Slaven Bilic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Slaven Bilic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2013 Perşembe

Repetitif Kader



Oğuzhan Özyakup'un yokluğuna bir de Atiba Hutchinson'ınki eklenince Beşiktaş taraftarından haklı olarak "Eyvah!" nidaları yükselmeye başlayacaktı. Orta sahada "yerli Yaya Toure" performansı ile göz dolduran Veli Kavlak'ın partnerinin Necip Uysal olması birçok şeyin sarpa sarmasına tekabül edecekti. Takım içi pas yüzdesi ile dikkat çeken Atiba'nın yokluğunda Necip'in o kontenjanı dolduruşu neticesinde sadece ilk yarıda 55 adet pas hatası yapılması demek zaten Beşiktaş'ın Çaykur Rizespor karşısında çıkardığı mücadelenin bir özeti de olacaktı. Topun hakimiyetini bir türlü ele alamayan Beşiktaş'a dair ne net done işte bu iki asil eksiklik sebebi ile elde edilecekti.

Oğuzhan ve Atiba'nın yokluğunun üstüne bir de ısınma esnasında sakatlık geçiren Tomas Sivok'un da yerini Ersan Gülüm'e devretmesi "Eyvah!" nidalarının daha da gürleşmesi anlamına gelecekti. Benim uzun yıllardır en -azından Beşiktaş'ın- ilk on birde iki solak stoperle oynama durumu saha içinde vücut bulacaktı. Sivok'un yokluğunda hem alçak hem de yüksek toplara karşı agresyonu düşük olan bu ikilinin nasıl bir geri dönüş vereceği merak konusuydu. Oyun içinde fazla zorlanmamaları hata yapma risklerini de en aza indirdi. Buna karşı hamlesiz ve ağır oluşları sebebi ile takımı sık sık görünmez bir iple çekiyormuşçasına geride tutacaktı. İşte bu noktada yine Oğuzhan ve Atiba'nın eksikliği hissedildi. Takımın dikine boyu uzadı ve hatlar arası mesafe git gide açıldı. Bu da Beşiktaş'ı kısırlaştıracaktı. Manuel Fernandes, Gökhan Töre ve Olcay Şahan'ın hücum melekelerini sahaya kesik kesik yansıtışları da takımın klasikleşen temposunu yapamamasına sebep oldu. Zaman zaman Rizespor kendi sahasına itilip tempo yapılsa da bireysel hamlelerdeki sıkıntılar golün gelmesine engel olacaktı.

Takım genel itibari ile eksikler ve de sakatlık mereti yüzünden şanssız bir evreden geçiyor olsa da golün gelmesi çok da zor olmayabilirdi. Öncelikle Ömer Şişmanoğlu'nun da oyun alanına atılmasının ve Hugo Almeida ile çift santrafora dönülmesi neticesinde baskının dozajı bir tık da olsa artıyordu. Bu durum defalarca şu şekilde tezahür etti:

1.Savunmada kapılan top
2.Kapılan topun Fernandes'e aktarılışı
3.Fernandes'in Almeida'yı bulması
4.Almeida'nın topu tutarak gerekli servisleri yapması ve pozisyonlara ön ayak oluşu

İşte bu dört maddenin en kritik ayağı sayabileceğimiz Almeida'nın yerine oyuna alınan Mustafa Pektemek'in tipleme olarak son derece farklı bir oyuncu olması ve topu bir türlü o bölgede tutamayışı Beşiktaş'a ket vuruyordu. Bu değişikliğin bir sonraki durumdan daha etkili olduğunu, bu sebepten öncelik aldığını da bir ara not olarak vereyim. İkincil sorun ise Dentinho. Rizespor'un en büyük defosu olan o geri dönüş zaafiyeti sebebi ile dakikalar geçtikçe geride daha büyük boşluklar verdiğini hep birlikte gözlemledik. İşte bu noktada Kerim Frei yerine mevcut grafiği ile sadece Brezilya Serie B'de forma giyebilecek kapasitede olan Dentinho'nun oyuna girmesi skandal olarak göze çarpmakta. Şeytanın avukatlığına soyunayım, Slaven Bilic'in tam bir kaos ortamında ayağının tozu ile gelen Kerim'i Galatasaray'a karşı oyuna sokması ne kadar yanlış ise bugün de oyuna sokulmaması onun kadar yanlıştır. Michael Eneramo'nun da niçin kadroda olmadığını sorgulamak sanırım ekstra olarak doğru olacak.

Beşiktaş hala kırılma maçlarını oynayamıyor. Hala baskıya cevap vermiş değil. Son şampiyonluktan itibaren bu durum tekrar etmekte. Bunun en büyük sebebi de "Samanyolu Galaksisi" damgası vurulan Manuel Fernandes başta olmak üzere oyuncu grubunun bu duruma cevap verememesidir. Belki ben çok fazla anlam yüklüyorum, bilemiyorum lakin bu durumda da sahada lider karakter olabilecek tek isim sakatlıktan hala dönemedi: Oğuzhan Özyakup...

Ufuk Tolga Aldırmaz

9 Kasım 2013 Cumartesi

Reaktif Teknik Direktör:Slaven Bilic!

Kötü gidişata dur demenin vakti gelmiş de geçiyordu Beşiktaş adına. Bunun için sanırım en doğru takımlardan biri de ligin dibine demirlemiş olan Kayserispor olacaktı.

Slaven Bilic, Hırvatistan Milli Takımı'nda yardımcısı olan ve sezon başında Beşiktaş'ın ilgisinin malum olduğu Robert Prosinecki karşısında geçtiğimiz haftaki kadroyu karbon kağıdı ile eşleştirerek sahaya sürmüştü. Prosinecki de vatandaşına karşı farklı bir uygulamaya gitmemişti.

Taktik

Beşiktaş'ın oyun felsefesi zaman zaman sekteye uğramış olsa da hepinizin malumu. Pratik üzerinden gidelim. Hatlar yine mümkün olduğu kadar sıkışık tutulmaya çalışıldı. Rakip topa sahip olduğu zaman genel itibari ile kompakt bekleyiş düzeninden şaşılmadı. Belirli pozisyonlarda rakip stoperlere ve beklere basarak top yapılması engellenmeyen çalışıldı. Topa sahip olunup, mümkün olduğunca hızlı -tabii ki Gökhan Töre ve Manuel Fernandes ikilisinin topla olan seviyeli beraberliğine rağmen- çıkılmaya çalışıldı. Sıkıntıların baş gösterdiği noktalar da yine belirliydi. Atiba Hutchinson'ın göbekte olmadığı her karşılaşmada olduğu gibi pas oranı düştü. Ribaundların toparlanma süreci sadece Veli Kavlak'ın omuzlarında yük haline geldi. Bekleyiş düzeninde ve daha da önemlisi hücuma çıkışlarda orta sahada oluşan alan boşlukları doldurulamadı. Zaman zaman Kayserispor'un oyunu eline almasının birincil sebebi görebildiğim kadarı ile bu oldu. Üstüne bir de Veli'nin sarı kartı görmesi, işin tuzu biberi olacaktı.

Geçtiğimiz haftalarda yaşanılan puan kayıplarını bir sebebi olarak da hücum hattını göstermiştik. O sıkıntılar belirli biçimde devam etmekte. Öncelikle Hugo Almeida'nın heyecanlı davranarak harcadığı net karşı karşıya fırsatları bir kenara bırakalım. Asli görevinin gol atmak olduğunun da farkındayım lakin oyunda kaldığı süre içerisinde -çıkışına sebep olan düşüş hariç- hücumdaki akışkanlığı bir nebze olsun sağladı. Yerine giren Michael Eneramo ise gole rağmen oyun bilgisi "kıtlığı" ile başa daha çok bela olabilecek gibi duruyor. Olcay Şahan, bir gol bir asistlik performans çizerken savunmadaki görevini de neredeyse eksiksiz yerine getirdi. İstatistiklere bakmadım lakin top çalmada takımda ilk üç içerisinde olması işten değil. Gökhan Töre ise durağanlık periyodundan henüz çıkabilmiş değil. Sallantıda gitmesi son derece normal fakat kenarda Kerim Frei'ın varlığını unutmamak gerek, yineliyorum. Kaldı ki son iki haftadır oyuna girişleri neticesinde özellikle hızı ile son derece fark yarattı. Kritik süreçte onu kullanma hakkı saklı kalmaktan çıkmalı. 

Oyun

Beşiktaş'ın Bursa deplasmanındaki üç gollü muazzam galibiyetinden sonra başlayan puan kayıplarından daha can sıkıcı olan bir şey varsa o da rakiplerine kendisini teslim etmesiydi. Sürekli olarak rakibin kabına göre şekil alan ve edilgen yapısından çıkamayan Beşiktaş için bu hafta da öyle oldu. Geçen hafta oynanan Karabükspor karşılaşmasından tek farkı sanırım Olcay Şahan'dan gelen gol oldu. Dengede giden karşılaşmada Kayserispor'un özellikle kanatları ve duran topları kullanarak bulduğu pozisyonlar Tolga Zengin tarafından savuşturuldu. İkinci yarıya geçilirken Kayserispor baskılı başladı. Orta alanda Veli'nin sarı kartlı oluşu, Oğuzhan ve Fernandes'in yeteri kadar "koşmayışı" neticesinde bir türlü ayakta tutulamayan top, pozisyon olarak kalede görülüyordu. Bilic'in bunu görerek oyuna Gökhan Töre yerine Necip Uysal'ı sokarak verdiği tepki fazlasıyla yerindeydi. Fernandes ve Oğuzhan'ın bu dakikadan sonra kanatta dönüşümlü olarak oynaması da radikal bir hamle oldu. Dengeyi bulan ve hatta oyun üstünlüğünü tekrar alan Beşiktaş rakip sahada son vuruşları yapamadığı dakikalarda Michael Eneramo hamlesi geldi. Dakikalar ilerledikçe delici oyuncu eksikliği hissedilirken Kerim Frei hamlesinin de gelişi ile fiş çekildi. Önce Ramon Motta'nın bilardo oynayışı ve ardından Eneramo'nun takla atmasını sağlayan golü geldi. Skor: 0-3...

Sonuç

Beşiktaş'ın edilgen yapıdan çıkması için belki de bir galibiyet ile moralini toparlaması gerekiyordu, bunu göreceğiz. Gecenin siyah - beyazlılar adına karı sadece üç puan ile sınırlı kalmayacak. Yarın akşamki derbinin sonucunu bekleyecek olan Beşiktaş, haftayı fazlasıyla karlı kapatabilir. Açıkçası ihtiyaçları da var.

