Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Aralık 2013 Perşembe
Repetitif Kader
Oğuzhan Özyakup'un yokluğuna bir de Atiba Hutchinson'ınki eklenince Beşiktaş taraftarından haklı olarak "Eyvah!" nidaları yükselmeye başlayacaktı. Orta sahada "yerli Yaya Toure" performansı ile göz dolduran Veli Kavlak'ın partnerinin Necip Uysal olması birçok şeyin sarpa sarmasına tekabül edecekti. Takım içi pas yüzdesi ile dikkat çeken Atiba'nın yokluğunda Necip'in o kontenjanı dolduruşu neticesinde sadece ilk yarıda 55 adet pas hatası yapılması demek zaten Beşiktaş'ın Çaykur Rizespor karşısında çıkardığı mücadelenin bir özeti de olacaktı. Topun hakimiyetini bir türlü ele alamayan Beşiktaş'a dair ne net done işte bu iki asil eksiklik sebebi ile elde edilecekti.
Oğuzhan ve Atiba'nın yokluğunun üstüne bir de ısınma esnasında sakatlık geçiren Tomas Sivok'un da yerini Ersan Gülüm'e devretmesi "Eyvah!" nidalarının daha da gürleşmesi anlamına gelecekti. Benim uzun yıllardır en -azından Beşiktaş'ın- ilk on birde iki solak stoperle oynama durumu saha içinde vücut bulacaktı. Sivok'un yokluğunda hem alçak hem de yüksek toplara karşı agresyonu düşük olan bu ikilinin nasıl bir geri dönüş vereceği merak konusuydu. Oyun içinde fazla zorlanmamaları hata yapma risklerini de en aza indirdi. Buna karşı hamlesiz ve ağır oluşları sebebi ile takımı sık sık görünmez bir iple çekiyormuşçasına geride tutacaktı. İşte bu noktada yine Oğuzhan ve Atiba'nın eksikliği hissedildi. Takımın dikine boyu uzadı ve hatlar arası mesafe git gide açıldı. Bu da Beşiktaş'ı kısırlaştıracaktı. Manuel Fernandes, Gökhan Töre ve Olcay Şahan'ın hücum melekelerini sahaya kesik kesik yansıtışları da takımın klasikleşen temposunu yapamamasına sebep oldu. Zaman zaman Rizespor kendi sahasına itilip tempo yapılsa da bireysel hamlelerdeki sıkıntılar golün gelmesine engel olacaktı.
Takım genel itibari ile eksikler ve de sakatlık mereti yüzünden şanssız bir evreden geçiyor olsa da golün gelmesi çok da zor olmayabilirdi. Öncelikle Ömer Şişmanoğlu'nun da oyun alanına atılmasının ve Hugo Almeida ile çift santrafora dönülmesi neticesinde baskının dozajı bir tık da olsa artıyordu. Bu durum defalarca şu şekilde tezahür etti:
1.Savunmada kapılan top
2.Kapılan topun Fernandes'e aktarılışı
3.Fernandes'in Almeida'yı bulması
4.Almeida'nın topu tutarak gerekli servisleri yapması ve pozisyonlara ön ayak oluşu
İşte bu dört maddenin en kritik ayağı sayabileceğimiz Almeida'nın yerine oyuna alınan Mustafa Pektemek'in tipleme olarak son derece farklı bir oyuncu olması ve topu bir türlü o bölgede tutamayışı Beşiktaş'a ket vuruyordu. Bu değişikliğin bir sonraki durumdan daha etkili olduğunu, bu sebepten öncelik aldığını da bir ara not olarak vereyim. İkincil sorun ise Dentinho. Rizespor'un en büyük defosu olan o geri dönüş zaafiyeti sebebi ile dakikalar geçtikçe geride daha büyük boşluklar verdiğini hep birlikte gözlemledik. İşte bu noktada Kerim Frei yerine mevcut grafiği ile sadece Brezilya Serie B'de forma giyebilecek kapasitede olan Dentinho'nun oyuna girmesi skandal olarak göze çarpmakta. Şeytanın avukatlığına soyunayım, Slaven Bilic'in tam bir kaos ortamında ayağının tozu ile gelen Kerim'i Galatasaray'a karşı oyuna sokması ne kadar yanlış ise bugün de oyuna sokulmaması onun kadar yanlıştır. Michael Eneramo'nun da niçin kadroda olmadığını sorgulamak sanırım ekstra olarak doğru olacak.
Beşiktaş hala kırılma maçlarını oynayamıyor. Hala baskıya cevap vermiş değil. Son şampiyonluktan itibaren bu durum tekrar etmekte. Bunun en büyük sebebi de "Samanyolu Galaksisi" damgası vurulan Manuel Fernandes başta olmak üzere oyuncu grubunun bu duruma cevap verememesidir. Belki ben çok fazla anlam yüklüyorum, bilemiyorum lakin bu durumda da sahada lider karakter olabilecek tek isim sakatlıktan hala dönemedi: Oğuzhan Özyakup...
Ufuk Tolga Aldırmaz
5 Ekim 2013 Cumartesi
Soru - Cevap
Edin Terzic ve Nikola Jurcevic yönetiminin ikinci haftasındaki Beşiktaş Eskişehir'de, Spor Toto Süper Lig'in en zor deplasmanlarından birine çıktı. Geçtiğimiz hafta Antalyaspor'dan alınan şok mağlubiyet ve bir önceki haftada yaşanan olaylar neticesinde düşüşe geçen siyah-beyazlıların kara bulutları dağıtması için bundan daha güzel bir gece olamazdı.
Slaven Bilic, Ramon Motta ve Hugo Almeida'nın sakatlıkları neticesinde ezberlettirdiği on birinde üç hamle ile değişim yapacaktı. Motta'nın yerine çekilen Atiba Hutchinson, Hutchinson'ın yerine sürülen Necip Uysal ve santraforda da Almeida yerine Michael Eneramo... Bu değişim neticesinde de kafalarda iki soru işareti oluşacaktı:
1. Sistem için hayati öneme sahip olan Almeida'nın ikamesi Eneramo olabilecek mi?
2. Geçtiğimiz sezon Necip ve Veli Kavlak ikilisi ile çıkılan mücadelelerde o bölgede har daim sıkıntı yaşayan Beşiktaş bunu aşabilecek mi?
Eskişehirspor maça etkili başladı. Dakikalar ilerledikçe Beşiktaş bu etkiyi özellikle Bursaspor karşısında gösterdiği o ön alan baskısını Eskişehir ekibine de uygulayarak kırmayı başardı. Yüksek konsantrasyonda yapılan baskının yanında bir önceki haftaya oranla çok daha disiplinli bir savunma kurgusuna oturan düzen, oyuncuların saha içi parselizasyonu ve yardımlaşmayı da iyi seviyeye taşıması ile daha işlevsel hale geliyordu. Bu dakikalarda topa hükmeden taraf olmayı başaran Beşiktaş adına sıkıntı ise aslında uzun zamandır sorduğumuz o sorudan ibaret olacaktı: Gol pasını kim verecek ve golü kim atacak? Bu soruya muhattap olacak ilk kişi ve sahadaki en etkisiz kişi aynı olunca işler sarpa saracaktı. O isim elbette Manuel Fernandes.
Beşiktaş baskı dozajını azalttığı dakikalarda Eskişehirspor daha rahat hareket edecekti. Eskişehirli oyuncuların özellikle Beşiktaş'ın savunma bekleri ve merkez ikilisine yaptığı baskı sonuç verdikçe uzaktan kaleyi yoklama yolu ile pozisyonlara girdiler. Özellikle Aytaç'ın direkten dönen şutu buna direkt olarak örnek gösterilebilir.
İkinci yarı da ilk yarıya hiç ara verilmemiş denilecek kadar benzer biçimde başladı/devam etti. Dakikalar ilerledikçe Beşiktaş ligin başındaki o süre uzadıkça üzerine koyarak giden haline dönmüş gibi görünecekti. Baskı şiddeti artıp rakibin rahatsız edileceği aralıklar daha da sıklaşacaktı. Buna karşın golün gelmemesi tesadüf olarak açıklanamazdı. Eneramo'nun edilgen kalışı ve ardından gelen Ömer Şişmanoğlu değişikliği tam isabetti. 70. dakikada Fernandes'in sol çizgideki "ayak oyunları", güzel ortası ve Eskişehirspor savunmasının Ömer'i o bölgede unutuşu neticesinde Beşiktaş golü buluyordu. Bu dakikadan sonra Eskişehirspor can havli ile saldırmaya başladı. Necati ve Kamara'nın pozisyonları aslında zor olanı yapmanın resmi olacaktı. Uzatmalara girilirken Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor günlerinde Ömer Erdoğan hamlesine benzer biçimde gelen Servet Çetin rötuşu ve buna karşı Edin Terzic hamlesi olduğuna yemin edebileceğim Ersan Gülüm'ün oyuna sokulması, es geçemeyeceğim bir diğer unsur olacaktı. Beşiktaş önemli bir deplasmandan yine önemli bir galibiyet aldı ve verilecek araya nefes alarak girdi. Bu önemliydi peki yukarıda sorduğum sorular?
Cevap 1: Hugo Almeida'nın sistem içinde bir ikamesi yok. Michael Eneramo, Ömer Şişmanoğlu ve Mustafa Pektemek'in toplamı -altını çiziyorum- sistem açısından Almeida'dan daha değersiz.
Cevap 2: Necip ve Veli'nin ortada olması Beşiktaş adına "akıl yoksunluğu" doğuruyor. Bunun bir zorunluluk olduğu doğrudur lakin Oğuzhan Özyakup, Muhammed Demirci ve hatta Sezer Öztürk'ün rotasyonda olması el rahatlatıcı cinsten olacaktır.
Ekstra Cevap: Gol pasını verecek ve golü atacak kişi de aslında tek. O da Oğuzhan Özyakup. Oz Büyücüsü bir an evvel sahalara döndürülmeli.
Ufuk Tolga Aldırmaz
16 Eylül 2013 Pazartesi
Yürü Bildiğin Yoldan
Bursaspor orta sahasının en önemli dişlisi Fernando Belluschi'nin yokluğu da tıpkı Veli'ninki gibi bu kez Bursaspor cephesini düşündürtüyordu. Açıkçası Pablo Batalla'nın ana besin kaynağı olan Belluschi de o bölgede olmayınca vasat seviyede bir orta ikili sahada gördük. Şamil ve Yasin Beşiktaş orta sahasının esnekliğine ve oyun zekasına karşı koyabilecek dirençte isimler değildi. Bunun yanı sıra Batalla'ya gerekli desteğin verilmemesi de sıkıntıların esasında ana kaynağı olacaktı. Maça iyi başlayan Bursaspor'un Beşiktaş'ı sertlikle durdurma çabası özellikle Oğuzhan'ın oyun planları doğrultusunda sola tarafa doğru eğilmesi ve o bölgede topla oynanması neticesinde kırılacaktı. Bilic'in isteği savunma arkasına atılacak olan toplar ve rakip sağ beki Şener'in bıraktığı boş alanlara dolgu yapılmasıydı. Gökhan Töre'nin o bölgedeki Olcay'a attığı top ise bu konuda büyük bir emsal teşkil ediyordu. Gelen gol Bursaspor'un baskısını kırıp gardını da düşürdü. Ardından durun toplarda efsaneleşen Fernandes-Sivok ikilisinden gelen gol Beşiktaş'ı iyice rahatlatıyordu. İkinci yarıya girilirken Bursaspor'un Beşiktaş'a bir yanıt verememesi ve geride geniş boşluklar bırakması Beşiktaş'ın üst üste pozisyonlar bulmasını sağladı. Açıkçası çok aceleci ve bazen laubaliliğe kaçacak nitelikte işlerin yapılması üçüncü golün gelmesini geciktirdi. Bu durum ileride sıkıntı yaratabilecek cinsten bir olgu olarak göze çarpıyor. Üçüncü golün gelmesi ile birlikte fişi çeken Beşiktaş, Oğuzhan'ı kaybedecekti ki böyle bir galibiyette can sıkabilecek tek durum da ancak böyle bir şey olabilirdi.
Dörtte dört ile taraflı tarafsız kimsenin beklemediği biçimde lige damga vurarak başlayan Beşiktaş, gün geçtikçe takım olma olgusunu geliştirip oyun kalitesinin üzerine koyuyor. Oyuncular teknik ekibin elinde her geçen gün üzerlerine bir şeyler ekliyor. Sürekli bir devinim söz konusu. Oyun bilinci git gide sağlamlaşıyor. Öyle ki 80. dakikada skor 3-0 iken rakip savunmaya dört kişi ile basıp topun kıymetini bilen bir takım hüvviyetine bürünülüyor. Devre arası yayıncı kuruluş tarafından verilen o koşu mesafesi istatistiğinde Fernandes lider çıkabiliyor ki bunun anlamı eğer okuyacak olursak Fernandes'in top almak için ne kadar alan değiştirdiğidir. Fernandes özelinde bahsettiğim bu durumu bir de takımın geneline yaydığınızı düşünün, işte bu geceki Beşiktaş ortaya çıkacak.
Puan kayıpları gelecektir. Gelmemesini beklemek ütopik olur. Beşiktaş şu an doğru zamanlarda doğru puanları kazanıyor. Bu çizgisini devam ettirdiği takdirde beklenen şeyler daha da somutlaşacaktır. Önder Özen ve Slaven Bilic'in kısa zamanda takımı bu hale evirmesi ise övgüyü hak eden cinsten. Bir de övgüyü hak eden başka biri var. Borussia Dortmund'dan ayrılıp gelen Edin Terzic'in özellikle rakip analizinde yaptığı katkıyı es geçmemek gerek. Bilic'in yaptığı o "sosyalist takım" vurgusu hem saha içi hem de kulübe anlamında iyice somutlaşıyor. Altını çizdiğim gibi, Beşiktaş bildiği yolda yürüyor. O bildiği yolda "ölümden" öte bir şey yok zira Beşiktaş'ın kaybedecek hiçbir şeyi yok.
12 Eylül 2013 Perşembe
Geleceğe Dönüş
Beşiktaş, şu günlerde aman aman zamanlar geçirmiyor olsa da "Feda" kisvesi altında geçirdiği zorlu sezonun ardından yarınlarına her anlamda daha umutlu bakıyor. Bir yıl önce hemen hemen aynı dönemde başlayan lige girilen mentalite ile şu günlerdeki mentalite arasındaki farkı anlatmak için gece ve gündüzü karşılaştırmak bile yeterli olmayabilir. Yönetimden tutun da takımdaki futbolculara, basketbol şubesinden tutun da hentbol şubesine kadar her alanda çok daha farklı noktalara gidildiği görüldü. Tabii ki ana branş futboldaki değişim çok daha belirgin olacaktı.
Bir Tamer Kıran projesi olarak Futbol Genel Direktörlüğü'ne getirilen Önder Özen ve onun iş bilir tavrı hakkında daha önce de "Devrim mi Şanlı Mağlubiyet mi?" başlığında birkaç kelam etmiştim. Genel hatları ile oluşturduğu görev şablonu ve yaptığı görev tanımlamaları neticesinde çok daha profesyonel bir yapılanmanın temelleri atılacaktı. Önder Özen göreve ilk geldiği günden itibaren bunu vaad edip, günü ve özellikle de geleceği düşündüğünün altını çizecekti. Nitekim bir şekilde bu yapılanma başladı. Adımlar atıldıkça ve bu adımların doğru olduğu Önder Özen tarafından bir şekilde açıklanınca taraftarın desteği de çığ gibi büyüyordu.
