarız." demeye başladığı anda Altınsay'dan gelen istifa haberi içinde benim de olduğum bazı insanları tedirgin etmeye başlıyordu. İşler tersine dönmeye başladı. Basketbol takımına şu süreçte dahi bir sponsor bulunamaması, erkek voleybol takımı şubesinin de kapatılması, tekrar kara bulutların Beşiktaş semtinin üzerine gelmesi demekti. Taraftarın her şeye tabiri caizse sallamaya ve akıl yoksunu biçimde yorumlar yapıp, tepkide bulunması işi daha da kötü bir noktaya götürüyordu. Değişen taraftar profilinin son noktaya gelmesi ve çok güldüğüm şu "kongre simsarları" kalıbının doğruluğu sebebi ile de "100.000 Üyeli Beşiktaş" hedefinde samimiyet yoksunu ama şeklen doğru olan bu proje devreye sokuluyordu. Kesinlikle geciktirilmeden yapılması gereken, süre kısıtlaması olmaksızın üyelere seçim hakkı da verilen bir proje olmalı. Eksiğiyle gediğiyle yine de doğrudur fakat işin bir de mali boyutu var ki "Halkın Takımı" sıfatını alan bir taraftar güruhuna 1200 TL'lik giriş ücreti biçilmesi samimiyetsizliğin ve sadece kulübe sıcak para akışının sağlanmasının amaçlandığının göstergesi. Bu samimiyetsizlik taraftarı salt müşteri gözüyle görmekten başka bir şey değildir. Keza bu durumu Feda projesinin tümü için geçerli olmaya başlamakta. Gözlerden kaçıyor lakin Feda artık içini boşaltma sürecine girdi. Başta ateşi yakmak adına kıvılcım oluşturuldu fakat kıvılcımı harlayacak şeylerin ardı gelmedi, yazıktır.

Önümüzde Newco Rangers gibi bir örnek var ve Beşiktaş'ın bu mali tablosunu görüyoruz. Yapılanları görüyoruz. İnsan korkmadan edemiyor ne yazık ki. Bu şekilde gidilmesi ya iflas bayrağının dalgalanması ya da ufak yasa ve tüzük değişiklikleri ile önünde "Emirates" yazan bir forma anlamı taşımakta. İkincisi beni daha çok korkutuyor üstelik. Yaş itibari ile "Bana çocukluğumun Beşiktaş'ını verin!" diyemiyorum fakat babamdan miras kalan bu değeri çocuklarıma gururla aktarabileceğim şekilde bırakın kafi, diyebiliyorum. Devrimi diline dolayıp devrim yapabileceklerini düşünen insanlara da sadece gülüyorum. Önce yürek sonra vizyon gerek ve ne yazık ki bu takım size muhtaç. Taraftarın en büyük hatası da bu büyük kulübü sizlere muhtaç etmek.

Velhasıl kelam korkuyorum efendim. Hem de hiç olmadığı kadar.

NOT: Fikret Orman'ın kulüp dışındaki büyük dostlarından olan Yıldırım Demirören için Ernst&Young Denetim Şirketi'ne yaptırdığı denetlemeden ne çıkacak çok merak ediyorum ya da çıkmayacak mı desek?


Ufuk Tolga Aldırmaz
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...