Ufuk Tolga Aldırmaz

4 Kasım 2013 Pazartesi

Rahmetli Vedat Okyar



Beşiktaş'ın dörtte dört ile giriş yaptığı ligde, Galatasaray derbisi ve neticesinde malumunuz olan olaylardan sonra bıçakla kesilmişçesine parçalanan oyunu hakikaten hayretler uyandıran cinsten. İlk etapta bu genç ve tecrübesiz diye basit bir biçimde nitelendirebileceğimiz kadronun birkaç tokat yiyeceği, hatta yemesi gerektiğini dillendirmiştim. Buna karşın iş çok farklı boyutlara gitti. Slaven Bilic'in takımı her geçen gün daha farklı şekillerde rakibine teslim oluyor.

Maça hatları sıkışık, dominant biçimde başlayan ve sürekli olarak topa hükmeden takım bir türlü golü bulamıyordu. Daha doğrusu golü yaratamıyordu. Samet Aybaba döneminden gelen o kısa ve hızlı harika paslaşmaların odağı olan Oğuzhan Özyakup sahada olduğu her dilimdeki gibi yine bir nevi maestro görevini icraa ediyordu. Oğuzhan'ın parlayan oyununa ayak uyduramayan Manuel Fernandes, hücumdaki tıkanmanın ana sebeplerinden yalnızca biri haline gelecekti. Bu sebepleri biraz daha açacak olursak Hugo Almeida'nın gün geçtikçe daha da tembel bir santrafor oyunu oynamaya başlamasını, Olcay Şahan'ın anlam veremediğim bir şekilde geçen seneden aşina olduğu o tamamlayıcı rolündeki yerini sorgular cinsten garip işler yapması, Gökhan Töre'nin ise klasik devam sorununun baş göstermesini sıralayabiliriz. Bu saydıklarım bir kenara kadroda Hugo Almeida'ya denk biçimde hedef santrafor görevini icraa edebilecek bir diğer isim olmaması ise paradoksu yaratan durum olarak baş göstermekte. Almeida'nın kafasını veremediği düzende Beşiktaş'ın o bölgede geçici çözümler dışında ikinci bir alternatifi daha gözükmemekte. İkinci yarıda oyuna giren Michael Eneramo'nun kötü bir Almeida kadar verim sağlayamaması ise bu tezimi doğrular nitelikte. Beşiktaş'ın hücum tarafında ise esas dikkat çekici olan Kerim Frei'ın oyuna girdikten sonra yaptıkları. Kanat forvetlerinden maç özelinde bir türlü verim alamayan Bilic'in Frei'ı oyuna sürdükten sonra oluşturduğu pozisyonları net biçimde irdelemesi gerektiği kanaatindeyim. Haftalar geçtikçe oyun anlamında düşen bu ikiliden birinin -özellikle Gökhan Töre'nin- yerini Frei'a bırakması sanırım hem takımın sağlığı hem de adalet açısından daha yararlı olacaktır. Frei'ın lig standartlarına göre üst düzey hızı ve top tekniği ile birlikte mevcut düzende dikine giden ikinci bir oyuncu -ilki Oğuzhan- olarak fark yaratması pek de zor görünmemekte. 

Gelelim işin savunma kısmına. Belki de en can alıcı nokta burası. Gol yemeyen bir savunma anlayışı kağıt üstünde kusursuz olarak nitelendirilebilir. Buna karşın karşınızdaki rakip ligin en az gol atan takımı ve en önemli hücum silahının kontra ataklar olduğunu düşünecek olursak pek de önemli bir aksiyon olarak göze çarpmayacaktır. Kilit nokta ise takım savunması. Beşiktaş'ın özellikle Bursa deplasmanında uyguladığı o boğucu, Almeida'dan başlayan pres yerini yellere bırakmış durumda. Ligde üç büyükler dahil herhangi bir takıma ön alanda baskı yaptığınızda nasıl geri dönüşler aldığınız malumunuz. Sırf bu sebepten ötürü yapılabilecek olan baskının bir türlü gelmemesi belki de gelememesi sıkıntının ana unsuru olmakta. Bilic'in Beşiktaş'ı için yapılmış en güzel tabir sanırım "oynatmayarak oynayan" bir takım olunuşudur. Bu baskının gelmeyişi neticesinde top kazanma süresinin uzaması, Beşiktaş'ın bir türlü rakip kaleye oyunu yıkamaması anlamına gelecekti. Nitekim öyle de oldu. Mutlaka dikkatleri çekmiştir, Beşiktaş bu noktada vitesi bir tık dahi olsa yükselttiği anda pozisyonları bulmayı becerdi. 

Velhasıl kelam, benim yazı yazmaya heves etmemi sağlayan kişilerin başında geldiğini söyleyebileceğim insanlardan olan rahmetli Vedat Okyar'ın bir sözü vardı; "Eğer şampiyon olmak istiyorsan atanın da tutanın da iyi olacak." minvalinde. Beşiktaş'ı ilgilendiren kısmı ise ilk nokta. Beşiktaş'ın atanı son yıllarda hiç iyi olmadı. Şu son periyotta da bunun sıkıntısı net biçimde gözüküyor. Bu takım üzerine yazılacak belki milyon tane şey daha var lakin şimdilik bununla yetinmeli ve beklemeliyiz. O zamana kadar sanırım en doğru şey Ercan Taner'in son yazısına atıfta bulunmak olacak: "Hayat zor, Beşiktaşlı olmak daha zor."

Ufuk Tolga Aldırmaz

27 Ekim 2013 Pazar

Sahte Okey



Beşiktaş adına Comandante Slaven Bilic'in saha kenarına dönüşünden daha önemli olan bir şey varsa o da Oğuzhan Özyakup'un sakatlıktan çıkıp takımdaki yerini almasıydı. Bilic'in -beğenin beğenmeyin- teknik direktörlük yetilerinin yanı sıra insani ilişkilerinin ne denli kuvvetli olduğunu son üç-dört aylık periyodda görmüş olduğumuzdan ötürü, onun yerini almasının olumlu bir etki yaratması işten bile olmayacaktı. Aynı şekilde Oğuzhan'ın saha içinde yerini alması da Beşiktaş'ı hücum anlamında bitkisel hayattan uyandırma anlamına gelecekti.

Bilic'in ilk on biri tıpkı geçen hafta olduğu gibi stoperlerden ötürü belirli sıkıntılar yaşamaya açık haldeydi. Takım boyunun ister istemez uzaması, Ersan Gülüm'ün Alaçatı sahillerine taş çıkaran cinsten dalgalı performansı ve oyuncu tiplemelerinin rakip forvetlere göre uygun olmaları ilk akla gelenler. Son iki haftadaki yokluğu neticesinde takım içindeki defoları nasıl kapadığına ayan beyan şahit olduğumuz Atiba Hutchinson'ın kulübede oturacak olması da kafalarda maça dair soru işaretleri yaratan cinstendi.

Oğuzhan'ın bir önceki geceye damga vuran arkadaşı Salih Uçan'a nazire yaparcasına var ettiği gol ile Beşiktaş rahat bir nefes alıyordu. Ardından sağanak etkisi yaratan Akhisar Belediyespor golleri de o nefesin uzun soluklu olmasına engel teşkil ediyordu. Avrupa ve Türkiye'de belirli başlı takımları gezen mikro seyyah Bruno'nun patlayış gecesi olarak da bu geceyi seçmesi Beşiktaş'ın bir diğer şanssızlığı olacaktı. Hakkında Türk Pirlo yakıştırmaları yapılan ve bunda gayet de haklı olunan Bilal Kısa'nın golünün yanı sıra oynadığı oyun da hakikaten etkileyiciydi. Beşiktaş'ın eskilerinden olan Kenan Özer'in de ziyadesiyle iyi olan performansının altını da yeri gelmişken çizmeliyim. Dördüncü gol şansını tepmelerine rağmen oynadıkları rasyonel oyun onlara yeterli olabilirdi, eğer Oğuzhan tekrar sahneye çıkmasaydı. Tabelayı yapan net vuruşu da gecesini iyice perçinleyecekti. İkinci yarıda baskıyı kuran Beşiktaş gol dakikasına kadar ilk haftalardaki performansından esintiler sunacaktı. Gelen gol ve takımın dikine uzayan boyu işin devamını getiremeyecekti. İki takım da hak edilmiş birer puanı hanesine yazdıracaktı.

Benim ısrarla dile getirdiğim Oğuzhan Özyakup gerçeği ve bu gece sonunda oluşan Oğuzhanlı-Oğuzhansız Beşiktaş'a dair veriler ile son derece açık biçimde ortaya konmuş oldu. Bunun yanında Olcay Şahan'ın Kerim Frei ile değişmesinin ardından gerekli mesajı aldığını düşünmekteyim. Son olarak da Atiba Hutchinson'ın tanıdık, bildik "işçiliğinin" bu takım için mevcut düzende elzem olduğu aşikar. Veli Kavlak'ın da çok daha fazla övgü alması gereken performansının devam ettiğini düşünecek olursak Oğuzhanlı düzen adına tek bir realite göze çarpıyor. O da Manuel Fernandes'i "sahte okey" olmaktan azad etmek...

Ekstra: Bunları konuşmak için son derece erken lakin Beşiktaş'ın standartlara göre birinci sınıf bir stoper eksikliği ve bunun yanında kanat forvet verimsizliği dikkat çekici. Bu noktalara teknik ekip birer hamle düşünmek zorunda kalacaktır.

Ufuk Tolga Aldırmaz

16 Eylül 2013 Pazartesi

Yürü Bildiğin Yoldan




Bursaspor deplasmanı zor bir deplasmandır. Takım kötü gününde olsa dahi atmosfer bu lig için fazlasıyla etki edecek cinstendir. Beşiktaş ile Bursaspor arasındaki malum husumet neticesinde son dönemde Bursaspor deplasmanı Beşiktaş'ı ziyadesiyle zorlamıştır. Gün geçtikçe üzerine koyan Beşiktaş için de bu sorunsal bir tarafa başta Veli Kavlak'ın yokluğu maç için gerekli endişeyi de yaratıyordu. Maç öncesi Slaven Bilic'in özellikle Beşiktaş taraftarının son yıllarda alışkın olmadığı o "yürek yemiş" tavrı neticesinde Oğuzhan Özyakup'u sahaya atması kafalardan örümcek ağlarını alır cinsten bir hamleydi. Bilic'in takıma mesajı da açıktı: Hükmedin...