Başta Slaven Bilic olmak üzere A takıma birçok yeni hamle yapılacaktı. Bunun mesajları da açık biçimde verilmişti. Nitekim 13.800.000 Euro harcanarak kadroya Tolga Zengin, Günay Güvenç, Serdar Kurtuluş, Pedro Franco, Ramon Motta, Atiba Hutchinson, Sezer Öztürk, Ömer Şişmanoğlu, Gökhan Töre, Kerim Frei ve Michael Eneramo katıldı. Neredeyse rakiplerden Fenerbahçe'nin yaptığı sadece Emmanuel Emenike transferi ve Galatasaray'ın da sadece Bruma transferinin maliyetleri kadar bir bütçe doğrultusunda Beşiktaş 11 ismi kadrosuna katacaktı.
Bir önceki sezon ilk yarının beklenmedik derecede iyi bir noktada tamamlanması ve ikinci yarıda yaşanılan düşüş neticesinde teknik direktör Samet Aybaba'nın doğruları ile yanlışları bir tarafa en önemli sebebin kadro derinliğinin yeterli düzeyde olmaması; bunun yanı sıra alternatifler arasında uçurumlar bulunması en büyük sebeplerden olacaktı. Bunu tolere etmek için mecburi biçimde niceliği arttırmak, niceliği arttırırken de niteliğe etki etmek gerekecekti. Nitekim yukarıda saydığım oyuncuların transferi her ne kadar taraftarın belirli bir kısmını tatmin etmeye yetmese de ciddi, kendi içinde risk barındıran, rasyonel yatırımlar olacaktı. Bu transferler içinde elbette birkaç istisna var (özellikle başkanın ben aldım demeye getirdiği Sezer Öztürk) fakat genel hatları itibari ile anlaşılabilir isimlerden örülü bir liste özelliği taşıyor. Sanırım örneğe tam da şu an başvurmalıyız.
2012-2013 sezonunun ikinci yarısında oynanan ve İnönü Stadı'ndaki son derbi niteliğini de taşıyan Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşmasında sonuç bildiğiniz gibi 3-2 Beşiktaş lehineydi. Rica ediyorum kimse kızmasın ama biraz da şans ve tesadüf eseri kazanıldığını idrak etmenin zor olmadığı karşılaşmada Beşiktaş'ın ilk 11'i alttaki görselde mevcut. Yedekler ise Cenk Gönen, Julien Escude, Emre Özkan, Mehmet Akgün, Oğuzhan Özyakup, Necip Uysal ve Sinan Kurumuş'tu. Dentinho, Hugo Almeida gibi sakat isimlerin de mevcudiyetini atlamamalıyız. Belli başlı kilit dişlileri saymazsak ilk on sekizin ne kadar zayıf olduğu su götürmez cinsten. Hemen altındaki görsel ise Beşiktaş'ın içinde bulunduğumuz sezondaki son karşılaşması olan ve 2-0'lık lehte biten Gaziantepspor karşılaşmasındaki ilk 11'i. Yedekler ise Cenk Gönen, İbrahim Toraman, Ersan Gülüm, Necip Uysal, Muhammed Demirci, Dentinho ve Mustafa Pektemek. Yabancı sınırlaması ve sakatlıkları da düşündüğümüzde dışarıda kalan belirli oyuncu grubu ise bir önceki sezona göre parmak ısırtan cinsten. Ek olarak bir önceki sezon kadroda bulunmaları halinde ilk on biri rahatlıkla zorlayabilecek kıymette isimler olarak göze çarpıyor: Pedro Franco, Sezer Öztürk, Ömer Şişmanoğlu, Filip Holosko, Michael Eneramo... Bu isimlere katılan Ramon'un direkt olarak sol beke ve Kerim Frei'ın da yedek kulübesi, belki de ilk 11'e monte edileceğini düşündüğümüzde hem nitelik hem de nicelik bakımından kadroda nasıl bir genişleme olduğunu daha net idrak etmekteyiz.
Kiralık olan Gökhan Töre'nin de bonservisini almak için çalışmalara başlanacağını da düşündüğümüzde ilerleyen yıllar açısından Beşiktaş, son derece önemli bir yerli jenerasyonuna sahip olacak. Özellikle Oğuzhan Özyakup, Muhammed Demirci, Gökhan Töre ve Kerim Frei dörtlüsü Slaven Bilic'in elinde futbol olgunluklarını kazandıkları takdirde belirli bir döneme damga vurabilecek kapasitede çekirdek oyuncu grubu olacaktır. Önder Özen'in Atletik Performans Departmanı ve Milan Lab benzeri bir oluşumun peşinden koşması ile birlikte saha dışı bütün ortam oluşturulmuş olacak. Gökhan Töre'nin kafasına sihirli değneği dokundurmuşçasına bir etki yaratan Bilic'in ise bunu devam ettirmemesi için hiçbir sebep yok. Gurbetçi diye nitelendirebileceğimiz futbolcu grubundan "yayılmacı" politikalar neticesinde bu bahsettiğimiz çekirdek gruba eklemeler olacaktır. Önder Özen'in açıklamaları ve fikirleri de açıkçası bunu işaret edecektir.
Yukarıda bahsini geçirdiğim geleceğe yatırım "proje oyuncular" dışında Beşiktaş'ta, karar alıcıların politikalarına has uygulamalara verilen tepkimeler de yine rasyonel biçimde yönetilen bir kulüp edasını taşımakta. Sürpriz olmazsa (ki olmamalı da) 5+0+3 kuralına uygun bir politika geliştiren ve iki kiralık(Dentinho, Ramon) bir de Mayıs ayında sözleşmesi sona erecek (Julien Escude) oyuncuyu kadrosunda bulunduran Beşiktaş bu aklı başında hamleler ile de bir tebriği hak etmekte.
Velhasıl kelam rakiplerin kadro mühendisliği konusunda rezilleri oynadığı ve yabancı oyuncu sözleşmeleri gereğince belli yükümlülükleri zorla yerine getirebildiği ortamda Beşiktaş son derece başarılı bir "proje takımıdır". Bütçe (objektif biçimde) ve kadro kalitesi (subjektif biçimde) bakımında rakiplerine oranla daha geride olmasına karşın yaptıkları harcamalar ve lig standardının çok üzerinde dengeli bir kadroya sahip olmaları onlar için son derece sevindirici. Yatırım yapılırken geleceğin ağırlıkla düşünülmesi ve bu yatırımları mevcut performansı ile işleyebileceğini gösteren Bilic'in varlığı ise artı hanesine yazılan bir diğer unsur olmakta. Önder Özen önderliğinde, Slaven Bilic komutasında Beşiktaş için gelecek son derece aydınlık. Yapılmakta olan Vodafone Arena'ya bu mentalite ile geçilmesi durumunda dem vurduğum o devrimin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yok.. Beşiktaş, geçmişindeki o şaşalı kolej takımı havasını geleceğine de taşıyacak gibi görünüyor.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Kerim Frei
19 Kasım 1993'de Avusturya'nın Feldkirch şehrinde doğan Kerim Frei, Türk asıllı İsviçreli bir baba ve Faslı bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Ufak çapta bir Birleşmiş Milletler niteliğindeki ailede, Kerim babasının yönlendirmesi neticesinde beş yaşında FC Au-Heerburgg takımında futbol hayatına başlayacaktır. Futbol için ilk öğrenimini burada gören Kerim iki yıl sonra İsviçre'nin önemli kulüplerinden olan St.Gallen'in alt yapısına geçecektir. 2006 yılına dek burada tabiri caizse şekle giren Kerim'in yolu ülkenin en büyük kulüplerinden olan Grasshopper'a düşer. Bir dönem AS Romalı yetkililerin dikkatini çekmesine rağmen İtalyan kulübüne katılamayacaktır. Bunun neticesinde Fulham alt yapısına transfer olur. Dikkatleri üzerine bildiğiniz gibi burada çekecektir. Alt yaş kategorileri ve yedek takımda oynadıktan sonra ilk kez resmi formayı Faroe Adaları'nın Runavik takımına karşı giyer. İngiltere Lig Kupası'nda Chelsea ile oynanan mücadelede oynadığı etkili oyun kısa kariyerindeki en önemli enstantaneler olarak hatırlanır. 2008'de alt yaş kategorilerinde başlayan İsviçre Milli Takımı serüveni Andorra ile deplasmanda oynadığımız milli maç neticesinde biter ve artık nüfus kağıdında Kerim Koyunlu yazar. Türk Milli Takımı'nı tercih etmesi İsviçre cephesinde ufak çapta bir sinir harbine neden oldu da diyebiliriz. Kariyeri boyunca çıktığı 84 maçta 13 gol sekiz asistlik performans sergileyen Kerim için istatistikler üzerinden yorum yapmak pek de mümkün gözükmüyor.
İlk etapta "overrated" olarak nitelendirdiğim Kerim Frei için naçizane fikirlerim değişmiş değil. Bu şekilde düşünmemin en büyük sebebi Türk Futbolu'nun oyuncu yetiştirme konusunda yaşadığı sıkıntılar neticesinde gurbetçi diye tabir edebileceğimiz alt yapı eğitimlerini yurt dışında gören oyunculara olduğundan fazla anlam yüklenmesidir. Kerim'in göstermiş olduğu performanslar bir kenara milli takıma getiriliş şeklinin yangından mal kaçırırcasına olduğu malumunuz. Bunun yanı sıra oynadığı üst düzey maç sayısının az olmasına rağmen belirli çevrelerce oyuncuya sahip olduğundan daha fazla anlamlar yüklenmesinin hem kendi gelişimi hem de beklentiye giren izleyici açısından pek de rasyonel bir yaklaşım olduğuna inanmamaktayım. Tüm bu düşüncelerim bir kenara Kerim'in belirli bir potansiyel taşıdığı ve işlenilmesi halinde önemli bir noktaya gelebilecek bir değer olduğuna da katılmıyor değilim deyip detaya girelim.
Fırsat buldukça forvet arkasında rahat olduğunu dillendiren Kerim'in oyun stili kanatlara daha uygun. Sağ ayaklı olmasının vermiş olduğu avantajlar ile sol kanatta çok daha etkili bir oyuncu haline büründüğü su götürmeyen cinsten. Aynı zamanda forvet hattı için versatil bir oyuncu olduğu da aşikar. Basiti oynamayı sevmesi ve gerektiği zaman -bir Olcay Şahan olmasa da- pozisyonu zorlaması bu açıdan dengeli bir oyuncu olduğunun emaresi. Buna karşın birebirlerde çok da iyi bir rakip ekarte etme özelliğine sahip olmadığını söyleyebiliriz. Topla hızlı hareket etmesi avantaj hanesinde fakat daha da büyük bir avantajı var -ki zaman zaman bunu uygulamasa da- topu hızlı biçimde hareket ettirmesi. İlk etapta pırpır diye tabir edilen Gökhan Töregiller'den diye de genişletebileceğimiz oyuncu grubuna dahil gibi gözüküyor. Buna karşın az önce dile getirdiğim özellikler sayesinde hiçbir zaman Gökhan Töre'de olduğu gibi Slaven Bilic'in baş parmağını şakağına götürmesine sebep olmayacaktır. Kerim'in önemi de işte bu noktada ortaya çıkıyor. Olcay Şahan ve Gökhan Töre gibi kaos futbolunu layıkıyla(!) yerine getirebilecek iki parçanız mevcutken farklı oyun yapısına uygun dişlileri de kadronuzda bulundurmak zorundasınızdır. Kerim set oyunundaki becerileri ile farkı yaratacaktır. Takım oyununa bu saydığım ikiliden kağıt üzerinde daha yatkın hücum repertuarına sahip olması önemli. Gerek kilidi çözülemeyen karşılaşmalarda gerekse de daha geniş alanlarda oynarken Kerim kullanılabilecek bir oyuncudur. Beşiktaş'ın son dönemdeki en büyük sıkıntısı hücum hattındaki akışkanlık ve hız iken bu transferin daha fazla anlam ifade edebilmesi de mümkün gözüküyor.
Beşiktaş'ın bu transferde istekli tavrının nedeni geleceğe yatırım alt başlığından da öte yerli kanat ve belirli pozisyonlar için kadroda elastike özelliklere sahip bir oyuncu bulundurma isteği olduğu büyük fotoğrafa bakıldığında net biçimde anlaşılıyor. Filip Holosko'nun sakatlığı, Dentinho'nun varlığı ile yokluğunun bir olması ve Olcay Şahan-Gökhan Töre ikilisinin yukarıda dem vurduğum yönleri neticesinde böyle bir eklentiye ihtiyaç vardı. Kerim iyi oynamayabilir hatta yokları oynayabilir ama kağıt üzerinde hamle olarak önem arz edecektir. Kaldı ki her fırsatta dile getirdiğim, Slaven Bilic'in Gökhan Töre'nin kafasına değdirdiği o sihirli değneğin bir de Kerim üzerindeki etkisini göreceğiz. Bu örnek Kerim için büyük umut veriyor fakat beklemek şart. Hem Kerim'in hem de Gökhan'ın futbol olgunluğunu kazanması zaman alacaktır. Özellikle Kerim açısından bakarsak daha da fazla zaman alabilir fakat varılan noktanın umut edilenden çok daha ötede olma ihtimali de mevcut. Buna karşın şu yerli piyasasında iyi gözüyle baktığımız Kerim için beklentileri en alt seviyede tutmanın da fayda sağlayabileceğini de söylemek gerekir.
Ufuk Tolga Aldırmaz
23 Ağustos 2013 Cuma
Zaman
Taraftar açısından her zaman için iyi başlangıçlar, zaten meyilli olunan bulutların üzerine çıkma konusunda kolaylık sağlar. Olimpiyat Stadı'nda yapılan sezon açılışında Trabzonspor'u 2-0'lık net sonuç ile devirmek bir kesimde zafer sarhoşluğu yarattı. Takım o gece şampiyon ilan edilmişti bile. Ekstra olarak takım için İstanbul'u bırakıp Norveç'e, Kuzey Kutbu'na 300 küsur kilometrelik yakınlıkta bulunan Tromsö şehrine geçiş oryantasyon açısından da pek kolay olmayacaktı ki bu doğal olan şeydi.
Slaven Bilic Trabzonspor karşısında galip gelen takımındaki tek değişikliği Mustafa Pektemek'in yerine Hugo Almeida'yı oynatarak yapıyordu ki maç aslında Almeida'nın baş rolünde geçecekti. Rakibin yaptığı fahiş hata neticesinde attığı gol, karşı karşıya yapamadığı pozisyon akabinde rakibine attığı dirsek, rakip savunmaya hava topları açısından kurduğu dominasyon... Aslında bu saydığım aksiyonların içinde sürekli olarak yer alması Almeida'nın, Trabzonspor galibiyetinin ardından altını çizmeye çalıştığım gibi, sistemin devamlılığı ve verimi açısından ne kadar önemli bir profil olduğunun altını çizer nitelikteydi. Almeida'nın yanı sıra hücumda akışkanlığı sağlayacak tek bir opsiyon üretememek pozisyon açısından kısır bir döngü oluşmasına neden oldu. bu tip deplasmanlarda Beşiktaş gibi bir takımın sık sık karşılaşacağı katı savunma anlayışını çözebilmesi için statik anlayıştan kurtulması gerekmekte. Bunu sağlamak için daha agresif hücum organizasyonlarına başvurulması elzem. Aklıma Oğuzhan Özyakup'suz Samet Aybaba'nın Beşiktaş'ı da geliyor. O takımın da çektiği ceremelerden biri hücumda statik kalınmasıydı. Oğuzhan bunu çözmek için bir silah olabilir. İlerleyen haftalarda Sezer Öztürk de iyi bir alternatif olabilme potansiyeli taşıyor. Velhasıl kelam hücum atraksiyonları için zamana ihtiyaç var.