Bursaspor orta sahasının en önemli dişlisi Fernando Belluschi'nin yokluğu da tıpkı Veli'ninki gibi bu kez Bursaspor cephesini düşündürtüyordu. Açıkçası Pablo Batalla'nın ana besin kaynağı olan Belluschi de o bölgede olmayınca vasat seviyede bir orta ikili sahada gördük. Şamil ve Yasin Beşiktaş orta sahasının esnekliğine ve oyun zekasına karşı koyabilecek dirençte isimler değildi. Bunun yanı sıra Batalla'ya gerekli desteğin verilmemesi de sıkıntıların esasında ana kaynağı olacaktı. Maça iyi başlayan Bursaspor'un Beşiktaş'ı sertlikle durdurma çabası özellikle Oğuzhan'ın oyun planları doğrultusunda sola tarafa doğru eğilmesi ve o bölgede topla oynanması neticesinde kırılacaktı. Bilic'in isteği savunma arkasına atılacak olan toplar ve rakip sağ beki Şener'in bıraktığı boş alanlara dolgu yapılmasıydı. Gökhan Töre'nin o bölgedeki Olcay'a attığı top ise bu konuda büyük bir emsal teşkil ediyordu. Gelen gol Bursaspor'un baskısını kırıp gardını da düşürdü. Ardından durun toplarda efsaneleşen Fernandes-Sivok ikilisinden gelen gol Beşiktaş'ı iyice rahatlatıyordu. İkinci yarıya girilirken Bursaspor'un Beşiktaş'a bir yanıt verememesi ve geride geniş boşluklar bırakması Beşiktaş'ın üst üste pozisyonlar bulmasını sağladı. Açıkçası çok aceleci ve bazen laubaliliğe kaçacak nitelikte işlerin yapılması üçüncü golün gelmesini geciktirdi. Bu durum ileride sıkıntı yaratabilecek cinsten bir olgu olarak göze çarpıyor. Üçüncü golün gelmesi ile birlikte fişi çeken Beşiktaş, Oğuzhan'ı kaybedecekti ki böyle bir galibiyette can sıkabilecek tek durum da ancak böyle bir şey olabilirdi. 

Dörtte dört ile taraflı tarafsız kimsenin beklemediği biçimde lige damga vurarak başlayan Beşiktaş, gün geçtikçe takım olma olgusunu geliştirip oyun kalitesinin üzerine koyuyor. Oyuncular teknik ekibin elinde her geçen gün üzerlerine bir şeyler ekliyor. Sürekli bir devinim söz konusu. Oyun bilinci git gide sağlamlaşıyor. Öyle ki 80. dakikada skor 3-0 iken rakip savunmaya dört kişi ile basıp topun kıymetini bilen bir takım hüvviyetine bürünülüyor. Devre arası yayıncı kuruluş tarafından verilen o koşu mesafesi istatistiğinde Fernandes lider çıkabiliyor ki bunun anlamı eğer okuyacak olursak Fernandes'in top almak için ne kadar alan değiştirdiğidir. Fernandes özelinde bahsettiğim bu durumu bir de takımın geneline yaydığınızı düşünün, işte bu geceki Beşiktaş ortaya çıkacak. 

Puan kayıpları gelecektir. Gelmemesini beklemek ütopik olur. Beşiktaş şu an doğru zamanlarda doğru puanları kazanıyor. Bu çizgisini devam ettirdiği takdirde beklenen şeyler daha da somutlaşacaktır. Önder Özen ve Slaven Bilic'in kısa zamanda takımı bu hale evirmesi ise övgüyü hak eden cinsten. Bir de övgüyü hak eden başka biri var. Borussia Dortmund'dan ayrılıp gelen Edin Terzic'in özellikle rakip analizinde yaptığı katkıyı es geçmemek gerek. Bilic'in yaptığı o "sosyalist takım" vurgusu hem saha içi hem de kulübe anlamında iyice somutlaşıyor. Altını çizdiğim gibi, Beşiktaş bildiği yolda yürüyor. O bildiği yolda "ölümden" öte bir şey yok zira Beşiktaş'ın kaybedecek hiçbir şeyi yok.

12 Eylül 2013 Perşembe

Geleceğe Dönüş



Beşiktaş, şu günlerde aman aman zamanlar geçirmiyor olsa da "Feda" kisvesi altında geçirdiği zorlu sezonun ardından yarınlarına her anlamda daha umutlu bakıyor. Bir yıl önce hemen hemen aynı dönemde başlayan lige girilen mentalite ile şu günlerdeki mentalite arasındaki farkı anlatmak için gece ve gündüzü karşılaştırmak bile yeterli olmayabilir. Yönetimden tutun da takımdaki futbolculara, basketbol şubesinden tutun da hentbol şubesine kadar her alanda çok daha farklı noktalara gidildiği görüldü. Tabii ki ana branş futboldaki değişim çok daha belirgin olacaktı.

Bir Tamer Kıran projesi olarak Futbol Genel Direktörlüğü'ne getirilen Önder Özen ve onun iş bilir tavrı hakkında daha önce de "Devrim mi Şanlı Mağlubiyet mi?" başlığında birkaç kelam etmiştim. Genel hatları ile oluşturduğu görev şablonu ve yaptığı görev tanımlamaları neticesinde çok daha profesyonel bir yapılanmanın temelleri atılacaktı. Önder Özen göreve ilk geldiği günden itibaren bunu vaad edip, günü ve özellikle de geleceği düşündüğünün altını çizecekti. Nitekim bir şekilde bu yapılanma başladı. Adımlar atıldıkça ve bu adımların doğru olduğu Önder Özen tarafından bir şekilde açıklanınca taraftarın desteği de çığ gibi büyüyordu.

Başta Slaven Bilic olmak üzere A takıma birçok yeni hamle yapılacaktı. Bunun mesajları da açık biçimde verilmişti. Nitekim 13.800.000 Euro harcanarak kadroya Tolga Zengin, Günay Güvenç, Serdar Kurtuluş, Pedro Franco, Ramon Motta, Atiba Hutchinson, Sezer Öztürk, Ömer Şişmanoğlu, Gökhan Töre, Kerim Frei ve Michael Eneramo katıldı. Neredeyse rakiplerden Fenerbahçe'nin yaptığı sadece Emmanuel Emenike transferi ve Galatasaray'ın da sadece Bruma transferinin maliyetleri kadar bir bütçe doğrultusunda Beşiktaş 11 ismi kadrosuna katacaktı.

Bir önceki sezon ilk yarının beklenmedik derecede iyi bir noktada tamamlanması ve ikinci yarıda yaşanılan düşüş neticesinde teknik direktör Samet Aybaba'nın doğruları ile yanlışları bir tarafa en önemli sebebin kadro derinliğinin yeterli düzeyde olmaması; bunun yanı sıra alternatifler arasında uçurumlar bulunması en büyük sebeplerden olacaktı. Bunu tolere etmek için mecburi biçimde niceliği arttırmak, niceliği arttırırken de niteliğe etki etmek gerekecekti. Nitekim yukarıda saydığım oyuncuların transferi her ne kadar taraftarın belirli bir kısmını tatmin etmeye yetmese de ciddi, kendi içinde risk barındıran, rasyonel yatırımlar olacaktı. Bu transferler içinde elbette birkaç istisna var (özellikle başkanın ben aldım demeye getirdiği Sezer Öztürk) fakat genel hatları itibari ile anlaşılabilir isimlerden örülü bir liste özelliği taşıyor. Sanırım örneğe tam da şu an başvurmalıyız.

2012-2013 sezonunun ikinci yarısında oynanan ve İnönü Stadı'ndaki son derbi niteliğini de taşıyan Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşmasında sonuç bildiğiniz gibi 3-2 Beşiktaş lehineydi. Rica ediyorum kimse kızmasın ama biraz da şans ve tesadüf eseri kazanıldığını idrak etmenin zor olmadığı karşılaşmada Beşiktaş'ın ilk 11'i alttaki görselde mevcut. Yedekler ise Cenk Gönen, Julien Escude, Emre Özkan, Mehmet Akgün, Oğuzhan Özyakup, Necip Uysal ve Sinan Kurumuş'tu. Dentinho, Hugo Almeida  gibi sakat isimlerin de mevcudiyetini atlamamalıyız. Belli başlı kilit dişlileri saymazsak ilk on sekizin ne kadar zayıf olduğu su götürmez cinsten. Hemen altındaki görsel ise Beşiktaş'ın içinde bulunduğumuz sezondaki son karşılaşması olan ve 2-0'lık lehte biten Gaziantepspor karşılaşmasındaki ilk 11'i. Yedekler ise Cenk Gönen, İbrahim Toraman, Ersan Gülüm, Necip Uysal, Muhammed Demirci, Dentinho ve Mustafa Pektemek. Yabancı sınırlaması ve sakatlıkları da düşündüğümüzde dışarıda kalan belirli oyuncu grubu ise bir önceki sezona göre parmak ısırtan cinsten. Ek olarak bir önceki sezon kadroda bulunmaları halinde ilk on biri rahatlıkla zorlayabilecek kıymette isimler olarak göze çarpıyor: Pedro Franco, Sezer Öztürk, Ömer Şişmanoğlu, Filip Holosko, Michael Eneramo... Bu isimlere katılan Ramon'un direkt olarak sol beke ve Kerim Frei'ın da yedek kulübesi, belki de ilk 11'e monte edileceğini düşündüğümüzde hem nitelik hem de nicelik bakımından kadroda nasıl bir genişleme olduğunu daha net idrak etmekteyiz.



Kiralık olan Gökhan Töre'nin de bonservisini almak için çalışmalara başlanacağını da düşündüğümüzde ilerleyen yıllar açısından Beşiktaş, son derece önemli bir yerli jenerasyonuna sahip olacak. Özellikle Oğuzhan Özyakup, Muhammed Demirci, Gökhan Töre ve Kerim Frei dörtlüsü Slaven Bilic'in elinde futbol olgunluklarını kazandıkları takdirde belirli bir döneme damga vurabilecek kapasitede çekirdek oyuncu grubu olacaktır. Önder Özen'in Atletik Performans Departmanı ve Milan Lab benzeri bir oluşumun peşinden koşması ile birlikte saha dışı bütün ortam oluşturulmuş olacak. Gökhan Töre'nin kafasına sihirli değneği dokundurmuşçasına bir etki yaratan Bilic'in ise bunu devam ettirmemesi için hiçbir sebep yok. Gurbetçi diye nitelendirebileceğimiz futbolcu grubundan "yayılmacı" politikalar neticesinde bu bahsettiğimiz çekirdek gruba eklemeler olacaktır. Önder Özen'in açıklamaları ve fikirleri de açıkçası bunu işaret edecektir.

Yukarıda bahsini geçirdiğim geleceğe yatırım "proje oyuncular" dışında Beşiktaş'ta, karar alıcıların politikalarına has uygulamalara verilen tepkimeler de yine rasyonel biçimde yönetilen bir kulüp edasını taşımakta. Sürpriz olmazsa (ki olmamalı da) 5+0+3 kuralına uygun bir politika geliştiren ve iki kiralık(Dentinho, Ramon) bir de Mayıs ayında sözleşmesi sona erecek (Julien Escude) oyuncuyu kadrosunda bulunduran Beşiktaş bu aklı başında hamleler ile de bir tebriği hak etmekte.

Velhasıl kelam rakiplerin kadro mühendisliği konusunda rezilleri oynadığı ve yabancı oyuncu sözleşmeleri gereğince belli yükümlülükleri zorla yerine getirebildiği ortamda Beşiktaş son derece başarılı bir "proje takımıdır". Bütçe (objektif biçimde) ve kadro kalitesi (subjektif biçimde) bakımında rakiplerine oranla daha geride olmasına karşın yaptıkları harcamalar ve lig standardının çok üzerinde dengeli bir kadroya sahip olmaları onlar için son derece sevindirici. Yatırım yapılırken geleceğin ağırlıkla düşünülmesi ve bu yatırımları mevcut performansı ile işleyebileceğini gösteren Bilic'in varlığı ise artı hanesine yazılan bir diğer unsur olmakta. Önder Özen önderliğinde, Slaven Bilic komutasında Beşiktaş için gelecek son derece aydınlık. Yapılmakta olan Vodafone Arena'ya bu mentalite ile geçilmesi durumunda dem vurduğum o devrimin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yok.. Beşiktaş, geçmişindeki o şaşalı kolej takımı havasını geleceğine de taşıyacak gibi görünüyor.

Ufuk Tolga Aldırmaz

Kerim Frei




19 Kasım 1993'de Avusturya'nın Feldkirch şehrinde doğan Kerim Frei, Türk asıllı İsviçreli bir baba ve Faslı bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Ufak çapta bir Birleşmiş Milletler niteliğindeki ailede, Kerim babasının yönlendirmesi neticesinde beş yaşında FC Au-Heerburgg takımında futbol hayatına başlayacaktır. Futbol için ilk öğrenimini burada gören Kerim iki yıl sonra İsviçre'nin önemli kulüplerinden olan St.Gallen'in alt yapısına geçecektir. 2006 yılına dek burada tabiri caizse şekle giren Kerim'in yolu ülkenin en büyük kulüplerinden olan Grasshopper'a düşer. Bir dönem AS Romalı yetkililerin dikkatini çekmesine rağmen İtalyan kulübüne katılamayacaktır. Bunun neticesinde Fulham alt yapısına transfer olur. Dikkatleri üzerine bildiğiniz gibi burada çekecektir. Alt yaş kategorileri ve yedek takımda oynadıktan sonra ilk kez resmi formayı Faroe Adaları'nın Runavik takımına karşı giyer. İngiltere Lig Kupası'nda Chelsea ile oynanan mücadelede oynadığı etkili oyun kısa kariyerindeki en önemli enstantaneler olarak hatırlanır. 2008'de alt yaş kategorilerinde başlayan İsviçre Milli Takımı serüveni Andorra ile deplasmanda oynadığımız milli maç neticesinde biter ve artık nüfus kağıdında Kerim Koyunlu yazar. Türk Milli Takımı'nı tercih etmesi İsviçre cephesinde ufak çapta bir sinir harbine neden oldu da diyebiliriz. Kariyeri boyunca çıktığı 84 maçta 13 gol sekiz asistlik performans sergileyen Kerim için istatistikler üzerinden yorum yapmak pek de mümkün gözükmüyor.

İlk etapta "overrated" olarak nitelendirdiğim Kerim Frei için naçizane fikirlerim değişmiş değil. Bu şekilde düşünmemin en büyük sebebi Türk Futbolu'nun oyuncu yetiştirme konusunda yaşadığı sıkıntılar neticesinde gurbetçi diye tabir edebileceğimiz alt yapı eğitimlerini yurt dışında gören oyunculara olduğundan fazla anlam yüklenmesidir. Kerim'in göstermiş olduğu performanslar bir kenara milli takıma getiriliş şeklinin yangından mal kaçırırcasına olduğu malumunuz. Bunun yanı sıra oynadığı üst düzey maç sayısının az olmasına rağmen belirli çevrelerce oyuncuya sahip olduğundan daha fazla anlamlar yüklenmesinin hem kendi gelişimi hem de beklentiye giren izleyici açısından pek de rasyonel bir yaklaşım olduğuna inanmamaktayım. Tüm bu düşüncelerim bir kenara Kerim'in belirli bir potansiyel taşıdığı ve işlenilmesi halinde önemli bir noktaya gelebilecek bir değer olduğuna da katılmıyor değilim deyip detaya girelim.

Fırsat buldukça forvet arkasında rahat olduğunu dillendiren Kerim'in oyun stili kanatlara daha uygun. Sağ ayaklı olmasının vermiş olduğu avantajlar ile sol kanatta çok daha etkili bir oyuncu haline büründüğü su götürmeyen cinsten. Aynı zamanda forvet hattı için versatil bir oyuncu olduğu da aşikar. Basiti oynamayı sevmesi ve gerektiği zaman -bir Olcay Şahan olmasa da- pozisyonu zorlaması bu açıdan dengeli bir oyuncu olduğunun emaresi. Buna karşın birebirlerde çok da iyi bir rakip ekarte etme özelliğine sahip olmadığını söyleyebiliriz. Topla hızlı hareket etmesi avantaj hanesinde fakat daha da büyük bir avantajı var -ki zaman zaman bunu uygulamasa da- topu hızlı biçimde hareket ettirmesi. İlk etapta pırpır diye tabir edilen Gökhan Töregiller'den diye de genişletebileceğimiz oyuncu grubuna dahil gibi gözüküyor. Buna karşın az önce dile getirdiğim özellikler sayesinde hiçbir zaman Gökhan Töre'de olduğu gibi Slaven Bilic'in baş parmağını şakağına götürmesine sebep olmayacaktır. Kerim'in önemi de işte bu noktada ortaya çıkıyor. Olcay Şahan ve Gökhan Töre gibi kaos futbolunu layıkıyla(!) yerine getirebilecek iki parçanız mevcutken farklı oyun yapısına uygun dişlileri de kadronuzda bulundurmak zorundasınızdır. Kerim set oyunundaki becerileri ile farkı yaratacaktır. Takım oyununa bu saydığım ikiliden kağıt üzerinde daha yatkın hücum repertuarına sahip olması önemli. Gerek kilidi çözülemeyen karşılaşmalarda gerekse de daha geniş alanlarda oynarken Kerim kullanılabilecek bir oyuncudur. Beşiktaş'ın son dönemdeki en büyük sıkıntısı hücum hattındaki akışkanlık ve hız iken bu transferin daha fazla anlam ifade edebilmesi de mümkün gözüküyor.

Beşiktaş'ın bu transferde istekli tavrının nedeni geleceğe yatırım alt başlığından da öte yerli kanat ve belirli pozisyonlar için kadroda elastike özelliklere sahip bir oyuncu bulundurma isteği olduğu büyük fotoğrafa bakıldığında net biçimde anlaşılıyor. Filip Holosko'nun sakatlığı, Dentinho'nun varlığı ile yokluğunun bir olması ve Olcay Şahan-Gökhan Töre ikilisinin yukarıda dem vurduğum yönleri neticesinde böyle bir eklentiye ihtiyaç vardı. Kerim iyi oynamayabilir hatta yokları oynayabilir ama kağıt üzerinde hamle olarak önem arz edecektir. Kaldı ki her fırsatta dile getirdiğim, Slaven Bilic'in Gökhan Töre'nin kafasına değdirdiği o sihirli değneğin bir de Kerim üzerindeki etkisini göreceğiz. Bu örnek Kerim için büyük umut veriyor fakat beklemek şart. Hem Kerim'in hem de Gökhan'ın futbol olgunluğunu kazanması zaman alacaktır. Özellikle Kerim açısından bakarsak daha da fazla zaman alabilir fakat varılan noktanın umut edilenden çok daha ötede olma ihtimali de mevcut. Buna karşın şu yerli piyasasında iyi gözüyle baktığımız Kerim için beklentileri en alt seviyede tutmanın da fayda sağlayabileceğini de söylemek gerekir.

Ufuk Tolga Aldırmaz

2 Eylül 2013 Pazartesi

Sosyalist Beşiktaş



Uzun yıllar sonunda Beşiktaş bu akşam Gaziantepspor'a karşı ligde üçte üç yapabilme ihtimaliyle sahadaki yerini alacaktı. Gaziantepspor ise kısır kadrosu ve devirdaim şeklinde süre gelen sıkıntılar ile Beşiktaş ile karşı karşıya gelecekti.

Maçtan yaklaşık iki saat önce açıklanan Beşiktaş ilk on birinde dikkat çekici olan şey Atiba Hutchinson'un sol beke geçmesi ve bunun neticesinde Veli Kavlak ile tek savunmaya kırık orta saha oyunculu düzene geçilmesiydi. Tam olarak 4-1-4-1 diye nitelendirebileceğimiz bir düzen ile çıkan Beşiktaş'taki son değişiklik Tromsö maçında etkili oyunu ile formayı alan Oğuzhan Özyakup'tu. Gaziantepspor ise Daryvdas Sernas ve Turgut Doğan Şahin gibi iki önemli silahını kenarda oturtarak aslında emniyet sübabını sahada oluşturmaya çalıştı.

Maç başladığı andan itibaren Beşiktaş artık klasikleşen biçimde topu ayağına alıp, sakin düzende tempoyu kontrol etme çabasındaydı. Belirli bir süre boyunca bu tek savunmaya kırık oyuncu ile başlangıcı yadırgayan takım Oğuzhan'ın varlığına rağmen topu rakip birinci bölgede tutmakta zorlandı. Gaziantepspor ise orta sahada sert basma çabası ile birlikte kazanılan topları direkt olarak Cenk Tosun'un önüne atıp pozisyon yakalama amacındaydı. Beşiktaş'ta Tomas Sivok-Julien Escude stoper ikilisini de düşününce bu durumu teoride mantıklıydı. Beşiktaş'ın bu tabiri caizse "bocalama" döneminde bunu birkaç kez deneyip, verimi alamamaları oyundaki dengeleri de değiştirecekti. Beşiktaş topu ayağına alıp tempoyu bir tık arttırdığı anda zaten Hugo Almeida'nın birinci sınıf santrafor golü de gelecekti. Golde Hutchinson'un boş koşusu ve rakip savunmanın dengesini bozuşu, Slaven Bilic özelinde yönetime "Bunları yapan sol bek alın!" mesajı niteliğindeydi. Golden sonra rahatlayıp Gaziantepspor'un orta alandaki baskısını pasla kırmaya başlayan Beşiktaş, Gökhan Töre'nin mental anlamda gelişimini de gösteren bir penaltı kazandı. Gökhan ayağına gelen topu boş koşu yapan Manuel Fernandes'in önüne hiç bekletmeden atarken o bölgedeki rakiplerini işlevsiz bırakıp Gilles Binya'nın Fernandes'e kontrolsüz biçimde müdahelesine de sağlayacaktı. Almeida'nın penaltı golü ile gelen 2-0'lık skor takımın rahatlamasını sağlıyordu.