Gelelim savunmaya. Yenilen iki gol de ekstrem goller olmasına rağmen ilk etapta göze batan durum net bir sol bek eksikliği oldu. Ersan Gülüm'ün desteksiz hücum çıkışlarının yaratamadığı tehlikeler de işin cabasıydı. Zannımca bu maçtan sonra o bölge için transfer çalışmaları hızlanacaktır. Sol bek sıkıntısının yanında bu maçta yaptığı kabul edilemez hata ile eleştiri oklarının hedefi olan Julien Escude, tandemin zayıf halkası olmaya devam ediyor. Bilic'in henüz Pedro Franco'ya şans tanımaması ise kafalarda soru işareti oluşturmuyor değil. İlerleyen haftalarda oluşumu daha sağlıklı olarak inceleme fırsatı kuvvetle muhtemel buluruz. O güne kadar zaman tanımak zorundayız.
Bu tahammül edilemez mağlubiyete rağmen iyi mesajlar var mıydı diye sormadan edilemediğinin farkındayım. Eksiklerin ortaya çıkması ve erken bir tokat niteliği taşımasından ötürü bu maç fikrimce çok yararlı oldu. Bunun yanı sıra maç boyunca disiplinden kopulmaması, bilinçli bir biçimde hareket edilmesi çok büyük artılardır. Bilic'in hamleleri maçı çevirmeye yetmese de teoride doğru hamleler olarak göze çarptı. Yine de önceki iki paragrafı bağladığım gibi bunda da aynı yola başvuracağım: Bu takıma zaman şart. Ezberci bir teknik direktör olmayan Bilic'in bu dersleri takımına iyi dikte ettireceğinden de şüphem açıkçası yok.
22 Ağustos 2013 Perşembe
Devrim mi Şanlı Mağlubiyet mi?
Zeki Önder Özen... Geçtiğimiz sezonun başında; havalar henüz daha soğumamışken NTVSpor'da "Kamp Günlüğü" adında bir programda kır saçlı uzun yüzlü bu beyefendiyi gördüm. Kendisi Ercan Taner ile karşılıklı entellektüel bir biçimde paslaşarak tatlı tatlı, alışkın olmadığımız biçimde anlatımlar yapıyordu. Üslubunun farklılığı ilk başta birçok kişiye sanıyorum ki garip geldi. Bu kesime ben de dahilim. Hemen elim telefona gitti. Twitter açıldı. "NTVSpor'da şu an yorum yapan şahıs kim?" diye soru içerikli bir tweet atıldı. Gelen yanıt ise özdü: "Zeki Önder Özen..." . Kim olduğunu öğrendikten sonra programın bitmesini bekledim. Bitince dizüstü bilgisayarı kaptığım gibi Google, Zeki Önder Özen, ara...
Farklı kaynaklardan birçok bilgi elde ettim. Her kaynakta ise değişmeyen şeyler belli idi: Kalite, bilgi, tevazu... Gel zaman git zaman kendisini -naçizane- göz hapsine mahkum ettim. Ekseriyetle hiçbir programını kaçırmama çabasındaydım. Ağzından çıkacak en ufak bir kelime dahi açıkçası ağzımı sulandırıyordu çünkü her kelimesi bilinçli bir biçimde karşı tarafa bir şey kazandırmak amacıyla ağızdan çıkıyordu. Kendisini bilinçli olarak kategorize edebileceğimiz kesime net biçimde kabul ettirmişti. Üzerinde birleşilen bir isim olup çıkmıştı. Bu kısımları hepimiz hatırlıyoruz. Sonradan öğreneceğimiz şekliyle, geçtiğimiz Fikret Orman yönetiminde Futbol Şube Sorumluları'ndan biri olan Tamer Kıran'ın girişimi ile kulübe kazandırılma çalışmaları başlamıştı. Tamer Kıran'ın bu girişimi aslında İşletme Yönetimi dersi alan her öğrencinin daha ilk derslerde öğrenmiş olduğu doğru organizasyon ve doğru organizasyonun içindeki doğru kişiler prensibinin temeliydi. O temelin geçtiği süreci beraber inceleyeceğiz.
22.05.2013
Başkan Fikret Orman ile birlikte Önder Özen bir basın toplantısı düzenledi. Fikret Orman, Önder Özen'in "Futbol Genel Direktörlüğü" pozisyonuna getirildiğini paylaştı. Bunun neticesinde kulüp, futbol branşında profesyonelleşecek ve branştaki tek yetkili Futbol Genel Direktörü olacaktı. Kısacası futbolun anahtarı Önder Hoca'ya teslim edilecekti. Mikrofonlar Önder Hoca'ya uzatıldığında altını çizdiği ilk konu ise günlük başarılar elde etmekten ziyade hedeflerinin bir sistem oturtmak olduğuydu. Planlı biçimde gelecek başarıların peşinden koşulmalıydı. Bir diğer önemli husus ise kulüp disiplini olacaktı. Mesnetsiz biçimde gelen "Siz tanrı parçacığı mısınız?" sorusu ise öyle zannediyorum ki yıllar sonra bile hatırlanacak düzeyde orijinal bir soru olarak hafızalarda yer edinecekti(!).
İmza töreninin ardından BJK TV'ye konuk olan Özen, asıl plan ve projelerini burada bir bir sunacaktı. "Ayaklarım yere basıyor." dercesine işin çok çetrefilli olacağını dillendirdi. Benim dikkat ettiğim husus ise Beşiktaş'tan bir Borussia Dortmund yaratılamayacağını belirtip hayal satmamasıydı. Bunların yanı sıra organizasyon şemasını açıkladı. A Takım, Alt yapı, Kaleci, Gözlemci ve Atletik Performans Departmanları'nı oluşturacağını belirtti. Bunları teker teker açıklamaktan ziyade işaret parmağının hep "Batı'yı" gösterdiğini söylemem yeterli olacaktır. Dünya standartlarında birimler yaratma çabasına girecekti.
Pilot takım vurgusu yaparken işin mali boyutundan bahsedecekti. Bu bahis aslında kulübün rasyonel biçimde işlemesi gerektiğinin de en önemli vurgusu olacaktı. İlk etapta bunun yerine Avrupa'daki kulüpler ile oyuncu ve özellikle antrenör değişim programı oluşturmak istediklerini açık açık belirtip, kulüpteki kalifiye antrenör eksikliğinin altını çizecekti.
Bu açıklamaların yanında çok daha önemli olan husus ise Alt Yapı Departmanı'nın Beşiktaş'ın devrimcilerinden Serpil Hamdi Tüzün'ün sistematiğindeki gibi "winner" oyuncu yetiştirmek olacağını belirtmesiydi ki Serpil Hamdi Tüzün vurgusu o gün için son derece hayatiydi.
23.05.2013
Önder Özen resmen görevine başladı. Ümraniye Nevzat Demir Tesisleri'ndeki odasına yerleşti.
18.06.2013
Kulüpte yaşanılan seçim heyecanından aklıselim yönetim biçimini ortaya koyan Fikret Orman'ın galibiyetinin çıkması ile Önder Özen görevini tam anlamı ile icraa etmeye başlayacaktı. Genel durum değerlendirmesi için çarpıcı bir basın toplantısı düzenledi.
Daha ilk günden altını çizdiği "kulüp disiplini" konusunu tekrar gündeme getirip mevcut düzenin mali kayıplar yaşattığını belirtti ki bu aslında direkt olarak yönetime yollanmış olan bir ok niteliği taşıyacaktı. Ardından Alt Yapı Departmanı'nın nasıl bir şekil alacağını dakikalarca açıkladı. Bu seviyede bir "yöneticiden" bu tarz bir yaklaşımı ilk defa görüyoruz. Alt başlıklardan biri olan pilot takım meselesini tekrar açıp BJK TV'deki açıklamalarını "Yönetici yetiştirebilecek bir düzen dahi olabilir." diyerek bir adım öteye taşıdı. Atletik Performans Departmanı için gelecek imzanın yakın zamanda açıklanacağını belli etti. Sakatlıklardan muzdarip olan takımın sağlık heyeti için "Beni kandıramazlar. Doktor değilim ama bu işin ehlini tanıyorum." açıklaması geldi. Antrenman sahasından kaynaklanabilecek bozuklukları giderdiklerini ve tesisleri daha verimli kullanmak için "spor mimarı" ile çalışacaklarını belirtti. Kaleci Departmanı için KRC Genk'in ve Deportivo'nun kaleci antrenörlerinden birini şef olarak atayacaklarını söyledi. Son olarak malumunuz olan teknik direktör seçim kıstaslarını bir bir açıkladı.
Açıkçası bu açıklamaları dinlediğimde çok heyecanlanmıştım. Heyecanımın sebebi bu topraklarda eşi görülmemiş biçimde profesyonelce yaklaşımdı. "Acaba bu açıklamalar havada kalır mı?" diye sormama kalmadan icraatler gelmeye başladı.
26.06.2013
Kaleci Departmanı'nın başına Deportivo'nun kaleci antrenörü Jose Sambade Carreira getirildi. İlk adım gelmişti.
28.06.2013
Fenerbahçe Futbol Takımı'nın bireysel oyuncu antrenörü Dolu Arslan, Atletik Performans Departmanı'na katıldı. İkinci adım...
28.06.2013
Başarmak isteyen ve başarma potansiyeli herkes tarafından kabullenilmiş, hırslı teknik direktör kıstasına uyan Slaven Bilic Beşiktaş'ın yeni teknik direktörü oldu. İmza töreninde Önder Özen'i doğal olarak övdü. Önder Hoca da onun var olan motivasyonun kilit bir konu olduğunu söyledi. İyi bir uyum yakalamaya adaydılar. Hatta öyle ki imza töreni sonunda Bilic'in Önder Hoca'yı bağrına basması yüzlerde tebessüm yarattı.
Daha sonraları, imza atıldığı andan itibaren kadro planlanması adına tatlı tartışmalar yaşadıklarını bizzat Önder Hoca açıklıyordu. Basın mensupları da sanırım o anda ellerini ovuşturmaya başlamışlardı.
07.07.2013
Beşiktaş camiasının ve yönetiminin önemli isimlerinden Ahmet Nur Çebi ile Önder Özen arasında sorunlar olduğu iddia edildi. Önder Özen resmi siteden bizzat bu haberi kesin bir dille yalanladı. Bu kapı kapanmıştı.
15.07.2013
Bu kez Slaven Bilic ile Önder Özen kapıştı haberleri yayılmaya başlandı. Gün aşırı bu haberler medyaya düşecekti.
22.07.2013
Slaven Bilic, Samanyolu TV'ye röportaj verdikten sonra Önder Özen elinde telefon ile onun yanına yaklaşır. Telefondaki mesajı(kuvvetle muhtemel Tolga Zengin transferinin bittiğini müjdeleyen mesaj) gösterdikten sonra yaşanılan samimi diyalog aradaki olumlu iletişimin de göstergesi olup basına iyi de bir mesaj olacaktı.
10.08.2013
Önder Özen'in Hürriyete vermiş olduğu malum röportaj, coğrafyanın en dolu futbol temalı röportajlarından biri olmuştu dersem abartmış olmam. Kulüp disiplininin gelişmekte olduğunu belirtmesi önemli bir gelişmeydi. Camiayı çok oyalayan İbrahim Toraman'ın kaptanlık mevzusunda İbrahim'e göstermiş olduğu dürüstlük takım içinde güven duygusunu kazanması açısından çok önemliydi. Öyle ki gönderilmesi düşünülen İbrahim'in dahi şu an yüzü gülüyor. Geldiği günden beri yaşanan süreçte hataları olduğu ve Fenerbahçe'den futbolcu almayacağız sözünün aslında bu hatalardan biri olduğunu kabul edecekti. Aslında bu önemli konuların yanında satır arasında kalan iki önemli durum olduğunu da belirtmeliyim.
Bir dönem umutsuzluğa kapılan Bilic'e "Diğerleri ile baş edeceğiz, zaten böyle kazanacağımız için sen efsane olacaksın." demesi ve Beşiktaş taraftarının kanına işlemiş olan o romantizmden bahsetmesi kulübün DNA'sını çözdüğünün kanıtları olarak rahatlıkla öne sürülebilecekti.
Bir dönem umutsuzluğa kapılan Bilic'e "Diğerleri ile baş edeceğiz, zaten böyle kazanacağımız için sen efsane olacaksın." demesi ve Beşiktaş taraftarının kanına işlemiş olan o romantizmden bahsetmesi kulübün DNA'sını çözdüğünün kanıtları olarak rahatlıkla öne sürülebilecekti.
12.08.2013
Röportajda geçen malum pazartesi gününü işareti sebebi ile çıkan istifa haberlerini yine bizzat resmi siteden yalanladı.
15.08.2013
Sağlık ekibi değiştirildi. İlk basın toplantısında kendi söylediği sözlere akıllara gelecekti.
15.08.2013
TRT Spor'daki programda hakkında bulunulan ithamlar neticesinde "Ya ölürüm ya öldürürüm!" deyişi aslında biraz da dolduğunun işaretiydi. Yine bu programda Atletik Performans Departmanı'nın Milan Lab benzeri bir oluşum olduğunu belirtmesi önemli olan bir diğer husustu.
SONUÇ: Önder Özen'in yukarıdaki tarihlerde dillendirdiği her şeyin bir bir realiteye dönüşmesi gerçekten çok önemli. Siyasetten futbol sahasına, ev içi eş diyaloglarından tutun da ibadethanelere kadar her işin vaad ile geçiştirildiği ülkemizde bırakın böyle spor adamlarını, böyle etik değerlere sahip insanlara ihtiyaç olduğu aşikar. Elbette ki kendi de belirttiği gibi hataları oldu, olacaktır da. Kendisi de ne kadar büyük bir işin omuzlarına yüklendiğinin farkında. Gün geçtikçe, özellikle somut başarıyı hedef tutan ve gelmediği takdirde adam öğüten insanların yaratacağı baskı arttıkça hatalar da artacaktır. Buna karşın Beşiktaş taraftarı Önder Hoca'nın arkasında duracaktır, durmalıdır da. Ülke futbolunda denenmeye çalışılan birçok duruma rağmen başarılı olabilecek en akılcı yol bu yoldur. Önder Hoca gibi bir değer bulunmuşken kaybetmek ahmaklık olacaktır.
Sözünü ettiği sistemin başarıyı ne zaman getireceği ise akıllardaki tek soru işareti. İtiraf etmeliyim, önemli de bir soru işareti. Eğer başarı gelirse devrim olacak. Hem de sadece Beşiktaş'ta değil makro düzeyde, ülke futbolunda devrim olacak. Ya başarı gelmezse? Sevgili İbrahim Tilki'nin Marion Bartoli'nin kariyerini sonlandırışı üzerine yazdığı yazıda rastlamıştım Samuel Beckett'ın o sözüne. Benim cahilliğimdir özür dilerim. "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.". Evet, başarı gelmezse Beşiktaş Türk Futbol Tarihi'nin en şanlı mağlubiyetlerinden birini almış olacak.
Ufuk Tolga Aldırmaz
SONUÇ: Önder Özen'in yukarıdaki tarihlerde dillendirdiği her şeyin bir bir realiteye dönüşmesi gerçekten çok önemli. Siyasetten futbol sahasına, ev içi eş diyaloglarından tutun da ibadethanelere kadar her işin vaad ile geçiştirildiği ülkemizde bırakın böyle spor adamlarını, böyle etik değerlere sahip insanlara ihtiyaç olduğu aşikar. Elbette ki kendi de belirttiği gibi hataları oldu, olacaktır da. Kendisi de ne kadar büyük bir işin omuzlarına yüklendiğinin farkında. Gün geçtikçe, özellikle somut başarıyı hedef tutan ve gelmediği takdirde adam öğüten insanların yaratacağı baskı arttıkça hatalar da artacaktır. Buna karşın Beşiktaş taraftarı Önder Hoca'nın arkasında duracaktır, durmalıdır da. Ülke futbolunda denenmeye çalışılan birçok duruma rağmen başarılı olabilecek en akılcı yol bu yoldur. Önder Hoca gibi bir değer bulunmuşken kaybetmek ahmaklık olacaktır.
Sözünü ettiği sistemin başarıyı ne zaman getireceği ise akıllardaki tek soru işareti. İtiraf etmeliyim, önemli de bir soru işareti. Eğer başarı gelirse devrim olacak. Hem de sadece Beşiktaş'ta değil makro düzeyde, ülke futbolunda devrim olacak. Ya başarı gelmezse? Sevgili İbrahim Tilki'nin Marion Bartoli'nin kariyerini sonlandırışı üzerine yazdığı yazıda rastlamıştım Samuel Beckett'ın o sözüne. Benim cahilliğimdir özür dilerim. "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.". Evet, başarı gelmezse Beşiktaş Türk Futbol Tarihi'nin en şanlı mağlubiyetlerinden birini almış olacak.
Ufuk Tolga Aldırmaz
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Tahakküm
Slaven Bilic ve Mustafa Reşit Akçay'ın maç öncesindeki içli sarılmasından tutun, İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Beşiktaş taraftarı arasında maç izlemesine kadar; hatta Beşiktaş taraftarının arasına birer ikişer serpiştirilmiş Trabzonspor taraftarına kadar muhteşem bir saha dışı "mücadelesi" mevcuttu. Suni gündemde ne kadar karşı karşıya getirilmeye çalışılsa da aklıselim olan her insanın birbirini rahatlıkla içselleştirebildiğine bizzat şahit olduğum bir ortamı es geçerek başlamak istemezdim. Şimdi gönül rahatlığı ile maça geçebiliriz.
Bilic'in maç sonu basın toplantısında dillendirdiği gibi bu maç iki faktörü içinde barındırıyordu. Sezonun ilk maçı olmasının yanında derbi niteliği de taşıması... Bu bağlamda iki taraf adına da rahat olunamayacak bir maç yaşanılacaktı. Maçın başladığı andan itibaren topu ayağına alan Beşiktaş, özellikle Trabzonspor adına bu durumu somutlaştırıyordu. Beşiktaş'ın topa hakim olmanın yanı sıra keyfi biçimde tempoyu belirlemesi aslında maçın gidişatının bir nevi fotoğrafını çekmekteydi.
Bilic'in daha imza attığı gün belirttiği takımın o şuursuzca hücumları bir kenara, geçtiğimiz sezonu Terminatör film serisine benzetecek olursak bu düzen içinde durağan bir Fransız yapımı izliyormuş izlenimine kapılmak işten bile sayılmayacaktı. Aslında bu durum hem saha içinde futbolculara hem de ekranları başındaki taraftara biraz olsun rahatlama payı da bırakıyordu. Bilic, bu dingin oyuna "haddini bilmek" kavramını da ekleyince Beşiktaş'ın hücumları çok daha bilinçli bir hale gelmişti. Saha parselizasyonunu da gözle görülür biçimde iyi yapan Beşiktaş'ta tüm bu durumlara karşın tek sıkıntı santrafor mevkiisine yerleştirilen Mustafa Pektemek'ten, sistemin işlemesi adına verim alınamıyor oluşuydu. Bu noktayı daha iyi anlamak için sizi Hugo Almeida-Mustafa Pektemek değişikliğine götüreceğim. Almeida'nın girdiği andan itibaren Beşiktaş'ın tüm esprisi ortaya çıkmaya başladı. Beğenilmeyen bir isim olmasına karşın takım içindeki yeri hayati. Pivot santrafor olarak varlığı bile kanat forvetleri işlevsel kılmaya yetecekti. Nitekim goller de rahatlayan sistemin getirisi olarak iki kanat forvet sayesinde tabelaya yazılacaktı. Burada Olcay Şahan'a özel bir parantez açmak zorundayız. Maç öncesi Twitter'da paylaştığı fotoğraf neticesinde kendini hazırlayışı ve hırsı takdire şayan. Oyun içinde sürekli çabalaması bir o kadar takdir edilesi. Kalite kokan işlere imza atması ise her geçen gün daha da fazla "dilenilecek" futbolcu kontenjanına eklenmesini sağlıyor. Hele ki Gökhan Töre'nin attığı goldeki payı çok acayipti. Maça tam anlamıyla damgasını vurdu.
Takımın bu genel görüntüsünün tam ortasında var olan Veli Kavlak-Atiba Hutchinson ikilisi ise oyunu tutmayı ve karşı tarafı ısırmayı görev bellemişti ki sanıyorum bu ikili Beşiktaş'ın sezon boyunca omuriliğini oluşturan mihenk taşları olacaktır. Özellikle Atiba'nın saha içindeki iki hatta üç kişilik oyunu, ihtiyaç olunan her noktada olması başta bu transfere olumsuz baktığım halde beni oldukça tatmin eden unsurlar oluyordu. Açıkçası bu performansını devam ettirmesi durumunda özür dilemeye hazırım.
Tüm bunların yanında Beşiktaş'ta eksikler yok muydu? Elbette vardı. Saha içinde hücum yaparken kat edilmek zorunda kalınan mesafenin fazlalığı, hücumda Olcay Şahan dışında durağan kalınması, duran toplardan dönüşün sürekli pozisyon görmeye eğilimli olması; ek olarak orijinal bir sol beke sahip olunmaması ilk akla gelenler.
Tabii ki iki takım adına da net yargılara varmak için çok erken lakin Ondrej Celutska'yı yollayıp sol beke Olcan Adın'ı koyan Mustafa Hoca'nın takımını düşündükçe içim de kararmıyor değil. İşleri çok zor. Beşiktaş'ın iyi değil fakat iyi yolda olan bir takım olduğunu da düşünürsek hele ki işleri hakikaten çok daha zor gibi gözüküyor.
Ufuk Tolga Aldırmaz
23 Temmuz 2013 Salı
Tolga Ağabey
Tolga Zengin, 10 Ekim 1983 yılında Artvin'in çok sevdiğim ilçesi olan Hopa'da dünyaya gelir. Ailecek Trabzon'a göç edilir. 1995 yılında Trabzon İdmanocağı'nda futbolculuk kariyerine başlayacaktır. Burada geçen üç amatör sezonun arından rota Trabzonspor'a kayar. Trabzonspor'da alt yapı eğitimini tamamlayan Tolga, 19 yaşında profesyonel sözleşmeye imza atar. 2003-2004 sezonundan itibaren A takımda bulunan Tolga(bir dönem PAF takımına geri yollansa da), ilk resmi maçını 2004-2005 sezonunda Galatasaray'a karşı oynadı. Pek hoş bir maç çıkarmasa da genç kaleci için işler plan dahilinde gidiyordu.
Michael Petkovic ve Jefferson gibi kalecilerin ardında beklenilen sezonların ardından 2006-2007 sezonunda kaleyi Jefferson'dan devralacaktır. Buna karşın yine de kalede güven vermez. Özellikle Trabzon şehrinin ve Trabzonspor taraftarının karakteristik özelliği olan sabırsızlık yüzünden Tolga mental anlamda darbeler de alır. Bir sonraki sezonda 21 maçta forma giyip 18 gol yiyen Tolga, o dönemki ligin maç başına ortalama olarak en az gol yiyen kaleciler sıralamasının başlarında yer alır. Buna karşın sonraki sezonda Trabzonspor yönetimi Tolga ve genç potansiyel Onur Kıvrak'ın varlığına rağmen Tony Sylva'yı kadroya dahil eder. Daha sonra Tony Sylva bir şekilde kaleyi Tolga'nın ellerinden alır. Kariyerindeki ikinci köşetaşı yine bir Galatasaray karşılaşması olur ve ligin yedinci haftasındaki Galatasaray maçından sonra kadroya dahi girememeye başlar. Ertesi sezon bu kez Onur engeline takılır. Onur kaleyi devralmış ve üstün bir performans sergilemeye başlamıştır. 2010-2011 sezonuna gelindiğinde ise her şey değişir. Hem Trabzonspor hem de Onur muhteşem bir sezon geçirmektedir. Fenerbahçe ile çekişilen sezonun en kritik virajına girilmiştir. Onur sakatlanır. Ligin bitimine dokuz hafta kala Tolga Trabzonspor taraftarının eyvahları eşliğinde kaleyi devralır. Kimsenin ona güveni yoktur dersem sanırım yeridir. Buna karşın Tolga tabiri caizse makus talihini yener. Üst üste müthiş maçlar çıkarır. Hakikaten abartısız olarak olmaz denilen şeyler yapar. Artık bir eşik atlamıştır. Bu eşik mental anlamda onu tam anlamıyla olgunlaştırır. Çocukluk sevdasını şampiyon yapabilmek için kendisini de törpüler. Oldu, olmadı tartışmalarına girecek değilim lakin Tolga herkesin yanıltmıştır. Şenol Güneş'in katkıları ile artık "olmuş" bir kaleci haline gelmiştir.
Ertesi sezon alınan kaptanlık ve aşılan o eşik ile birlikte kale artık ona emanettir. Adeta bir Engin İpekoğlu-Rüştü Reçber hikayesi daha yazılmıştır. Rüştü de Tolga'yı veliahtı olarak niteler. Tolga da bir kalecide olması gereken en önemli özelliği oynaya oynaya geliştirir: Devamlılık...Önceleri fazlasıyla heyecanlı ve istikrarsız olmasının bedelini çekmesine rağmen yukarıda belirttiğim gibi Şenol Güneş'in büyük katkıları ve Onur Kıvrak'ın onu yarışmaya zorlayıcı performanslar sergilemesi çok önemliydi. Tolga'nın Tam Saha dergisine verdiği bir röportajda "Onur ile birlikte Tony Sylva'nın arkasında bekleyeceğimize birbirimizin arkasında bekleriz." deyişi aslında alabilene birçok mesaj verir. 30 yaşında bir kaleci için olması gereken özellikleri bünyesinde barındıran Tolga için yeni kulübü Beşiktaş'ta en büyük artısı da şüphesiz onu "rahat bırakmayacak" olan Jose Sambade'dir. Arkasında bekleyecek olan Cenk Gönen'in tartışmasız kabullenilen potansiyelinin ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir "ağabeylik" görevini de üstlenebileceğini şahsen düşünüyorum. Bunu düşünmemdeki sebep de Onur'un hatalı goller yediği(şu an hangi maç olduğunu hatırlayamadım) bir milli maçtan sonra "Onun arkasında durmalıyız. Böyle hatalar olur, çok önemli bir kaleci. Benim ona güvenim tam." minvalindeki açıklamalarıdır. Velhasıl kelam Sambade'nin etkisi ile Beşiktaş iyi bir ikili yakalayacaktır.
Teknik olarak baktığımızda ise hem yaş hem de mental anlamda olgun bir kaleci göreceğiz. Belki kariyerinin hiçbir döneminde net "bir numara" olmadı fakat yaşadığı tecrübelerin ardından kalede bir duruş sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında iyi refleksleri olduğu aşikar. Özellikle aklıma İtalya'dan oynanan Inter karşılaşması geliyor. Über bir karşılaşma çıkardığını kabul ederim lakin refleksler performansla alakalı değildir, takdir edersiniz ki. Bunların yanı sıra en önemli özelliği olarak bir Türk kalecisi için garip gelebilir fakat yan toplardaki başarısının altını çizebilirim. Hatta bir adım ileri de gidip kendi Türk rakipleri arasında bu noktadaki en iyi kalecidir de diyebilirim. Fatih Terim'in milli takımda bu özelliği başta olmak üzere pek çok noktadan benzettiği efsane kaleci Rinat Dasaev'in de öne çıkan noktalarından biridir.Eksi hanesine geldiğimizde ise hem el hem de ayakları ile top hakimiyetinin zayıf olmasıdır diyebilirim. Özellikle ayakları ciddi anlamda çok zayıf. Geri pasları oyuna sokma konusunda vasat ve hatta altı bir görünüm sergiliyor. Bu çoğumuzun hoşuna gitmeyebilir.
Athletic Club karşılaşmasında ekmeği öpüp kenara koyması, kırık burunla bir maç tamamlayacak kadar inatçı olması, sakat olduğu esnada "Kulüp bana para ödememeli" deyip Fair-Play ödülüne aday gösterilmesi Tolga deyince ilk aklıma gelenler. Fenerbahçe camiası ile aralarında yaşadıkları problemlerin verdiği zararlar ve bu saydıklarım dışında Tolga'nın gerçekten çok sağlam bir karaktere sahip olduğunu söylemek zor değil. O belki tek seçenek değildi, belki yabancı bir kaleciye de yönelinebilirdi lakin ideal isimdi. Olması gereken transfer gerçekleşti diyebiliriz. Üç taraf adına da hayırlısı olsun diyelim. Bitirmeden es geçmek istemedim, Allah Tolga Zengin'in annesine acil şifa versin diyelim.
Ufuk Tolga Aldırmaz
10 Temmuz 2013 Çarşamba
İhtiyar Heyeti
Taraftarlar destekledikleri kulüpleri televizyon ve gazeteler sayesinde takip ederler genellikle.Televizyon ve gazeteler de haber almak isteyen taraftarların gözü-kulağı olmaları için kendi bünyelerinden bireyleri görevlendirirler.Bu bireylerin görevleri,kulüp(takım) hakkında taraftara güncel bilgiler aktarmak,merak edilen ve öğrenmek istenilenleri taraftara gerek televizyon programları aracılığıyla gerekse gazetelerinde ki köşelerinde ya da o bireyin tercihine bağlı olarak modaya uygun şekilde sosyal ağlardan aktarmaktır.
Olayı Beşiktaş özelinde değerlendirecek olursak,Beşiktaş taraftarının takımını takip etmesine yardımcı!!! olan "ekmeğini Beşiktaş sayesinde kazanan" yazılı-görsel bir medya ordusu var. "Ekmeğini Beşiktaş sayesinde kazanan" kısmına özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü durum bu iken bazı "ihtiyarlar" deyim yerindeyse "yedikleri kaba pisliyorlar".Sayesinde evine ekmek götürdüğü Beşiktaş'ı karıştıracak kasıtlı ve maksatlı haberler yapıp,ortalığı karıştıracak söylemlerde bulundukları yetmiyormuş gibi bir de kulübü büyük yapan taraftarlara sosyal medya üzerinden hakaret ediyorlar.
Kimi sayesinde ekmek yediği kulüpte futbolun başına getirilmiş olan Önder Özen'in basın toplantısında son derece seviyesiz bir üslupla saçma-sapan bir soru sorar kimiside cevabı belli olduğu halde ortalığı karıştırmak adına sorduğu sorudan önce "Burası Beşiktaş,burada sorular serttir,başkan karışmaz" diyecek cüreti kendinde bulur. Sanırım bu gücü yıllardır camia içerisinde olmalarına ve kimsenin onlara ses çıkarmamasından alıyorlar.