İkinci yarıya Sernas'ı oyuna atarak başlayan Gaziantepspor, Beşiktaş'ı doğal olarak zayıf olan bölgesinden vurmaya çalışacaktı. Sağ kenarda çabalayan Sernas birkaç pozisyona ön ayak olmasına rağmen başta Cenk ve sonradan oyuna dahil olacak Muhammed Demir'in savsaklaması neticesinde tabela yapılmasına vesile olamıyordu. Beşiktaş ise üstüne gelen rakibine karşı özellikle Oğuzhan ve Fernandes ile hızlı hareket etme çabasındaydı. Açıkçası defalarca pozisyon bulunmasına rağmen rakip santraforlarda olduğu gibi anlamsız hareketler fişi çekecek golün gelmesini engelleyecekti. Turgut Doğan Şahin'in de oyun sahasına girişi ile birlikte Gaziantepspor son hamlesini yaparken Bilic'ten gelecek olan Muhammed Demirci hamlesi de takıma net mesajdı: "Topu ayağınızda tutun.". Mesaj doğru algılandı ve Beşiktaş topun kıymetini de daha iyi bildi. Gökhan, Oğuzhan, Muhammed başta olmak üzere Beşiktaş, geçen sezona göz kırparcasına yaptığı paslar ve rahat hareketler neticesinde maçı koparmayı bildi.

Beşiktaş oyunu tutmayı öğrenirken gelişiyordu. Zaman geçtikçe bu konuda da üzerine koyacak olan takım aslında en net mesajı da ligin üçüncü haftasında "Biz takım olduk." diye bağırırcasına verecekti. Sanıyorum bundaki en büyük etken "Sosyalist" teknik direktör Bilic'in adalet dağıtması oldu. Adalet duygusu ile hareket eden oyuncular Bilic'in dünyevi görüşünü de sahaya yansıtan cinsten bir yoğunluk ile yardımlaşıyordu. Ekstra olarak, taktik disipline bağlı kalarak oyun içi kaymaları iyi yaptığı görülen Beşiktaş'ın oyun anlamında şu an için eksik görülen noktası öyle zannediyorum ki geçiş oyunlarını hala oturtamamış olması ki takım savunmasını düşünecek olursak bunun da zamanla gelişeceğini söyleyebiliriz. Sol bek eksikliği aşikar. Artık söylemeye bile gerek duymuyorum. Bunun yanında Almeida'nın sakatlığı, süreye bağlı olarak Beşiktaş'ın başına iş açabilir. Sistem açısından ne kadar değerli olduğunu oyunda kaldığı her dakika ispatlamaya devam ediyor. Bir sonraki maç haftasında Bursaspor deplasmanına gidecek olan Beşiktaş onun yokluğunu hissedecektir. Michael Eneramo'nun sırası geldi. Beşiktaş'ın ligi hangi noktada bitirebileceğini de sanırım bu deplasman ve içeride oynanacak olan Galatasaray maçı ile tespit edebileceğiz. Şiddet içermeyen bir merakla bekliyorum.

Ufuk Tolga Aldırmaz

29 Ağustos 2013 Perşembe

Oz Büyücüsü




Fenerbahçe'nin CAS'tan aldığı ceza ve kulüp kaynaklı gelen haberlerin olumsuz nitelik taşıması aslında bugünkü karşılaşmanın formaliteye döneceğinin de göstergesiydi. Buna karşın tur atlayacak skoru elde edip cezanın içinde bulunduğumuz sezonda çekilmesini sağlamak ise önümüzdeki sezonun planlaması için de son derece elzemdi. Slaven Bilic önderliğinde futbolcular da zannımca bunun farkında olarak sahaya çıktılar.

Kısa sürede klasik diye nitelendirebileceğimiz on birini oturtan Beşiktaş, aslında bu yapı ve düzende beklenmeyeni yapıp maça agresif başladı. Olabildiğince, alanı rakip yarı sahada daraltmanın da birincil plan olduğu görüldü. Skor avantajını almak için bu tip riskler gayet makul göründü. Tıpkı Kayseri Erciyesspor mücadelesinin başında olduğu gibi kanat forvetlerin yaptığı baskı ve sürekli hareket halinde olma çabaları da oldukça önem arz ediyordu. Buna karşın, merkezde partner olan Atiba Hutchinson-Veli Kavlak ikilisinin Hugo Almeida'nın açtığı/açmaya çalıştığı kulvarlara genellikle yapmadıkları koşular ise Beşiktaş'ın hücumda kısır kalmasının en büyük nedeni olarak göze çarpıyordu. Bu durumu çözmek için bolca diyagonal pas girişiminde bulunan takım, kanat forvetlerin(özellikle Olcay Şahan) topla efektif olamaması sebebi ile daha da fazla sıkıntıya giriyordu. İlk yarı sıfır sıfır geçilirken ikinci yarının hemen başında Bilic'den ilginç diye nitelendirebileceğimiz bir hamle geldi. Doğru teşhisi yapıp Oğuzhan Özyakup'a yer açmak adına Ersan Gülüm'ü çıkarıp, Hutchinson'u sol bek mevkiisine çekiyordu.

Bilic'in ilerleyen haftalarda sanırım "klasikleşen" diye tabir edeceğimiz devre arası rot-balans ayarı ile takım amiyane tabirle rakibi ısırmaya çıkıyordu. Nitekim Manuel Fernandes'in sağ çaprazdan kullandığı duran top neticesinde Hugo Almeida'nın güzel kafa dokunuşu golü getirdi. Kilit açılmıştı. Ozzie'nin yaptığı rakibi savuran koşular ve akıcı hücumlar da meyvesini verecekti. En çok eleştiri aldığı özelliği uzaktan attığı şutlar olan Ozzie, ters ayakla yaptığı mükemmel bir vuruşla rakip kaleciyi avlıyordu. Skor avantajı alındıktan sonra Almeida-Micheal Eneramo değişikliği ise teoride doğru pratikte yanlış olacaktı. Eneramo'nun alışkın olduğumuz o fit halinden uzak oluşu ve yeterince top tutamaması atılan topları geri sekmesine sebep oldu. Buna rağmen paniklenmeyip akıllıca tercihler yapılsa üçüncü golün gelmesi iş bile değildi. İlerleyen dakikalarda maç boyu yokları oynayan Olcay  yerine Gökhan Töre'yi çıkarıp Muhammed Demirci'yi alan Bilic, Töre'nin direkt olarak kattığı fizik gücü ve agresiflikten de vazgeçmiş oluyordu. Fernandes'in iki maçta düşen fizik gücünü de düşününce onun da çıkması mantıklı bir hamle olarak nitelendirilebilirdi. Sağ kanattan defalarca akın geliştiren Tromsö, Serdar Kurtuluş'u zor durumlara soktu. Hutchinson'ın ortada olmayışı da oyunu tutmakta zorlanılmasının bir diğer sebebiydi. Tromsö bulduğu fırsatlara rağmen topu kaleye sokamayınca tur Beşiktaş'ın oluyordu.

Atatürk Olimpiyat Stadı'na giden binlerce Beşiktaşlı adeta bile bile lades dedi. Hakikaten özellikle o stadda böyle bir kalabalığı oluşturmak kolay iş değildi. Tebrik etmek lazım. Beşiktaş'ın da turu almasının yanında sanırım tek faydası hazırlık dönemlerinde rastlanamayacak kalitede bir hazırlık maçı yapılmış olmasıydı. Sakatlık olmaması da tek teselli... Beşiktaş'ta işler yolunda gitmeye devam ediyor. Fizik olarak yıpranmaların başladığı da gözle görülürken hafta sonu oynanacak Gaziantepspor mücadelesi içinde bir rotasyon kokusu almak gerek diye düşünmekteyim.

Ufuk Tolga Aldırmaz

27 Ağustos 2013 Salı

Dizginler Elde Devam



Trabzonspor'a karşı alınan net galibiyet ile lige muhteşem bir şekilde başlayan Beşiktaş, Norveç'in soğuğunda hayırlı bir tokat yemişti. Camia olarak havaya uçmak için hazır kıta bekleyen Beşiktaş, ligde alabileceği darbelere karşı daha dikkatli olmak mecburiyetinde olduğunu görmüştü. Nitekim Kayseri deplasmanında Erciyesspor'a karşı hırslı, istekli ve ısırarak başlayan takım bu duruma mental olarak hazırlıklı olduğunu da gösterdi.

Tempolu, pozisyonlu kısacası zevkli biçimde başlayan karşılaşmada gollerin gelmesi de uzun sürmeyecekti. Avrupa'nın belki de birçok liginde verilmeyecek olan penaltı -hakeme kesinlikle herhangi bir serzenişte bulunmuyorum, gayet haklı bir sebebi vardı- ile öne geçen Kayseri Erciyesspor, aslında golden daha değerli bir şeyi sahada uyguluyordu: Beşiktaş orta sahasına basmak... Beşiktaş bu baskıya reaksiyon göstermekte son derece zorlandı. Atiba Hutchinson ve Veli Kavlak ikilisinin zorlandığı bu noktada imdada yine sakin ve bilinçli oyun yetişecekti. Beraberlik çok geçmeden sağlandı. Yenilen golde her ne kadar Kayseri Erciyesspor savunmasının hatası olsa da iş "al gülüm ver gülüm" noktasına gitti ve Ersan Gülüm'den amatör seviyede yapılmayacak bir hata geldi. Yenilen iki golden sonra da dikkat çekici olan şey mental olarak düşüşün yaşanmamasıydı. Sanırım Slaven Bilic, geçen sezondan kalma o gol atabilmenin getirdiği rahatlığı takımında tutmayı başardı. İkinci yarıda Kayseri Erciyesspor'un yaptığı baskıya biraz olsun hareketli hale gelerek cevap veren Beşiktaş, Gökhan Töre'nin ekstra golü ve klasik duran top gollerinden birini de Julien Escude ile atıp öne geçiyordu. 