Futbol sevgimi hatta ve hatta Beşiktaşlı kimliğimi bir kenara bıraksam bile bir İletişim Fakültesi öğrencisi olarak bu gibi adamların bu sektörün içinde önemli bir yer ettiğini görünce midem bulanıyor.Ayrıca,bu cümleleri kurarken işini düzgünce yapan ve ekmeğine ihanet etmeyen şerefli adamları ayrı tuttuğumu belirtmek isterim.
Bu yazıyı yazmakta hiç tereddüt etmedim.Bahsettiğim basın ordusunun içinden saf Beşiktaş sevgisine inandığım ender insanlardan biri olan Hakan Gündoğar'ın "Beşiktaş değişecekse önce Beşiktaş basın mensupları değişecek" sözü neden tereddüt etmediğimin göstergesidir.
Son olarak basının artık futbolda saha içine bile etki edecek kadar önemli bir yer tuttuğunu hatırlatır ve Sayın Başkan Fikret Orman'dan başkalarının adamı olmuş bu ihtiyarları kulüpten uzak tutmak için bir Beşiktaş taraftarı olarak gerekeni yapmasını rica ediyorum.
Saygılarımla...
Buğra Kaan Süer
Etiketler:
Basın,
Beşiktaş,
Fikret Orman,
Hakan Gündoğar,
sosyal medya,
taraftar
29 Haziran 2013 Cumartesi
Marka İsim ve Ronaldinho
Dönemin başkanı Serdar Bilgili, Galatasaray ile sözleşmesi fesih edilen Mircea Lucescu'yu takımın başına getirir. Yüzüncü yılda hedeflenen ve özlenen şampiyonluk için büyük bir adım atılmıştır. Ardından gelen Carlos Zago, Oscar Cordoba, Daniel Pancu, Kaan Dobra transferleri ile aslında şampiyon kadronun temelleri oturtulacaktır. Bu transferlerin yanı sıra taraftarın göz bebeği Pascal Nouma takıma tekrar kazandırılır. Son hamle olarak da(devre arası "yama" sayılabilecek Federico Guinti transferini es geçelim) takıma yıldız ve "marka" isim kontenjanından Sergen Yalçın katılacaktır.
Önder Özen'in Futbol Genel Koordinatörlüğü'ne getirilmesinin ardından profesyonellik adımını atan Beşiktaş, çeşitli antrenörleri kulübe kazandırdıktan sonra A takımın kontrolünü de yine Önder Özen'in isteği ile Slaven Bilic'e bırakacaktır. Önder Özen'in dün öğlenki toplantısında dile getirdiği gibi en önemli hamlelerden biri gerçekleşmiştir. Taraftarın uzun süredir üzerinde sinerji yarattığı ve kulübede görmek istediği isimlerin başında gelen Bilic, aslında taraflı tarafsız herkesin sempati ile baktığı ve saygı duyduğu bir isim olarak göze çarpıyor. "Dış mihrakları" es geçecek olursak içinde benim de bulunduğum Bilic'e soğuk bakan grubun dahi heyecan duymasını sağlayan bir isimin tercih edilmesi tıpkı 100. Yıl'da Lucescu'nun takımın başına getirilmesine basit biçimde benzeyen bir hamle. Karizmatik Lider kategorisine sokabileceğimiz Bilic öyle veya böyle yakın geçmişte arkasında durulmaya değer tek isim olarak göze çarpmakta. Taraftarın bu yaklaşımı ile birlikte Bilic'in de Önder Özen ile "çalışma arkadaşı" olmaya hevesli bir durumda imzayı atması doğru hamlelerin art arda geleceğinin de bir göstergesi olmakta, en azından benim açımdan.
Adı geçen isimlerin dahi doğruluğu ve sorgulandığında arkasında bir aklın olduğunun açık seçik görülebilmesi neticesinde yapılacak diğer transferleri bir kenara bırakacak olursak kafalarda bir soru işareti oluşmakta. Evvelden bahsedilen ve yukarıda değindiğim Sergen Yalçın misalı yıldız ve "marka" isim kontenjanına yapılacak/yapılması gereken o yatırımın işaret ettiği futbolcu kim olmalı?
Ronaldinho'nun gerek Ahmet Nur Çebi gerekse Fikret Orman tarafından dillendirilmesi ister istemez bir heyecan yarattı. Görüşmelerin olduğu ve belirli tekliflerin Brezilya'ya ulaştığı Ronaldinho tarafından basına yapılan demeçler ile karşı taraftan da doğrulandı. Sosyal medyada ve Beşiktaş'ın kendi içinde yarattığı medyada sıkça dillendirilen şey ise sponsor desteği ile bu transferin gerçekleştirilmesi için elden gelen her şeyin yapılacağı yönünde. Peki Ronaldinho doğru isim mi? Açıkçası çocukluğumun yıldızı olduğu ve büyük bir hayranı olduğum su götürmeyen cinsten bir doğruluk. Objektif biçimde yaklaşmaya çalıştığımda karşıma çıkan en büyük artı Ronaldinho'nun ülkesinde yapılacak olan Dünya Kupası'na katılmak için elinden gelen her şeyi yapacağı gerçeği oluyor. Somut olarak eldeki tek avantaj bu iken dezavantajlar tartının diğer kefesinde ağır bir yük oluşturmakta. Bu noktada sayabileceğim şeyler:
1. Manuel Fernandes'in varlığı. Birlikte oynarlar oynamazlar noktasına girmeyeceğim. Buna karşın Fernandes'in takımın tek lideri olma isteği ve basına oluşturduğu malzeme ortada iken Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak gerek.
2. Ronaldinho'nun tıpkı Manuel Fernandes gibi, hatta çok daha ağır biçimde gece hayatına olan tutkusu ön planda. Öyle ki Barcelona'dan yollanış sebeplerinin başında bu noktadaki abartı tavırları geliyor. Pep Guardiola'nın Lionel Messi'ye onunla takılmaya devam etmesi durumunda takımında yer almayacağını çok açık biçimde belirtmesi de bu durumdan kaynaklanmakta. Ersan Gülüm, Oğuzhan Özyakup gibi yurt dışındaki rahat yaşama alışmış futbolcuların buradaki liderleri ile gece hayatına aktıklarını bir an düşündüm de... Felaket.
3. Avrupa futbolu ile bağlarının kopmuş olup, yeniden uyum süreci yaşayacak olması.
4. Vücudunun artık belirli bir seviyede kalmasına ve baremin üstüne çıkmasına engel olması.
5. Taktik düzende Bilic'in ona bağımlı olmak zorunda olması ki oyuncuların hamuru ile oynamayı seven bir teknik direktör için daha kötü ne olabilir ki?
6. Beşiktaş'ın savunma anlayışı zaten dipte yaşam savaşı verirken takımın üstüne bindireceği ekstra yük.
7. Kazanacağı paranın takım içinde yaratacağı adaletsizlik.
8. Ricardo Quaresma derdinden kurtulmuşken camia içinde net biçimde ayrılık oluşturacağı ve Özen-Bilic ikilisinin yakın zamanda negatif anlamda sorgulanmaya açık hale geleceği gerçeği.
9. Zamanını devirmiş "über yıldız" içselleştirme çabasının hiçbir zaman Beşiktaş'a uymadığı gerçeği.
10. Net biçimde ölü yatırım olması.
Biraz beyin fırtınası ile bu maddeleri çoğaltabiliriz. Peki önerimiz nedir? Takımın ihtiyacının olduğu ve taraftar ile etkileşimi sağlayabilecek ilk mevkii olan santrafora geçtiğimiz günlerde Fiorentina'ya imza atan Mario Gomez minvalinde isimlerin alınması. Belki bu tip bir yatırım maddi olarak bir kazanç sağlamaz fakat hem profesyonelliği ile örnek olacak hem de takıma katkı sağlayacaktır. Bu isim Adebayor olabilir mi? Belki. Artık Football Manager oyunumda yarattığım profillerde dahi böyle maliyetli isimlere yönlenirken içim acıyor. Feda sezonunun etkileri kolay kolay geçmeyecek. İşte bu noktada Cartalete Mustafa Ağabey'in geçen günlerde attığı bir tweet aklıma geliyor: "Hatta santrafora da Serie A'da bakınmak lazım. Direkt katkı verecek transferler mümkün abi'ler: Gilardino, Amauri, Floccari, taca çıkan Matri." Gilardino, Amauri, Matri... Özellikle de Matri! Neden olmasın? Yıldız fetişizmine sahip taraftara hitap etmeyecektir kabul; o taraftar grubuna umarım yıllar boyu ekmek çıkmayacak, çıkmamalı.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Önder Özen'in Futbol Genel Koordinatörlüğü'ne getirilmesinin ardından profesyonellik adımını atan Beşiktaş, çeşitli antrenörleri kulübe kazandırdıktan sonra A takımın kontrolünü de yine Önder Özen'in isteği ile Slaven Bilic'e bırakacaktır. Önder Özen'in dün öğlenki toplantısında dile getirdiği gibi en önemli hamlelerden biri gerçekleşmiştir. Taraftarın uzun süredir üzerinde sinerji yarattığı ve kulübede görmek istediği isimlerin başında gelen Bilic, aslında taraflı tarafsız herkesin sempati ile baktığı ve saygı duyduğu bir isim olarak göze çarpıyor. "Dış mihrakları" es geçecek olursak içinde benim de bulunduğum Bilic'e soğuk bakan grubun dahi heyecan duymasını sağlayan bir isimin tercih edilmesi tıpkı 100. Yıl'da Lucescu'nun takımın başına getirilmesine basit biçimde benzeyen bir hamle. Karizmatik Lider kategorisine sokabileceğimiz Bilic öyle veya böyle yakın geçmişte arkasında durulmaya değer tek isim olarak göze çarpmakta. Taraftarın bu yaklaşımı ile birlikte Bilic'in de Önder Özen ile "çalışma arkadaşı" olmaya hevesli bir durumda imzayı atması doğru hamlelerin art arda geleceğinin de bir göstergesi olmakta, en azından benim açımdan.
Adı geçen isimlerin dahi doğruluğu ve sorgulandığında arkasında bir aklın olduğunun açık seçik görülebilmesi neticesinde yapılacak diğer transferleri bir kenara bırakacak olursak kafalarda bir soru işareti oluşmakta. Evvelden bahsedilen ve yukarıda değindiğim Sergen Yalçın misalı yıldız ve "marka" isim kontenjanına yapılacak/yapılması gereken o yatırımın işaret ettiği futbolcu kim olmalı?
Ronaldinho'nun gerek Ahmet Nur Çebi gerekse Fikret Orman tarafından dillendirilmesi ister istemez bir heyecan yarattı. Görüşmelerin olduğu ve belirli tekliflerin Brezilya'ya ulaştığı Ronaldinho tarafından basına yapılan demeçler ile karşı taraftan da doğrulandı. Sosyal medyada ve Beşiktaş'ın kendi içinde yarattığı medyada sıkça dillendirilen şey ise sponsor desteği ile bu transferin gerçekleştirilmesi için elden gelen her şeyin yapılacağı yönünde. Peki Ronaldinho doğru isim mi? Açıkçası çocukluğumun yıldızı olduğu ve büyük bir hayranı olduğum su götürmeyen cinsten bir doğruluk. Objektif biçimde yaklaşmaya çalıştığımda karşıma çıkan en büyük artı Ronaldinho'nun ülkesinde yapılacak olan Dünya Kupası'na katılmak için elinden gelen her şeyi yapacağı gerçeği oluyor. Somut olarak eldeki tek avantaj bu iken dezavantajlar tartının diğer kefesinde ağır bir yük oluşturmakta. Bu noktada sayabileceğim şeyler:
1. Manuel Fernandes'in varlığı. Birlikte oynarlar oynamazlar noktasına girmeyeceğim. Buna karşın Fernandes'in takımın tek lideri olma isteği ve basına oluşturduğu malzeme ortada iken Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak gerek.
2. Ronaldinho'nun tıpkı Manuel Fernandes gibi, hatta çok daha ağır biçimde gece hayatına olan tutkusu ön planda. Öyle ki Barcelona'dan yollanış sebeplerinin başında bu noktadaki abartı tavırları geliyor. Pep Guardiola'nın Lionel Messi'ye onunla takılmaya devam etmesi durumunda takımında yer almayacağını çok açık biçimde belirtmesi de bu durumdan kaynaklanmakta. Ersan Gülüm, Oğuzhan Özyakup gibi yurt dışındaki rahat yaşama alışmış futbolcuların buradaki liderleri ile gece hayatına aktıklarını bir an düşündüm de... Felaket.
3. Avrupa futbolu ile bağlarının kopmuş olup, yeniden uyum süreci yaşayacak olması.
4. Vücudunun artık belirli bir seviyede kalmasına ve baremin üstüne çıkmasına engel olması.
5. Taktik düzende Bilic'in ona bağımlı olmak zorunda olması ki oyuncuların hamuru ile oynamayı seven bir teknik direktör için daha kötü ne olabilir ki?
6. Beşiktaş'ın savunma anlayışı zaten dipte yaşam savaşı verirken takımın üstüne bindireceği ekstra yük.
7. Kazanacağı paranın takım içinde yaratacağı adaletsizlik.
8. Ricardo Quaresma derdinden kurtulmuşken camia içinde net biçimde ayrılık oluşturacağı ve Özen-Bilic ikilisinin yakın zamanda negatif anlamda sorgulanmaya açık hale geleceği gerçeği.
9. Zamanını devirmiş "über yıldız" içselleştirme çabasının hiçbir zaman Beşiktaş'a uymadığı gerçeği.
10. Net biçimde ölü yatırım olması.
Biraz beyin fırtınası ile bu maddeleri çoğaltabiliriz. Peki önerimiz nedir? Takımın ihtiyacının olduğu ve taraftar ile etkileşimi sağlayabilecek ilk mevkii olan santrafora geçtiğimiz günlerde Fiorentina'ya imza atan Mario Gomez minvalinde isimlerin alınması. Belki bu tip bir yatırım maddi olarak bir kazanç sağlamaz fakat hem profesyonelliği ile örnek olacak hem de takıma katkı sağlayacaktır. Bu isim Adebayor olabilir mi? Belki. Artık Football Manager oyunumda yarattığım profillerde dahi böyle maliyetli isimlere yönlenirken içim acıyor. Feda sezonunun etkileri kolay kolay geçmeyecek. İşte bu noktada Cartalete Mustafa Ağabey'in geçen günlerde attığı bir tweet aklıma geliyor: "Hatta santrafora da Serie A'da bakınmak lazım. Direkt katkı verecek transferler mümkün abi'ler: Gilardino, Amauri, Floccari, taca çıkan Matri." Gilardino, Amauri, Matri... Özellikle de Matri! Neden olmasın? Yıldız fetişizmine sahip taraftara hitap etmeyecektir kabul; o taraftar grubuna umarım yıllar boyu ekmek çıkmayacak, çıkmamalı.
Ufuk Tolga Aldırmaz
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Neden Önder Özen?
Sezonun başında; havalar henüz daha soğumamışken NTVSpor'da "Kamp Günlüğü" adında bir programda kır saçlı uzun yüzlü bu beyefendiyi gördüm. Kendisi Ercan Taner ile karşılıklı (tabiri caizse) entellektüel(futbol yorumunun en üst nezaket ve bilgi seviyesi) bir biçimde paslaşarak tatlı tatlı, alışkın olmadığımız biçimde açıklamalar yapıyordu. Üslubunun farklılığı ilk başta birçok kişiye sanıyorum ki garip geldi. Bu kesime ben de dahilim. Hemen elim telefona gitti. Twitter açıldı. "NTVSpor'da şu an yorum yapan şahıs kim?" diye tweet atıldı. Gelen yanıt ise özdü:"Zeki Önder Özen..." . Adı öğrendikten sonra programın bitmesini bekledim. Bitince dizüstü bilgisayarı kucağıma aldım. Anasayfa "Zeki Önder Özen"-Search.
Tahminimce birçoğunuzun başına da bu gelmiştir. Günler geçtikçe herkes Önder Hoca'ya ısınmaya başladı. Kesinlikle kendinden emin biçimde karşısındakini son derece ikna ederek konuşması her şeyden önce mest etmeye başladı. Bu ikna seviyesi bir de bilgiye aç bizlere "taktik bilgisi" ve "mutfak bilgisi" vermesi ile birlikte TV'nin kumanda saatleri onun programlarına endeksli bir biçimde elime geçmeye başladı(Ali Abi alınma sen ayrısın!).
Gel zaman git zaman herkesin kafasındaki soru aynıydı: "Yahu bu düzgün adam neden iş bulamıyor?". Cevap aslında biraz da sorunun içindeydi "düzgün". Tabii ki biz izleyicilere yansıttığı kadar kişiliğini bilebiliriz lakin kendisinin iş ahlakını yanında, yakınında çalışıp da beğenmeyen bir Allah'ın kulu yok. Aynı zamanda ikili ilişkilerinin methini de illaki sosyal medyada okumuşsunuzdur. Kişiliğinin yanında bir de işi gerçekten bilenlerin "Yapılanmada bu coğrafyada üzerine çok az insan var." minvalinde söylemlerde de bulunmaları açıkçası ağız sulandıran cinsten.
O "search" kısmından da okuyarak edinilen bilgiler de yok değil. Röportajlarından okuduğum(linkler aşağıdadır. Herkesin emeğine sağlık) kadarıyla (e, ekranda söylediği satır aralarından da çıktığı kadarıyla) vizyon sahibi ve ufku son derece geniş bir isim. Bunun yanında bir de oyuncu gözlemleme konusundaki başarısı da söz konusu. Veri kullanımı ve rakip analizine önem veriyor. Yorumlarında dahi kendi kendiyle konuşur gibi olaylara farklı açılardan bakabiliyor ve belki de hepsinden daha önemlisi başarıya aç bir kişilik.
Beni en çok cezbeden ise şu sözü oldu: "Yarın bugünden daha iyi olmak için çalışıyorum."
Allah kolaylık versin Önder Hocam. Hakikaten kurtarıcısın. Umarım ne bizleri ne de kendini yanıltırsın. Virabismillah!
NOT: Riqfutbol, Hayatım Futbol, Sporun Tutkunuyuz
NOT-2: Yahu heyecandan yazmayı unutmuşum. "Ülke futbolunun sorunlarını çok iyi biliyor.". Yukarıda bir yere ekleyiniz.
NOT-3: Önder Hoca'nın yeni fotoğraflarını çekmek lazım. Her yerde aynı fotoğraf, sürekli pişti oluyoruz.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Tahminimce birçoğunuzun başına da bu gelmiştir. Günler geçtikçe herkes Önder Hoca'ya ısınmaya başladı. Kesinlikle kendinden emin biçimde karşısındakini son derece ikna ederek konuşması her şeyden önce mest etmeye başladı. Bu ikna seviyesi bir de bilgiye aç bizlere "taktik bilgisi" ve "mutfak bilgisi" vermesi ile birlikte TV'nin kumanda saatleri onun programlarına endeksli bir biçimde elime geçmeye başladı(Ali Abi alınma sen ayrısın!).
Gel zaman git zaman herkesin kafasındaki soru aynıydı: "Yahu bu düzgün adam neden iş bulamıyor?". Cevap aslında biraz da sorunun içindeydi "düzgün". Tabii ki biz izleyicilere yansıttığı kadar kişiliğini bilebiliriz lakin kendisinin iş ahlakını yanında, yakınında çalışıp da beğenmeyen bir Allah'ın kulu yok. Aynı zamanda ikili ilişkilerinin methini de illaki sosyal medyada okumuşsunuzdur. Kişiliğinin yanında bir de işi gerçekten bilenlerin "Yapılanmada bu coğrafyada üzerine çok az insan var." minvalinde söylemlerde de bulunmaları açıkçası ağız sulandıran cinsten.
O "search" kısmından da okuyarak edinilen bilgiler de yok değil. Röportajlarından okuduğum(linkler aşağıdadır. Herkesin emeğine sağlık) kadarıyla (e, ekranda söylediği satır aralarından da çıktığı kadarıyla) vizyon sahibi ve ufku son derece geniş bir isim. Bunun yanında bir de oyuncu gözlemleme konusundaki başarısı da söz konusu. Veri kullanımı ve rakip analizine önem veriyor. Yorumlarında dahi kendi kendiyle konuşur gibi olaylara farklı açılardan bakabiliyor ve belki de hepsinden daha önemlisi başarıya aç bir kişilik.
Beni en çok cezbeden ise şu sözü oldu: "Yarın bugünden daha iyi olmak için çalışıyorum."
Allah kolaylık versin Önder Hocam. Hakikaten kurtarıcısın. Umarım ne bizleri ne de kendini yanıltırsın. Virabismillah!
NOT: Riqfutbol, Hayatım Futbol, Sporun Tutkunuyuz
NOT-2: Yahu heyecandan yazmayı unutmuşum. "Ülke futbolunun sorunlarını çok iyi biliyor.". Yukarıda bir yere ekleyiniz.
NOT-3: Önder Hoca'nın yeni fotoğraflarını çekmek lazım. Her yerde aynı fotoğraf, sürekli pişti oluyoruz.
Ufuk Tolga Aldırmaz
11 Nisan 2013 Perşembe
Beşiktaş'tan Dortmund Olmaz!
Genel itibari ile yazımın başlığını sona bırakırım. İlkokul öğretmenimin yazı yazmaya başladığım zamanlarda yanıma gelip sanki dünyanın sırrını veriyormuş edasıyla sadece bana söylediği şeydi bu: "Yazını bitir, oku ve başlığını yaz.". İlk defa onun bu dediğinin tersini yaptım sanırım. Önce başlık, sonra bu kelimeleri tuşlama...
Tezim son derece açık ve net. Beşiktaş Dortmund'un sahip olduğu mentaliteyi kendi bünyesinde oturtamaz. Bunun sebepleri benim için çeşitli. Öncelikle Fikret Orman ve yönetimine(en azından bir kısmına) mali açıdan bir düzlüğe çıkılması için gerekli toleransın tanınması gerektiği kanaatindeyim. El mahkum zaten dediğinizi işitir gibiyim lakin beklemekten başka bir çare söz konusu değil. İlk etapta işler bütçe açısından olumlu gitti. Hatalarıyla sevaplarıyla ilk eşik atlatıldı. Zannımca ikinci eşik de sermaye arttırımı idi ki bu da başarı ile aşıldı. Pay sahiplerinin katılım oranı en son baktığımda yüzde doksan sekiz civarındaydı. Bilinenler ve gördüklerimiz şimdiye kadar Beşiktaş'ı bu noktaya getiren unsurlar oldu. Siyasetçilerin şeffaf olacağız deyimi gibi bir çıkışla taraftara mavi boncuk dağıtan Fikret Orman'ın henüz bu şeffaflığı sergileyememesinden ötürü ilerisi için net bir fikir beyan edemeyeceğim lakin "ayağını yorganına göre uzat ve sportif başarıyı bekle" mottosu kuvvetle muhtemel düstur edinilecektir. İşte bu noktada Dortmund'un zamanındaki konumu ile ayrılıklar başlayacak. Sex Shop firmasından sponsorluk teklifi alıp, Bayern'in yardımına "muhtaç" duruma düştükten sonra şu sıralar ülkemizde pek bir revaçta olan deyimle akil adamların yardımı ile çıkışa geçen Dortmund'un başarısının ardındaki kalibreye sahip kişiler maalesef mevcut yönetimde yer almamakta. Bununla birlikte seçici icra kurulunun doğru isimleri atamada -futbol takımı bazında- pek de olgun bir yapıda olduğu söylenemez. Denize düşen yılana sarılır misali Samet Aybaba'nın, onu da geçtim oyuncu arama komitesinin başına alt yapı hocalığı dışında bu işte pek tecrübesi olmayan Fikret Demirer'in getirilişi hatta ve hatta bir dönem Yıldırım Demirören'in akıl hocalığını yapmış Reşat Çağan'ın sportif direktör olarak atanması büyük tabloda bakıldığında kendi içinde birer mini-skandaldır. Bahsettiğim kalibreye sahipliğini hemen her fırsatta gözler önüne seren İbrahim Altınsay'ın Louis Van Gaal projesininin, Tamer Kıran'ın yaptığı Sven-Göran Eriksson hamlesi ile suya düşmesi ve Altınsay gibi bir değerin kaybedildiğini görmek; yönetim bazında Dortmund'un "akilliğinin" yanında kıyaslanamayacak amatörlüğe düşüldüğünün işaretidir. Yeri gelmişken hemen belirteyim, bahsettiğimiz kulüplerden biri her ne olursa olsun Alman ekolüne bağlı batık bir gemi iken diğeri Yıldırım Demirören tsunamisine maruz kalmış ve tüm değerlerini bir bir kaybetmekte olan bir kulüptür. Kıyaslamanın mümkün mertebede "realite" olduğunu göz önünde bulunduralım.
Fazla dağıtmadan dönelim. Dortmund'un ufak çapta yaşadığı geçiş döneminden sonra içinde bulunulan zaman diliminde kendi yapısına en uygun olan kişi Jürgen Klopp'a görev yüklemesi doğru iş olması açısından son derece önemlidir. Yukarıda nasıl ki Beşiktaş yönetimini eleştirdiysem Dortmund yönetiminin aksi yönde ne kadar iyi bir örnek olduğunu gözler önüne sermeliyim. Klopp muhteşem bir kadro mimarı. Öyle veya böyle Neven Subotic, Mats Hummels, Lucas Barrios gibi isimleri takıma kazandırıp yanına gözlem ağlarının ürünü olan Shinji Kagawa gibi isimleri de eklemişti. Bunun yanı sıra alt yapının nimetleri olan Nuri Şahin, Mario Götze ve hatta durumu biraz daha karmaşık olan Marco Reus gibi isimleri muhteşem biçimde harmanlamayı başardı. Şunları saydıktan sonra madde madde gitmek istiyorum:
1.Doğru seçicinin doğru isimleri kulübe kazandırması. Bu noktada teknik direktöre transfer konusunda yeteri kadar serbestlik tanıyıp tanımamak önem arz edecek. Beşiktaş'ta menajerler ile ilişkileri dillendirilen Samet Aybaba'ya bu serbestlik yeteri düzeyde tanındığına göre şu geçiş etabından sonra getirilecek isime de aynı tolerans gösterilecektir diye düşünüyorum. Sinek de ufaktır ama mide bulandırır. Bu madde önemli bir detaydır.
2.Gözlem ağının kalitesi. J-League 2'den çıkarılıp ilk on bire monte edilen bir Kagawa'dan bahsediyorken bana bu işi Fikret Demirer ve mütevazi ekibinin becerisine bırakılacağını söyleyecek olursanız aramızda hoş bir diyalog geçmez. Hele ki Şener Özbayraklı gibi bir isimin şu ortamda veto edilmesine de ön ayak olunuyorsa bu isimlere gereksiz yere maaş ödemenin bir anlamı yok.
3.Alt yapı. Kabul bu noktada Beşiktaş yönetiminin yapabilecekleri bir yere kadar. Alman kulüplerinin son dönemdeki atılımı makro çaplı bir devlet atılımıydı. Buna karşın bir Buca Akademisi'nin kalitesinde futbolcu çıkarımı yapılamamaktaysa o nokta bir kez daha gözden geçirilmeli. Gerekirse o hocaları getirip alt yapınızda futbolcularınıza eğitim verdirteceksiniz.
Toparlamak gerekirse Beşiktaş'ın yönetimsel çıkışlı bir hatalar zincirine maruz kaldığı açık olarak göz önünde duruyor. Tabii ki hala daha o geçiş döneminde olunduğunun altını çizeyim. İşin itiraf edilmesi gereken kısmı ise o geçiş döneminin dahi yeni başladığı. Tümünü toplayınca tek çarenin beklemek olduğu düşünülebilir lakin değil. Sportif başarı gelmek zorunda. Bunu sağlamak için fersah fersah uzaktaki yeni ufukları keşfetmeye gerek yok deyip noktayı koyalım, şimdilik.
Ufuk Tolga Aldırmaz
26 Mart 2013 Salı
Aga Bu Nedir? #6-Erhan Güven'den İyi Topçu
Uzun zamandır bu blogu okuma zahmetine giren var mıdır ya da okuyup da bu postu da tıklar mı bilemiyorum lakin benim Erhan Güven'e olan "kinimi" en iyi bilecek insan işte odur. Dünya üzerinde futbolcu olmasına anlam veremediğim isimlerin en tepesindedir. Şaka değil, cidden halı saha maçı olsa çağırmam tabirine uyan profilin takendisi. Kendi futbol yeteneklerimin de ortalamanın felaket altında olduğunu ve kuracağım takımın ne denli "iyi" olacağını varın siz düşünün.
Başlıktaki "şişman" betimlemesine son derece uygun profil çizen ağabeyimizin topa olan hakimiyeti ve ilişkisi Erhan Güven'den çok daha iyi. O cüsse ile o kadar "ince" görüyor ki görüyorsunuz. Çok değil, on kilo vermiş hali Erhan'ın yerini rahatlıkla tölere eder.
İtin götüne soktum evet farkındayım ama kin bu. Geçmiyor. Mustafa Denizli'ye de saygılar. Aydın Bulut ile takas etmişti Ankara'nın Maradona'sını değil mi?
NOT: Mesaj kaygısına ağabeyi es geçmeyelim. Gece gece çok güldürdü. Helal olsun.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Başlıktaki "şişman" betimlemesine son derece uygun profil çizen ağabeyimizin topa olan hakimiyeti ve ilişkisi Erhan Güven'den çok daha iyi. O cüsse ile o kadar "ince" görüyor ki görüyorsunuz. Çok değil, on kilo vermiş hali Erhan'ın yerini rahatlıkla tölere eder.
İtin götüne soktum evet farkındayım ama kin bu. Geçmiyor. Mustafa Denizli'ye de saygılar. Aydın Bulut ile takas etmişti Ankara'nın Maradona'sını değil mi?
NOT: Mesaj kaygısına ağabeyi es geçmeyelim. Gece gece çok güldürdü. Helal olsun.
Ufuk Tolga Aldırmaz
9 Mart 2013 Cumartesi
Umut
2002-2003 sezonunda gelen yüzüncü yıl şampiyonluğunun ardından muhteşem bir atmosfer vardı. Kaç yaşlarımda olduğumu gecenin bu saati net biçimde hatırlayamıyorum. Biraz da uyku var mazur görünüz. O atmosferin ardından futbolla fazla ilişiği olmayan ama iyi de bir futbol izleyicisi olan baba bey oturduğumuz binanın altındaki dükkanı sadece maçların izlediğin bir kafe yapma girişiminde bulundu. Sandalyeler alındı, çay ocağı kuruldu, dev ekran yerleştirildi ki bizim sokağın aşağısındaki kahveci Hasan Amca'nın ekranının neredeyse bir bir buçuk katıydı. Digitürk anlaşması da yapıldı. Her şey hazırdı.