Öne geçişin ardından taraftarın tırnak yeme seansı başladı. Malumunuz, yine geçen sezondan kalan skoru tutamama alışkanlığının devam edebilme ihtimali sıkıntının ana sebebiydi.  Biraz tesadüfi olsa da golden önce gelen Muhammed Demirci-Olcay Şahan ve sakatlık sebebi ile gerçekleşen Oğuzhan Özyakup-Gökhan Töre değişiklikleri takımı Bilic dönemi Hırvatistan'ına özellikle topu ayağında tutma sevdasından ötürü benzeyecekti. Fernandes, Oğuzhan, Hutchinson, Muhammed ve Veli gibi soğukkanlı pasa yatkın isimler ile iş daha kolaylaşıyordu. Topun Beşiktaş'ın ayağında kaldığı her saniye takımın bu yöndeki güveni de kesinlikle yerine geliyordu. Ersan'ın gelişi güzel biçimde topu savunmadan yollamasına Bilic'in sert biçimde kızması aslında takımın geri kalan çakralarını da açmasını sağladı. Nitekim gelen galibiyet ile uzun yıllar sonra Beşiktaş lige ikide iki ile başlayıp daha da rahatlayacaktı. 

Geride kalan iki hafta ve dün geceki galibiyetin anlattıkları ise net mesajlar vermeye devam etti. Transfer döneminde derinden hareket eden Beşiktaş, kadro derinliğini nitelikli biçimde arttırmış. Kenar yönetimindeki sağlamcı, bilinçli mentalite takıma da sirayet etmiş vaziyette. Gökhan Töre'ye Serdar Kurtuluş'un kademesine girip Yasin Öztekin'in etkinliğini kovuşturması ise takım bilincinin ne denli enjekte edildiğinin de aslında bir göstergesi. Bu örneğim ne kadar tezimin altını doldursa da Hugo Almeida gibi bir sorunun da varlığını inkar etmek ahmaklık olur. Maç sonunda Önder Özen'in de sol bek transferini müjdelemiş olması sanıyorum ki o problemin de çözüldüğünün işaretidir. 

Beşiktaş iyi yolda. Dizginleri elde tutarak iyi işleri devam ettirecek gibi gözüküyorlar. Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi önce ayaklar yere basmalı ve bu takımın mütevazı bir ekip olduğunu unutmamalı. Sonrası bir şekilde gelecektir.

Ufuk Tolga Aldırmaz




23 Ağustos 2013 Cuma

Zaman



Taraftar açısından her zaman için iyi başlangıçlar, zaten meyilli olunan bulutların üzerine çıkma konusunda kolaylık sağlar. Olimpiyat Stadı'nda yapılan sezon açılışında Trabzonspor'u 2-0'lık net sonuç ile devirmek bir kesimde zafer sarhoşluğu yarattı. Takım o gece şampiyon ilan edilmişti bile. Ekstra olarak takım için İstanbul'u bırakıp Norveç'e, Kuzey Kutbu'na 300 küsur kilometrelik yakınlıkta bulunan Tromsö şehrine geçiş oryantasyon açısından da pek kolay olmayacaktı ki bu doğal olan şeydi.

Slaven Bilic Trabzonspor karşısında galip gelen takımındaki tek değişikliği Mustafa Pektemek'in yerine Hugo Almeida'yı oynatarak yapıyordu ki maç aslında Almeida'nın baş rolünde geçecekti. Rakibin yaptığı fahiş hata neticesinde attığı gol, karşı karşıya yapamadığı pozisyon akabinde rakibine attığı dirsek, rakip savunmaya hava topları açısından kurduğu dominasyon... Aslında bu saydığım aksiyonların içinde sürekli olarak yer alması Almeida'nın, Trabzonspor galibiyetinin ardından altını çizmeye çalıştığım gibi, sistemin devamlılığı ve verimi açısından ne kadar önemli bir profil olduğunun altını çizer nitelikteydi. Almeida'nın yanı sıra hücumda akışkanlığı sağlayacak tek bir opsiyon üretememek pozisyon açısından kısır bir döngü oluşmasına neden oldu. bu tip deplasmanlarda Beşiktaş gibi bir takımın sık sık karşılaşacağı katı savunma anlayışını çözebilmesi için statik anlayıştan kurtulması gerekmekte. Bunu sağlamak için daha agresif hücum organizasyonlarına başvurulması elzem. Aklıma Oğuzhan Özyakup'suz Samet Aybaba'nın Beşiktaş'ı da geliyor. O takımın da çektiği ceremelerden biri hücumda statik kalınmasıydı. Oğuzhan bunu çözmek için bir silah olabilir. İlerleyen haftalarda Sezer Öztürk de iyi bir alternatif olabilme potansiyeli taşıyor. Velhasıl kelam hücum atraksiyonları için zamana ihtiyaç var.

Gelelim savunmaya. Yenilen iki gol de ekstrem goller olmasına rağmen ilk etapta göze batan durum net bir sol bek eksikliği oldu. Ersan Gülüm'ün desteksiz hücum çıkışlarının yaratamadığı tehlikeler de işin cabasıydı. Zannımca bu maçtan sonra o bölge için transfer çalışmaları hızlanacaktır. Sol bek sıkıntısının yanında bu maçta yaptığı kabul edilemez hata ile eleştiri oklarının hedefi olan Julien Escude, tandemin zayıf halkası olmaya devam ediyor. Bilic'in henüz Pedro Franco'ya şans tanımaması ise kafalarda soru işareti oluşturmuyor değil. İlerleyen haftalarda oluşumu daha sağlıklı olarak inceleme fırsatı kuvvetle muhtemel buluruz. O güne kadar zaman tanımak zorundayız.

Bu tahammül edilemez mağlubiyete rağmen iyi mesajlar var mıydı diye sormadan edilemediğinin farkındayım. Eksiklerin ortaya çıkması ve erken bir tokat niteliği taşımasından ötürü bu maç fikrimce çok yararlı oldu. Bunun yanı sıra maç boyunca disiplinden kopulmaması, bilinçli bir biçimde hareket edilmesi çok büyük artılardır. Bilic'in hamleleri maçı çevirmeye yetmese de teoride doğru hamleler olarak göze çarptı. Yine de önceki iki paragrafı bağladığım gibi bunda da aynı yola başvuracağım: Bu takıma zaman şart. Ezberci bir teknik direktör olmayan Bilic'in bu dersleri takımına iyi dikte ettireceğinden de şüphem açıkçası yok.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Devrim mi Şanlı Mağlubiyet mi?



Zeki Önder Özen... Geçtiğimiz sezonun başında; havalar henüz daha soğumamışken NTVSpor'da "Kamp Günlüğü" adında bir programda kır saçlı uzun yüzlü bu beyefendiyi gördüm. Kendisi Ercan Taner ile karşılıklı entellektüel bir biçimde paslaşarak tatlı tatlı, alışkın olmadığımız biçimde anlatımlar yapıyordu. Üslubunun farklılığı ilk başta birçok kişiye sanıyorum ki garip geldi. Bu kesime ben de dahilim. Hemen elim telefona gitti. Twitter açıldı. "NTVSpor'da şu an yorum yapan şahıs kim?" diye soru içerikli bir tweet atıldı. Gelen yanıt ise özdü: "Zeki Önder Özen..." . Kim olduğunu öğrendikten sonra programın bitmesini bekledim. Bitince dizüstü bilgisayarı kaptığım gibi Google, Zeki Önder Özen, ara...

Farklı kaynaklardan birçok bilgi elde ettim. Her kaynakta ise değişmeyen şeyler belli idi: Kalite, bilgi, tevazu... Gel zaman git zaman kendisini -naçizane- göz hapsine mahkum ettim. Ekseriyetle hiçbir programını kaçırmama çabasındaydım. Ağzından çıkacak en ufak bir kelime dahi açıkçası ağzımı sulandırıyordu çünkü her kelimesi bilinçli bir biçimde karşı tarafa bir şey kazandırmak amacıyla ağızdan çıkıyordu. Kendisini bilinçli olarak kategorize edebileceğimiz kesime net biçimde kabul ettirmişti. Üzerinde birleşilen bir isim olup çıkmıştı. Bu kısımları hepimiz hatırlıyoruz. Sonradan öğreneceğimiz şekliyle, geçtiğimiz Fikret Orman yönetiminde Futbol Şube Sorumluları'ndan biri olan Tamer Kıran'ın girişimi ile kulübe kazandırılma çalışmaları başlamıştı. Tamer Kıran'ın bu girişimi aslında İşletme Yönetimi dersi alan her öğrencinin daha ilk derslerde öğrenmiş olduğu doğru organizasyon ve doğru organizasyonun içindeki doğru kişiler prensibinin temeliydi. O temelin geçtiği süreci beraber inceleyeceğiz.

22.05.2013

Başkan Fikret Orman ile birlikte Önder Özen bir basın toplantısı düzenledi. Fikret Orman, Önder Özen'in "Futbol Genel Direktörlüğü" pozisyonuna getirildiğini paylaştı. Bunun neticesinde kulüp, futbol branşında profesyonelleşecek ve branştaki tek yetkili Futbol Genel Direktörü olacaktı. Kısacası futbolun anahtarı Önder Hoca'ya teslim edilecekti. Mikrofonlar Önder Hoca'ya uzatıldığında altını çizdiği ilk konu ise günlük başarılar elde etmekten ziyade hedeflerinin bir sistem oturtmak olduğuydu. Planlı biçimde gelecek başarıların peşinden koşulmalıydı. Bir diğer önemli husus ise kulüp disiplini olacaktı. Mesnetsiz biçimde gelen "Siz tanrı parçacığı mısınız?" sorusu ise öyle zannediyorum ki yıllar sonra bile hatırlanacak düzeyde orijinal bir soru olarak hafızalarda yer edinecekti(!). 

İmza töreninin ardından BJK TV'ye konuk olan Özen, asıl plan ve projelerini burada bir bir sunacaktı. "Ayaklarım yere basıyor." dercesine işin çok çetrefilli olacağını dillendirdi. Benim dikkat ettiğim husus ise Beşiktaş'tan bir Borussia Dortmund yaratılamayacağını belirtip hayal satmamasıydı. Bunların yanı sıra organizasyon şemasını açıkladı. A Takım, Alt yapı, Kaleci, Gözlemci ve Atletik Performans Departmanları'nı oluşturacağını belirtti. Bunları teker teker açıklamaktan ziyade işaret parmağının hep "Batı'yı" gösterdiğini söylemem yeterli olacaktır. Dünya standartlarında birimler yaratma çabasına girecekti.