Babadan miras olan o Beşiktaşlılık pek belli etmese de kendisinde de heyecan yaratıyordu. İşler başta iyi gitmese de Beşiktaş iyi gidiyordu. Manevi anlamda sorun yoktu. Yeni açılmıştı ne de olsa ticarethane. İnsanların ayağının alışması gerekiyordu. Ligde haftalar ilerliyordu. Beşiktaş hala iyi gidiyordu. Hasılat hala yoktu. Net hatırlıyorum. Digitürk senetleri zor çıkıyordu bırakın hasılat yapmayı. Sorun yoktu çünkü Beşiktaş hala iyi gidiyordu. Babamın iyi Beşiktaşlı olduğunu da bilen mahallelinin neredeyse tüm Beşiktaş taraftarını da çekiyordu bizim fakirhane. Bir de Cemal Amca vardı. Yaklaşık altmış yaşlarında en baba Beşiktaşlıyım diyenini cebinden çıkarırdı. Şişman kelli felli bir adamdı. Göbek kendinden önce gidiyordu. Herkesin yüzler gülüyordu ta ki Samsunspor maçına kadar. O günden sonra her şey tersine gitti. Kafenin geliri yükselmeye müşteri çoğalmaya başladı. Çaylar desen gırla. Yüzdeki sırıtmalar da yok oluyordu yavaş yavaş. İlk haftadan sektirmeden her Beşiktaş maçına gelen Cemal Amca da ortalarda gözükmüyordu. Sonra öğrendik ki hayatta en çok bağlı olduğu değeri, Beşiktaş'ını öyle görmeye dayanamamış kalp krizi sonucunda vefat etmişti. Allah rahmet eylesin, büyük adamdı.
Gel zaman git zaman Beşiktaş hep kötüye gitti. Bizim işler de "Çok şükür der gibi" idi. Artık gelen Beşiktaşlı sayısı 10-15'i geçmiyordu. Derbi galibiyetleri, günlük başarılar yüzlere tebessüm getirse de yere atılan çekirdek kabuklarını süpürdüğümüz gibi o tebessümleri de süpürüyorduk sanki babamla. Çok varlıklı bir muhitte de yaşamadığımızdan ani sevinçler de yitip gidiyordu işte bir bir. Zaman geçiyordu yine. Hiç unutmam Ali Sami Yen'de Delgado'nun atıldığı ve ağır yenilgi aldığımız o maç sonunda babama "Sen de bu dükkanı açtın açalı gün yüzü görmedik be baba." demiştim ağlamaklı. İçerlemişti baya. Lise çağındaydık o zaman kendisine bir bira bana da kola ısmarlamıştı halletmiştik hesabı. Sonra o sezonun sonu geldi, malum. Şampiyonluk geldi. 2008-2009... Çifte kupa hem de. Denizli deplasmanında takım şampiyonluk turu atarken bir sezon önce peder beyin yaptırdığı sinevizyon perdesine bakıyorduk bu sefer. Mağrur bir gururla. Babam sanırım yandan beni kesiyordu. Hayatımda ilk defa adam akıllı bir şampiyonluk görmüştüm çünkü. Büyük ihtimalle aklında o gün söylediğim cümle de vardı. Bir şey söylemedi. Bir şey söylemedim. İlk defa öyle sarıldık birbirimize. Belki de sevgisini göstermeyi bir gram beceremeyen adamcağızın bahanesi oldu o. Bilemiyorum ama o günü unutamayacağım. E malum Beşiktaş'ın sık şampiyon olmadığı yıllarda da bu sahnenin tekrarlanması pek olası olmadı. O günden beri bir burukluk var içimde. Acaba bizim aramızdaki baba-oğul ilişkisi gibi ne köprüler kurdu bu değer? Acaba neleri değiştirdi?
O yüzden bir umut var içimde. Bu sezon en uzak olduğumuz sezondu belki de. Bu sezon en olmayacak sezondu belki de ama olabilir. Bu takım her şeyi yapabilir. Fenerbahçe maçının sonunda, Trabzonspor maçının sonunda yere yığılırken, Gaziantepspor karşılaşmasının sonunda ağlayan Hilbert'in göz yaşında olduğu gibi buruk bir duygu patlaması var. Çok dolduk bu sene. Çok şey biriktirdik. Daha çok kenetlendik. Daha iyiye gidiyoruz. Milyon tane ayrıntı var elbette biliyorum lakin Beşiktaş en zor anda dimdik ayakta durmayı öğretti bana. Eminim ki size de. O yüzden haydi be Kartalım. Bir umut on hafta sonrasını bekliyoruz.
NOT: Babam şampiyonlukla açtım, şampiyonlukla kaparım deyip bir daha açılmamak üzere o kafeyi kapadı.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Babadan miras olan o Beşiktaşlılık pek belli etmese de kendisinde de heyecan yaratıyordu. İşler başta iyi gitmese de Beşiktaş iyi gidiyordu. Manevi anlamda sorun yoktu. Yeni açılmıştı ne de olsa ticarethane. İnsanların ayağının alışması gerekiyordu. Ligde haftalar ilerliyordu. Beşiktaş hala iyi gidiyordu. Hasılat hala yoktu. Net hatırlıyorum. Digitürk senetleri zor çıkıyordu bırakın hasılat yapmayı. Sorun yoktu çünkü Beşiktaş hala iyi gidiyordu. Babamın iyi Beşiktaşlı olduğunu da bilen mahallelinin neredeyse tüm Beşiktaş taraftarını da çekiyordu bizim fakirhane. Bir de Cemal Amca vardı. Yaklaşık altmış yaşlarında en baba Beşiktaşlıyım diyenini cebinden çıkarırdı. Şişman kelli felli bir adamdı. Göbek kendinden önce gidiyordu. Herkesin yüzler gülüyordu ta ki Samsunspor maçına kadar. O günden sonra her şey tersine gitti. Kafenin geliri yükselmeye müşteri çoğalmaya başladı. Çaylar desen gırla. Yüzdeki sırıtmalar da yok oluyordu yavaş yavaş. İlk haftadan sektirmeden her Beşiktaş maçına gelen Cemal Amca da ortalarda gözükmüyordu. Sonra öğrendik ki hayatta en çok bağlı olduğu değeri, Beşiktaş'ını öyle görmeye dayanamamış kalp krizi sonucunda vefat etmişti. Allah rahmet eylesin, büyük adamdı.
Gel zaman git zaman Beşiktaş hep kötüye gitti. Bizim işler de "Çok şükür der gibi" idi. Artık gelen Beşiktaşlı sayısı 10-15'i geçmiyordu. Derbi galibiyetleri, günlük başarılar yüzlere tebessüm getirse de yere atılan çekirdek kabuklarını süpürdüğümüz gibi o tebessümleri de süpürüyorduk sanki babamla. Çok varlıklı bir muhitte de yaşamadığımızdan ani sevinçler de yitip gidiyordu işte bir bir. Zaman geçiyordu yine. Hiç unutmam Ali Sami Yen'de Delgado'nun atıldığı ve ağır yenilgi aldığımız o maç sonunda babama "Sen de bu dükkanı açtın açalı gün yüzü görmedik be baba." demiştim ağlamaklı. İçerlemişti baya. Lise çağındaydık o zaman kendisine bir bira bana da kola ısmarlamıştı halletmiştik hesabı. Sonra o sezonun sonu geldi, malum. Şampiyonluk geldi. 2008-2009... Çifte kupa hem de. Denizli deplasmanında takım şampiyonluk turu atarken bir sezon önce peder beyin yaptırdığı sinevizyon perdesine bakıyorduk bu sefer. Mağrur bir gururla. Babam sanırım yandan beni kesiyordu. Hayatımda ilk defa adam akıllı bir şampiyonluk görmüştüm çünkü. Büyük ihtimalle aklında o gün söylediğim cümle de vardı. Bir şey söylemedi. Bir şey söylemedim. İlk defa öyle sarıldık birbirimize. Belki de sevgisini göstermeyi bir gram beceremeyen adamcağızın bahanesi oldu o. Bilemiyorum ama o günü unutamayacağım. E malum Beşiktaş'ın sık şampiyon olmadığı yıllarda da bu sahnenin tekrarlanması pek olası olmadı. O günden beri bir burukluk var içimde. Acaba bizim aramızdaki baba-oğul ilişkisi gibi ne köprüler kurdu bu değer? Acaba neleri değiştirdi?
O yüzden bir umut var içimde. Bu sezon en uzak olduğumuz sezondu belki de. Bu sezon en olmayacak sezondu belki de ama olabilir. Bu takım her şeyi yapabilir. Fenerbahçe maçının sonunda, Trabzonspor maçının sonunda yere yığılırken, Gaziantepspor karşılaşmasının sonunda ağlayan Hilbert'in göz yaşında olduğu gibi buruk bir duygu patlaması var. Çok dolduk bu sene. Çok şey biriktirdik. Daha çok kenetlendik. Daha iyiye gidiyoruz. Milyon tane ayrıntı var elbette biliyorum lakin Beşiktaş en zor anda dimdik ayakta durmayı öğretti bana. Eminim ki size de. O yüzden haydi be Kartalım. Bir umut on hafta sonrasını bekliyoruz.
NOT: Babam şampiyonlukla açtım, şampiyonlukla kaparım deyip bir daha açılmamak üzere o kafeyi kapadı.
Ufuk Tolga Aldırmaz
18 Şubat 2013 Pazartesi
Neden Olmuyor?
STSL'de 22. Haftayı geride bıraktık. Özellikle Beşiktaş açısından bu hafta görünmez bir viraj niteliği taşıyor. Görünmez bir "zincirleme" kaza da diyebiliriz.
İnönü'de alınan Gaziantepspor beraberliği ile şampiyonluk ve hatta Trabzon deplasmanında 3-0 gibi bir skorla dönen Fenerbahçe'nin de bir takım tabularını yıkmış olması neticesinde -görece- ikincilik şansı kaybedilmiş oldu. Fenerbahçe ve özellikle Galatasaray'ın mental anlamda bir eşiği geçtikleri aşikar. Bu eşiği geçerken birisi Didier Drogba'nın girdiği dakikadan itibaren bir hava katması ile diğeri ise rezalet bir deplasman grafiğine rağmen kanlı bıçaklı olduğu rakibini skor olarak sürklase ederek geçiyordu. Beşiktaş ise kümülatif şekilde oluşan sorunlarla boğuşup, saha içi olaylar neticesinde kendi kendine ket vuruyordu. Bu hafta taraftarın da maç sonu ıslık "şovu" bunların hepsine tuz biber olmuş vaziyette. Bu yazıda flash back yapıp saha içi belli başlı karşılaşmalara değinip biraz da ekstralar katacağım. Öncelikle ligin ikinci hatasında İnönü'de oynanan Galatasaray karşılaşmasına dönüyoruz.
1.Beşiktaş-Galatasaray: Fahiş hakem hatası sonucunda olmayan bir penaltı ve kaybedilen iki puan. Taktik düzenin, anlayışın, sistemin vs. oturmadığı o dönemde Galatasaray beraberliği kötü sonuç olarak görünmese de psikolojik olarak taraftarda ve ister istemez oyuncularda bir "baskı" yarattı. Hele ki o dönemde çok küçümsenen yeni Beşiktaş'ın kendini ispatı o üç puandan geçiyordu. İlk etkenimizi BİNGO diyerek vurduk:Fahiş hakem hatası.
2.Gaziantepspor-Beşiktaş: Deplasmandaki Antep mağlubiyeti ile başlayan, sonrasında Sivasspor ve Fenerbahçe mağlubiyetlerinin de geldiği o kırılma dönemlerinden ilkinin başlangıcı. Hakikaten iyi oynanan bir karşılaşma sonunda gerek bireysel hatalar gerekse de takımın maç "tecrübesizliği" ile maçı tutamaması mağlubiyetin direkt etmeni. Burada sıkıntı daha beşinci haftada bu takımın skoru tutamamış olup arada yarım dönem geçmesine rağmen bir çözüm üretilemiyor oluşu. İkinci etkenimizi de bulduk:Maçta skorun tutulamaması ve ilerleyen haftalarda çözüm üretemeyen Samet Aybaba.
3.Beşiktaş-Sivasspor: Uğur Boral'ın yaptığı o dalkavukça hata neticesinde Aatif'in attığı gol. Üçüncü etken: Bireysel hatalar.
4.Fenerbahçe-Beşiktaş: O zamana kadarki en silik oyun oynanıp 3-0'lık hezimeti yaşayan takım moral olarak dibe çöktü. Bu kendilerine olan güvensizliği ve bu takımın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Beşiktaş'a karşı isim olarak saygı ile bakan takımlar karşısında Beşiktaş'ın ne kadar zorlandığının Sivasspor karşılaşmasından sonra ikinci göstergesi oluyor.Dördüncü etken: Hadi kibar tabiri kullanalım, zorluk derecesi yüksek olan "hedef" maçlarda istenilen skoru geçtim oyunun kırıntısı bile oynanamıyor.
5.Beşiktaş-Trabzonspor: Kelimenin tam anlamıyla olağanüstü oynanan bir ikinci yarı ve Olcay'ın kaçırdığı son saniye karşı karşıyası neticesinde bu kez iyi anlamda bir kırılma anı yaşandı. Samet Aybaba Ersan Gülüm gibi Oğuzhan Özyakup gibi doğruları zorunluluktan da olsa yapmaya başlayacaktı.
6.Beşiktaş-Bursaspor: İkinci yarının ilk on dakikası oynanan muazzam oyun ile belki de kopabilecek maç oyuncuların -maç genelinde- yaşadıkları akıl tutulmaları neticesinde 3-3'lük beraberlikle sonuçlandı.Beşinci etken:Oyuncuların coşku neticesinde akıl tutulmaları ve yine skoru tutmayı becerememesi, buna müteakip ikinci madde.
7.Beşiktaş-Eskişehirspor: Yetmiş dakika alışılmışın dışında pozisyon vermeden ve maçı istediği gibi idare edip 2-0'lık skoru da alan Beşiktaş daha sonra yaptığı panik neticesinde 2-2'lik beraberliğe eyvallah dedi. Aslında ikinci etkenin yine takendisi.
8.Beşiktaş-İBB: İBB'ye karşı benim izlediğim en iyi Beşiktaş belki de bu Beşiktaş'tı. Maç genelindeki -özellikle Doka'nın golü- fahiş hakem hataları yine iki puana mal oldu. Buraya da ilk etken yazıyoruz.
9.Galatasaray-Beşiktaş: Büyük maç sendromu... Samet Aybaba'nın taşlarla oynaması on kişi kalan rakibe karşı bile alışıldık rölanti oyununu dahi oynayamayan Beşiktaş'ın bu puan kaybındaki ana sebep. Altıncı etken: Samet Aybaba'nın özellikle derbi ve hedef maçlarda oluşturduğu tutum ve yaptığı hamlelerin takıma ket vurması.
10.Beşiktaş-Karabükspor/Beşiktaş-Gaziantepspor: Takımın artık tam anlamıyla kırılması ve on kişi kalan rakipten bile çekinir, korkar hale gelen bir psikolojiye bürünmesi. Bunu sadece insan psikolojisi ile açıklayalım.