Pilot takım vurgusu yaparken işin mali boyutundan bahsedecekti. Bu bahis aslında kulübün rasyonel biçimde işlemesi gerektiğinin de en önemli vurgusu olacaktı. İlk etapta bunun yerine Avrupa'daki kulüpler ile oyuncu ve özellikle antrenör değişim programı oluşturmak istediklerini açık açık belirtip, kulüpteki kalifiye antrenör eksikliğinin altını çizecekti.

Bu açıklamaların yanında çok daha önemli olan husus ise Alt Yapı Departmanı'nın Beşiktaş'ın devrimcilerinden Serpil Hamdi Tüzün'ün sistematiğindeki gibi "winner" oyuncu yetiştirmek olacağını belirtmesiydi ki Serpil Hamdi Tüzün vurgusu o gün için son derece hayatiydi. 

23.05.2013

Önder Özen resmen görevine başladı. Ümraniye Nevzat Demir Tesisleri'ndeki odasına yerleşti.

18.06.2013

Kulüpte yaşanılan seçim heyecanından aklıselim yönetim biçimini ortaya koyan Fikret Orman'ın galibiyetinin çıkması ile Önder Özen görevini tam anlamı ile icraa etmeye başlayacaktı. Genel durum değerlendirmesi için çarpıcı bir basın toplantısı düzenledi. 

Daha ilk günden altını çizdiği "kulüp disiplini" konusunu tekrar gündeme getirip mevcut düzenin mali kayıplar yaşattığını belirtti ki bu aslında direkt olarak yönetime yollanmış olan bir ok niteliği taşıyacaktı. Ardından Alt Yapı Departmanı'nın nasıl bir şekil alacağını dakikalarca açıkladı. Bu seviyede bir "yöneticiden" bu tarz bir yaklaşımı ilk defa görüyoruz. Alt başlıklardan biri olan pilot takım meselesini tekrar açıp BJK TV'deki açıklamalarını "Yönetici yetiştirebilecek bir düzen dahi olabilir." diyerek bir adım öteye taşıdı. Atletik Performans Departmanı için gelecek imzanın yakın zamanda açıklanacağını belli etti. Sakatlıklardan muzdarip olan takımın sağlık heyeti için "Beni kandıramazlar. Doktor değilim ama bu işin ehlini tanıyorum." açıklaması geldi. Antrenman sahasından kaynaklanabilecek bozuklukları giderdiklerini ve tesisleri daha verimli kullanmak için "spor mimarı" ile çalışacaklarını belirtti. Kaleci Departmanı için KRC Genk'in ve Deportivo'nun kaleci antrenörlerinden birini şef olarak atayacaklarını söyledi. Son olarak malumunuz olan teknik direktör seçim kıstaslarını bir bir açıkladı. 

Açıkçası bu açıklamaları dinlediğimde çok heyecanlanmıştım. Heyecanımın sebebi bu topraklarda eşi görülmemiş biçimde profesyonelce yaklaşımdı. "Acaba bu açıklamalar havada kalır mı?" diye sormama kalmadan icraatler gelmeye başladı. 

26.06.2013

Kaleci Departmanı'nın başına Deportivo'nun kaleci antrenörü Jose Sambade Carreira getirildi. İlk adım gelmişti.

28.06.2013

Fenerbahçe Futbol Takımı'nın bireysel oyuncu antrenörü Dolu Arslan, Atletik Performans Departmanı'na katıldı. İkinci adım...

28.06.2013 

Başarmak isteyen ve başarma potansiyeli herkes tarafından kabullenilmiş, hırslı teknik direktör kıstasına uyan Slaven Bilic Beşiktaş'ın yeni teknik direktörü oldu. İmza töreninde Önder Özen'i doğal olarak övdü. Önder Hoca da onun var olan motivasyonun kilit bir konu olduğunu söyledi. İyi bir uyum yakalamaya adaydılar. Hatta öyle ki imza töreni sonunda Bilic'in Önder Hoca'yı bağrına basması yüzlerde tebessüm yarattı. 

Daha sonraları, imza atıldığı andan itibaren kadro planlanması adına tatlı tartışmalar yaşadıklarını bizzat Önder Hoca açıklıyordu. Basın mensupları da sanırım o anda ellerini ovuşturmaya başlamışlardı. 

07.07.2013

Beşiktaş camiasının ve yönetiminin önemli isimlerinden Ahmet Nur Çebi ile Önder Özen arasında sorunlar olduğu iddia edildi. Önder Özen resmi siteden bizzat bu haberi kesin bir dille yalanladı. Bu kapı kapanmıştı.

15.07.2013

Bu kez Slaven Bilic ile Önder Özen kapıştı haberleri yayılmaya başlandı. Gün aşırı bu  haberler medyaya düşecekti.

22.07.2013

Slaven Bilic, Samanyolu TV'ye röportaj verdikten sonra Önder Özen elinde telefon ile onun yanına yaklaşır. Telefondaki mesajı(kuvvetle muhtemel Tolga Zengin transferinin bittiğini müjdeleyen mesaj) gösterdikten sonra yaşanılan samimi diyalog aradaki olumlu iletişimin de göstergesi olup basına iyi de bir mesaj olacaktı. 

10.08.2013

Önder Özen'in Hürriyete vermiş olduğu malum röportaj, coğrafyanın en dolu futbol temalı röportajlarından biri olmuştu dersem abartmış olmam. Kulüp disiplininin gelişmekte olduğunu belirtmesi önemli bir gelişmeydi. Camiayı çok oyalayan İbrahim Toraman'ın kaptanlık mevzusunda İbrahim'e göstermiş olduğu dürüstlük takım içinde güven duygusunu kazanması açısından çok önemliydi. Öyle ki gönderilmesi düşünülen İbrahim'in dahi şu an yüzü gülüyor. Geldiği günden beri yaşanan süreçte hataları olduğu ve Fenerbahçe'den futbolcu almayacağız sözünün aslında bu hatalardan biri olduğunu kabul edecekti. Aslında bu önemli konuların yanında satır arasında kalan iki önemli durum olduğunu da belirtmeliyim.

Bir dönem umutsuzluğa kapılan Bilic'e "Diğerleri ile baş edeceğiz, zaten böyle kazanacağımız için sen efsane olacaksın." demesi ve Beşiktaş taraftarının kanına işlemiş olan o romantizmden bahsetmesi kulübün DNA'sını çözdüğünün kanıtları olarak rahatlıkla öne sürülebilecekti. 

12.08.2013

Röportajda geçen malum pazartesi gününü işareti sebebi ile çıkan istifa haberlerini yine bizzat resmi siteden yalanladı. 

15.08.2013

Sağlık ekibi değiştirildi. İlk basın toplantısında kendi söylediği sözlere akıllara gelecekti.

15.08.2013

TRT Spor'daki programda hakkında bulunulan ithamlar neticesinde "Ya ölürüm ya öldürürüm!" deyişi aslında biraz da dolduğunun işaretiydi. Yine bu programda Atletik Performans Departmanı'nın Milan Lab benzeri bir oluşum olduğunu belirtmesi önemli olan bir diğer husustu.

SONUÇ: Önder Özen'in yukarıdaki tarihlerde dillendirdiği her şeyin bir bir realiteye dönüşmesi gerçekten çok önemli. Siyasetten futbol sahasına, ev içi eş diyaloglarından tutun da ibadethanelere kadar her işin vaad ile geçiştirildiği ülkemizde bırakın böyle spor adamlarını, böyle etik değerlere sahip insanlara ihtiyaç olduğu aşikar. Elbette ki kendi de belirttiği gibi hataları oldu, olacaktır da. Kendisi de ne kadar büyük bir işin omuzlarına yüklendiğinin farkında. Gün geçtikçe, özellikle somut başarıyı hedef tutan ve gelmediği takdirde adam öğüten insanların yaratacağı baskı arttıkça hatalar da artacaktır. Buna karşın Beşiktaş taraftarı Önder Hoca'nın arkasında duracaktır, durmalıdır da. Ülke futbolunda denenmeye çalışılan birçok duruma rağmen başarılı olabilecek en akılcı yol bu yoldur. Önder Hoca gibi bir değer bulunmuşken kaybetmek ahmaklık olacaktır.

Sözünü ettiği sistemin başarıyı ne zaman getireceği ise akıllardaki tek soru işareti. İtiraf etmeliyim, önemli de bir soru işareti. Eğer başarı gelirse devrim olacak. Hem de sadece Beşiktaş'ta değil makro düzeyde, ülke futbolunda devrim olacak. Ya başarı gelmezse? Sevgili İbrahim Tilki'nin Marion Bartoli'nin kariyerini sonlandırışı üzerine yazdığı yazıda rastlamıştım Samuel Beckett'ın o sözüne. Benim cahilliğimdir özür dilerim. "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.". Evet, başarı gelmezse Beşiktaş Türk Futbol Tarihi'nin en şanlı mağlubiyetlerinden birini almış olacak.

Ufuk Tolga Aldırmaz

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Tahakküm



Slaven Bilic ve Mustafa Reşit Akçay'ın maç öncesindeki içli sarılmasından tutun, İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Beşiktaş taraftarı arasında maç izlemesine kadar; hatta Beşiktaş taraftarının arasına birer ikişer serpiştirilmiş Trabzonspor taraftarına kadar muhteşem bir saha dışı "mücadelesi" mevcuttu. Suni gündemde ne kadar karşı karşıya getirilmeye çalışılsa da aklıselim olan her insanın birbirini rahatlıkla içselleştirebildiğine bizzat şahit olduğum bir ortamı es geçerek başlamak istemezdim. Şimdi gönül rahatlığı ile maça geçebiliriz.

Bilic'in maç sonu basın toplantısında dillendirdiği gibi bu maç iki faktörü içinde barındırıyordu. Sezonun ilk maçı olmasının yanında derbi niteliği de taşıması... Bu bağlamda iki taraf adına da rahat olunamayacak bir maç yaşanılacaktı. Maçın başladığı andan itibaren topu ayağına alan Beşiktaş, özellikle Trabzonspor adına bu durumu somutlaştırıyordu. Beşiktaş'ın topa hakim olmanın yanı sıra keyfi biçimde tempoyu belirlemesi aslında maçın  gidişatının bir nevi fotoğrafını çekmekteydi.

Bilic'in daha imza attığı gün belirttiği takımın o şuursuzca hücumları bir kenara, geçtiğimiz sezonu Terminatör film serisine benzetecek olursak bu düzen içinde durağan bir Fransız yapımı izliyormuş izlenimine kapılmak işten bile sayılmayacaktı. Aslında bu durum hem saha içinde futbolculara hem de ekranları başındaki taraftara biraz olsun rahatlama payı da bırakıyordu. Bilic, bu dingin oyuna "haddini bilmek" kavramını da ekleyince Beşiktaş'ın hücumları çok daha bilinçli bir hale gelmişti. Saha parselizasyonunu da gözle görülür biçimde iyi yapan Beşiktaş'ta tüm bu durumlara karşın tek sıkıntı santrafor mevkiisine yerleştirilen Mustafa Pektemek'ten, sistemin işlemesi adına verim alınamıyor oluşuydu. Bu noktayı daha iyi anlamak için sizi Hugo Almeida-Mustafa Pektemek değişikliğine götüreceğim. Almeida'nın girdiği andan itibaren Beşiktaş'ın tüm esprisi ortaya çıkmaya başladı. Beğenilmeyen bir isim olmasına karşın takım içindeki yeri hayati. Pivot santrafor olarak varlığı bile kanat forvetleri işlevsel kılmaya yetecekti. Nitekim goller de rahatlayan sistemin getirisi olarak iki kanat forvet sayesinde tabelaya yazılacaktı. Burada Olcay Şahan'a özel bir parantez açmak zorundayız. Maç öncesi Twitter'da paylaştığı fotoğraf neticesinde kendini hazırlayışı ve hırsı takdire şayan. Oyun içinde sürekli çabalaması bir o kadar takdir edilesi. Kalite kokan işlere imza atması ise her geçen gün daha da fazla "dilenilecek" futbolcu kontenjanına eklenmesini sağlıyor. Hele ki Gökhan Töre'nin attığı goldeki payı çok acayipti. Maça tam anlamıyla damgasını vurdu.

Takımın bu genel görüntüsünün tam ortasında var olan Veli Kavlak-Atiba Hutchinson ikilisi ise oyunu tutmayı ve karşı tarafı ısırmayı görev bellemişti ki sanıyorum bu ikili Beşiktaş'ın sezon boyunca omuriliğini oluşturan mihenk taşları olacaktır. Özellikle Atiba'nın saha içindeki iki hatta üç kişilik oyunu, ihtiyaç olunan her noktada olması başta bu transfere olumsuz baktığım halde beni oldukça tatmin eden unsurlar oluyordu. Açıkçası bu performansını devam ettirmesi durumunda özür dilemeye hazırım.

Tüm bunların yanında Beşiktaş'ta eksikler yok muydu? Elbette vardı. Saha içinde hücum yaparken kat edilmek zorunda kalınan mesafenin fazlalığı, hücumda Olcay Şahan dışında durağan kalınması, duran toplardan dönüşün sürekli pozisyon görmeye eğilimli olması; ek olarak orijinal bir sol beke sahip olunmaması ilk akla gelenler.

Tabii ki iki takım adına da net yargılara varmak için çok erken lakin Ondrej Celutska'yı yollayıp sol beke Olcan Adın'ı koyan Mustafa Hoca'nın takımını düşündükçe içim de kararmıyor değil. İşleri çok zor. Beşiktaş'ın iyi değil fakat iyi yolda olan bir takım olduğunu da düşünürsek hele ki işleri hakikaten çok daha zor gibi gözüküyor.

Ufuk Tolga Aldırmaz


29 Haziran 2013 Cumartesi

Marka İsim ve Ronaldinho

Dönemin başkanı Serdar Bilgili, Galatasaray ile sözleşmesi fesih edilen Mircea Lucescu'yu takımın başına getirir. Yüzüncü yılda hedeflenen ve özlenen şampiyonluk için büyük bir adım atılmıştır. Ardından gelen Carlos Zago, Oscar Cordoba, Daniel Pancu, Kaan Dobra transferleri ile aslında şampiyon kadronun temelleri oturtulacaktır. Bu transferlerin yanı sıra taraftarın göz bebeği Pascal Nouma takıma tekrar kazandırılır. Son hamle olarak da(devre arası "yama" sayılabilecek Federico Guinti transferini es geçelim) takıma yıldız ve "marka" isim kontenjanından Sergen Yalçın katılacaktır.

Önder Özen'in Futbol Genel Koordinatörlüğü'ne getirilmesinin ardından profesyonellik adımını atan Beşiktaş, çeşitli antrenörleri kulübe kazandırdıktan sonra A takımın kontrolünü de yine Önder Özen'in isteği ile Slaven Bilic'e bırakacaktır. Önder Özen'in dün öğlenki toplantısında dile getirdiği gibi en önemli hamlelerden biri gerçekleşmiştir. Taraftarın uzun süredir üzerinde sinerji yarattığı ve kulübede görmek istediği isimlerin başında gelen Bilic, aslında taraflı tarafsız herkesin sempati ile baktığı ve saygı duyduğu bir isim olarak göze çarpıyor. "Dış mihrakları" es geçecek olursak içinde benim de bulunduğum Bilic'e soğuk bakan grubun dahi heyecan duymasını sağlayan bir isimin tercih edilmesi tıpkı 100. Yıl'da Lucescu'nun takımın başına getirilmesine basit biçimde benzeyen bir hamle. Karizmatik Lider kategorisine sokabileceğimiz Bilic öyle veya böyle yakın geçmişte arkasında durulmaya değer tek isim olarak göze çarpmakta. Taraftarın bu yaklaşımı ile birlikte Bilic'in de Önder Özen ile "çalışma arkadaşı" olmaya hevesli bir durumda imzayı atması doğru hamlelerin art arda geleceğinin de bir göstergesi olmakta, en azından benim açımdan.

Adı geçen isimlerin dahi doğruluğu ve sorgulandığında arkasında bir aklın olduğunun açık seçik görülebilmesi neticesinde yapılacak diğer transferleri bir kenara bırakacak olursak kafalarda bir soru işareti oluşmakta. Evvelden bahsedilen ve yukarıda değindiğim Sergen Yalçın misalı yıldız ve "marka" isim kontenjanına yapılacak/yapılması gereken o yatırımın işaret ettiği futbolcu kim olmalı?

Ronaldinho'nun gerek Ahmet Nur Çebi gerekse Fikret Orman tarafından dillendirilmesi ister istemez bir heyecan yarattı. Görüşmelerin olduğu ve belirli tekliflerin Brezilya'ya ulaştığı Ronaldinho tarafından basına yapılan demeçler ile karşı taraftan da doğrulandı. Sosyal medyada ve Beşiktaş'ın kendi içinde yarattığı medyada sıkça dillendirilen şey ise sponsor desteği ile bu transferin gerçekleştirilmesi için elden gelen her şeyin yapılacağı yönünde. Peki Ronaldinho doğru isim mi? Açıkçası çocukluğumun yıldızı olduğu ve büyük bir hayranı olduğum su götürmeyen cinsten bir doğruluk. Objektif biçimde yaklaşmaya çalıştığımda karşıma çıkan en büyük artı Ronaldinho'nun ülkesinde yapılacak olan Dünya Kupası'na katılmak için elinden gelen her şeyi yapacağı gerçeği oluyor. Somut olarak eldeki tek avantaj bu iken dezavantajlar tartının diğer kefesinde ağır bir yük oluşturmakta. Bu noktada sayabileceğim şeyler:

1. Manuel Fernandes'in varlığı. Birlikte oynarlar oynamazlar noktasına girmeyeceğim. Buna karşın Fernandes'in takımın tek lideri olma isteği ve basına oluşturduğu malzeme ortada iken Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak gerek.
2. Ronaldinho'nun tıpkı Manuel Fernandes gibi, hatta çok daha ağır biçimde gece hayatına olan tutkusu ön planda. Öyle ki Barcelona'dan yollanış sebeplerinin başında bu noktadaki abartı tavırları geliyor. Pep Guardiola'nın Lionel Messi'ye onunla takılmaya devam etmesi durumunda takımında yer almayacağını çok açık biçimde belirtmesi de bu durumdan kaynaklanmakta. Ersan Gülüm, Oğuzhan Özyakup gibi yurt dışındaki rahat yaşama alışmış futbolcuların buradaki liderleri ile gece hayatına aktıklarını bir an düşündüm de... Felaket.
3. Avrupa futbolu ile bağlarının kopmuş olup, yeniden uyum süreci yaşayacak olması.
4. Vücudunun artık belirli bir seviyede kalmasına ve baremin üstüne çıkmasına engel olması.
5. Taktik düzende Bilic'in ona bağımlı olmak zorunda olması ki oyuncuların hamuru ile oynamayı seven bir teknik direktör için daha kötü ne olabilir ki?
6. Beşiktaş'ın savunma anlayışı zaten dipte yaşam savaşı verirken takımın üstüne bindireceği ekstra yük.
7. Kazanacağı paranın takım içinde yaratacağı adaletsizlik.
8. Ricardo Quaresma derdinden kurtulmuşken camia içinde net biçimde ayrılık oluşturacağı ve Özen-Bilic ikilisinin yakın zamanda negatif anlamda sorgulanmaya açık hale geleceği gerçeği.
9. Zamanını devirmiş "über yıldız" içselleştirme çabasının hiçbir zaman Beşiktaş'a uymadığı gerçeği.
10. Net biçimde ölü yatırım olması.

Biraz beyin fırtınası ile bu maddeleri çoğaltabiliriz. Peki önerimiz nedir? Takımın ihtiyacının olduğu ve taraftar ile etkileşimi sağlayabilecek ilk mevkii olan santrafora geçtiğimiz günlerde Fiorentina'ya imza atan Mario Gomez minvalinde isimlerin alınması. Belki bu tip bir yatırım maddi olarak bir kazanç sağlamaz fakat hem profesyonelliği ile örnek olacak hem de takıma katkı sağlayacaktır. Bu isim Adebayor olabilir mi? Belki. Artık Football Manager oyunumda yarattığım profillerde dahi böyle maliyetli isimlere yönlenirken içim acıyor. Feda sezonunun etkileri kolay kolay geçmeyecek. İşte bu noktada Cartalete Mustafa Ağabey'in geçen günlerde attığı bir tweet aklıma geliyor: "Hatta santrafora da Serie A'da bakınmak lazım. Direkt katkı verecek transferler mümkün abi'ler: Gilardino, Amauri, Floccari, taca çıkan Matri." Gilardino, Amauri, Matri... Özellikle de Matri! Neden olmasın? Yıldız fetişizmine sahip taraftara hitap etmeyecektir kabul; o taraftar grubuna umarım yıllar boyu ekmek çıkmayacak, çıkmamalı.

Ufuk Tolga Aldırmaz
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...