On maddenin ardından elimize geçenleri şöyle bir sıralamadan önce bir de kesinlikle gözden kaçmadığına emin olduğum bir bilinçli dışarıda bırakış var. O da sakatlık. Kimine göre şanssızlık, kimine göre sağlık ekibi(sağlık ekibi biraz afaki yorum oluyor). Buna karşı aslında görünmeyen köyü görünür kılan Ekşi Beşiktaş yazarlarına ayrıca teşekkür ederim. Peşin peşin ettiğim teşekkürün nedenini şuradan görmeniz mümkün. Bu denli kısıtlı kaynaklar ile girilen sezonda güzel işler çıkarıyor dediğimiz Beşiktaş'ın en büyük sorunu aslında kendi içinde oluşuyordu. Sürekli olarak suçlu arama çabasına giriliyor fakat oyuncuların kendine bakmaması, antrenman sahasının uygun olmaması, şanssızlık gibi faktörülere "suç atılıyordu" lakin sorunun kaynağına bir türlü inilmesine izin verilmiyordu. Galatasaray'ın Scott Piri ile çalıştığı bir ortamda Beşiktaşlı futbolcuların amiyane tabirle kahvehane kondüsyonerlerine teslim edilmesi kesinlikle bu takıma ihanet ile eş değerdir. Amacım burada ne Piri'yi övmek ne de "benim de eşeğim olsun kırbacı vurayım!" zihniyetiyle yaklaşmak. Fazla uzatmayacağım, ne demek istediğim harfi harfine anlaşılmıştır. Şimdi o etkenleri bir sıralayalım:
1.Sakatlıklar
2.Bireysel hatalar
3.Skorun tutulamaması ve Samet Aybaba'nın bu konuda takındığı çaresizlik tavrı.
4.Samet Aybaba'nın hedef maçlarda ve derbilerde takım üzerindeki olumsuz etkisi
5.Takımın kırılgan yapıda olması.
6.Fahiş hakem hataları. Hakem hataları ile kendimi avutup kişisel egoma mastürbasyon uygulama peşinde değilim. Bu hataların Beşiktaş'ı bu kadar çok sonuca etki edecek şekilde bulması hakikaten sinir bozucu. Dillendirmediğim lehte ve aleyhte hatalar da var tabii. Tartmak isteyene anlayacakları dilden:Hodri meydan.
Beşiktaş'ın "Feda" sezonunda rakipleri de bu kadar düşmüşken rahatça şampiyonluğu dillendirebileceği şu sezonda en iyi ihtimalle üçüncü olabilecek olması keyif kaçırıcı olan şeydir. İşte şu sıraladığım maddeler de "Neden?" sorusunun cevaplarıdır. Buna karşın ben dahil bütün taraftarın "Bu yıl neden şampiyon olunmadı?" diye homurdanacak olmasındaki en büyük sebep de bu takımdır. Unutmayalım. Geride kalan dönemi minimum seviyede sakatlıkla geçirip bir de UEFA lisansı alınabilirse kararda geçen bir sezon olacak. Üzgünüm saygı değer Beşiktaş taraftarı. "Çıldırt bizi başkan, çıkart bizi baştan; Robinho" dediğiniz için bu kararda kelimesine birkaç sezon daha aşina olacaksınız.
Sevgilerimle,
Ufuk Tolga Aldırmaz
5 Şubat 2013 Salı
Onlar Şimdi Nerede? #2
Politechinca Iaşi ile profesyonelliğe adım, Rapid Bükreş ile Mircea Lucescu birlikteliği ve Serie B takımı olan Cesena ile ilk yurt dışı deneyimi. Romanya Ligi gol krallığını ele geçirip Beşiktaş'a yolu düşen Daniel Gabriel Pancu...
Vatandaşı Radu Niculescu ile birlikte bir dönem kiralık olarak siyah beyazlı formayı giyen Pancu, 100. Yıl şampiyonluğu ve UEFA Kupası'nda gelen tarihi çeyrek final başarısının önemli isimlerinden biri olmuştu. Ertesi sezon bonservisi alındı. Nispeten daha az forma şansı bulsa da takımı özellikle Avrupa'da sırtlayan isimlerden biri olup önemli bir gol silahı haline geldi. Malum olaylar silsilesi ardından görevinden ayrılan Lucescu ile birlikte takımdan gideceği konuşulsa da o takımda kaldı. 2004'te Kadıköy'deki 3-4'lük maçta kaleye geçmesi ve Alex'in kullandığı penaltıyı neredeyse kurtaracak konumda olması hafızalardan silinmeyen enstantanelerden birisi. Hangi Beşiktaşlı'ya sorsak sanırım ilk olarak bu olay gelecektir(Valencia maçında 30 metre top sürüşünü düşünün abilerimin ellerinden öptüğümü belirteyim). Daha sonraki sezon 1 numaralı formayı da alıp sezona başlayan Pancu, devre arası yine Rapid Bükreş'e döner. Sezonun bitiminde tekrar Türkiye'ye fakat bu kez Bursa'ya yolu düşecekti. Pek iyi hatıralarla anılmayacak bir buçuk sezonun ardından tekrar tilki-kürkçü dükkanı misali Rapid Bükreş'e döner. Sezon bitiminde yine bir "Türk" takımı olan Terek'e transfer olur. Burada da bir türlü tutunamayan -telaffuzu güzel- Daniel Gabriel Pancu, Bulgar CSKA'sına geçer. Pek başarılı geçmeyen dönemin ardından ülkesinie dönüp bu kez Vaslui'ye transfer olur. Orada da bir sezonu doldurmadan döneceği yegane yere döner. Taş yerinde ağırdır dercesine hem de: Rapid Bükreş...
2010-2011 devre arası geldiği kulübünde hala top koşturan Pancu bu yıl çıktığı 13 maçta 5 gol attı. Daha da atmaya devam edecek sanıyorum ki. Beşiktaşlılar'ın aklında o efsane 100.Yıl kadrosundaki yeri ile hatırlanmaya devam edecektir. Rapidliler'in yanı sıra Türkiye'de de çok dostu olduğu kesin. Çocukluk dönemim hemen hemen o bir buçuk sezonun hatıraları ile dolu. O kadronun bir parçası olan Pancu'nun önemini sanırım anlatmak benim açımdan kolay olmaz. O yüzden bununla idare edelim. Bükreş semalarında bir futbolcumuz hala var, bilelim yeter.
NOT: Pancu Beşiktaş formasıyla 100 maça çıkıp 25 gol atmış. Onun için efsane demek diğerlerine saygısızlık olur lakin kendisini severiz sayarız.
DİP NOT: Niculescu Beşiktaş'ta oynadı mı hatırlamıyorum bile lakin Liverpool'a Galatasaray forması ile attığı gol hala aklımda.
Ufuk Tolga Aldırmaz
1 Şubat 2013 Cuma
Chimera
Mamadou Niang... Neresinden başlayayım bilemedim ki şimdi. Onun gelişini şuraya not düşmezsem çok büyük pişmanlık duyardım diyeyim. Vehameti varın siz anlayın.
Tamer Kıran ve Semih Usta ikilisinin Dentinho'dan sonra bir gün içinde sonuca vardırdıkları ikinci transfer oldu Niang. Tam anlamıyla "Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer." durumu oluştu. Nene transferi bu ikiliye gerek dallanıp budaklanması açısından gerekse de iç mihraklardan transferin çomaklanması bakımından büyük ders oldu. Hatta Niang'ın dün gece attığı tweeti silmesi de bunun bir tezahürüdür diye düşünüyorum.
Niang'a karşı olan hislerim tam anlamıyla Djibril Cisse'nin Marsilya'dan ayrılması ile depreşiyordu. Takımı sırtlaması bir yana, doğal liderlik özellikleri ile saha içinde direkt olarak seçilebilen bir futbolcuydu o dönemlerde. 91-92 sezonundan sonra gelen son şampiyonluğun baş mimarlarından biri olması ve gol krallığına da ulaşması onu Marsilya tribünlerinin de sevgilisi haline getiriyordu. Daha sonra "tadında bırakma" ve açık açık dile getirdiği para kazanma isteği ile birlikte Fenerbahçe'nin yolunu tuttu. Benim de içinde olduğum bu transferi kıskanma evresi Niang'ın golleri sıralamaya başlaması ve dominant performansı ile yerini hayıflanmaya bırakıyordu. Şimdilerde -bu sabah Niang'ın geliş haberini alana kadar- yine Fenerbahçe'nin bana kalırsa dünya standartlarında olan golcüsü Moussa Sow için olan kıskançlığımın bir benzeri de o dönemde oluşmuştu. Fenerbahçe ile 33 karşılaşmaya çıkıp 15 gol ve 12 asistlik performansı ile hakikaten parmak ısırtacak bir performans sergiledikten sonra malumunuz olaylar neticesinde Al Sadd'ın yolunu tuttu. Bugüne kadar pek hoş anılarla hatırlamadığım Niang -özellikle İnönü'deki 4-2'lik maçta sergilediği performans- bugünden sonra adına sevinç naraları atmaya daha sahaya çıkmadan başladığım bir isim haline geldi. Kendisine bu denli güveniyorum. Getiri-götürü kısmını da birkaç ufak başlıkla açıklayayım diyorum.
Maliyet:
Yarım sezonluk kiralama bedeline tek kuruş dahi verilmemesi çok hoş bir durum. Transfer haberinden sonra surata daha da büyük bir tebessüm oturmasını sağlayan haber işte bu oldu. Bunun yanı sıra oyuncuya ödenecek olan 800.000 Euro normal karşılanabilecek bir meblağ. Anlaşma içindeki 6.500.000 Euro'luk opsiyon hakkının sezon sonunda kullanılacağını pek düşünmüyorum. Niang'ın tadı damakta bırakacağını varsaydığım performansın yanında olaki bonservis alınmak istenirse bu kadar uçuk bir ödeme yapılacağını da pek zannetmiyorum, bu konuda yönetime olan güven ve inancım bazı kesimlerin "inadına" tam.
Artılar:
Her ne kadar Türkiye'den gidişi üzerinden hemen hemen 2 yıl geçmiş olsa da Niang'ın ülkemizdeki performansından çok bir şey kaybedeceğini zannetmiyorum. Genel itibari ile futbolcuların yaşının dert edilmesine son derece karşı bir birey olarak Niang'ın da yaşını dert edecek en son kişiyim. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Beşiktaş'ın golcü kimliği ile Niang'ın yine iki maçta bir gol oranını rahatlıkla tutturacağını düşünmekteyim. Bu bakkal hesabı ile 7-10 gol arasına "normal" daha fazlasına da "baba büyüksün" der geçeriz. Aşağısı olmayacaktır. Asist sayısı için bir şey söylemek Mustafa Denizli kahinliğine kaçar. O kısım sürpriz olsun.
Tahmin kısmından saha içine geçelim. Geçtiğimiz pazar günü oynanan Galatasaray maçı ile de gördük ki Almeida yoksa Beşiktaş kafası kesilmiş tavuğa dönüyor. Almeida'nın oynayamayacağı karşılaşmalarda gerek kalitesi gerekse de oyun kimliği ile Beşiktaş'ı ayakta tutabilecek bir isim olacak. Bunun yanı sıra forvetin kanatlarında -özellikle sol- rahatlıkla oynayabilecek bir isim olması da ileri bölgede alternatif açısından Samet Aybaba'nın elini güçlendirecek. İlk yarıda örneğini bol gördüğümüz üzere oyun sıkıştığında hamle şansı olmayıp topu sadece Almeida'ya şişiren takım için Niang'ın top taşıma ve rakip savunmaları delme özelliği rahatlatıcı bir unsur olacaktır. Almeida'yı çok andık ama son vuruş özelliği ile saç baş yoldurması Niang ile biraz olsun hem onu hem de taraftarı rahatlatacaktır.
Oyun planından bağımsız saha içine geldiğimizde ise Niang şayet takıma çabuk adapte olursa saha içinde bazı durumlarda baş gösteren o tecrübe ve liderlik eksikliğini de kapatabilecek bir isim olarak göze çarpıyor. Tribünleri ateşleyebilecek -pozitif ayrımcılık geliyor yanlış anlaşılmasın- "ten rengine" sahip olması da taraftarın yıllardır arayıp bulamadığı o "siyahi golcü" açığını da kapatmasını sağlayacak.
Eksileri:
-ler çoğul ekini kullanmam yanlış oldu aslında. Eksik demem bile hatta. Yazılı basınımızın kullandığı "tatlı sıkıntı" kavramı girecek şimdi yazıya. O sıkıntı da aslında pek tatlı değil: Yabancı kontenjanı sıkıntısı...
Sonuç:
Her açıdan muazzam transfer. İlacın etken maddesi niteliğinde bir transfer. Yönetimi tebrik etmek lazım.
NOT: Chimera, Yunan Mitolojisi'nde ağzından ateş çıkaran ejderhavari bir yaratık.
DİP NOT: Tribün tarihinin en iyilerini yaparken şunu unutmuşum, özür dilerim. Videoyu çeken arkadaşın son cümlesi için ben özür dilerim :)
Ufuk Tolga Aldırmaz
25 Ocak 2013 Cuma
Wonderkid:Dentinho
Beşiktaş son derece sürpriz bir hamle ile Dentinho'yu renklerine bağladı. Yarım-Yarım+Yarım sezon gibi garip bir kiralama işine girişilmiş de olsa geneli itibari ile iyi iş çıkarıldı diyebiliriz. Özele inmeden önce o meblağlara potansiyelli bir futbolcu alınabilirdi demekle beraber, taraftara biraz da güven mesajı verilmiş oldu da diyebiliriz değil net biçimde deriz. Üstüne üstlük o kutsal(!) "7" numaranın da Dentinho'ya verilmesi bana kalırsa bu açıdan tam benim düşündüğüm gibi bir stratejinin izlendiğinin göstergesidir.
Ömer'in "Dentinho Kimdir?" yazısından daha detaylı biçimde "Bu adam nedir, ne değildir?" minvalindeki sorularınıza cevaplar bulabilirsiniz. Ben biraz daha saha içine inmek istiyorum. Kısa kısa başlıklar halinde gidelim istedim.
Artıları:
-Brezilya'nın Copa Bacana Plajı'nın mirası olan tekniğin her Brezilyalı profesyonel futbolcu gibi ona da uğradığını söyleyebiliriz. (Nobre ve Bilica klasman dışıdır.Zıpçıktılık yapmayınız efendim.)
-Hız. Usain Boltvari bir atlet olduğunu iddia edemeyeceğim fakat özellikle ligimizin ağır stoperleri karşısında bir Micheal Johnson etkisi yaratabilir.
-Dripling. Aslında üstte saydığım iki maddenin tamamlayıcısı bir özelliklik. Metin ve Ali nasıl Feyyazsız olmazsa ya da Zeki'nin hep bir Metin'i varsa dripling yeteneği de buna benzer bir gelişim gösteriyor. Ortalamanın üstündedir derim.
-Geçtiğimiz hafta Samuel Holmen'den adeta ilkokullarda seçmeli ders niyetine okutulabilecek olan "first touch'ın" bu dişlek kardeşimizde de gelişmiş yeteneklerinden biri olduğunun altını çizebiliriz.
Eksileri:
-Kanatta oynadığı zaman geri dönüş beklenmez.
-Takım savunmasında sırıtması pek şaşırtmaz.
-Devamlılık sorunu var ki Mehmet Demirkol deyimi ile "Bir çektiğinizde Maldonado diğer çektiğinizde Alex" tarzı bir gelgiti var denemez.
-Fizik gücü maalesef üst düzeyde değil ki bu belki de en fazla can sıkabilecek özellik.
Beşiktaş'ın Takım Bilançosundaki Yeri:
İlk etapta Dentinho'nun en kötü ihtimalle yedek kulübesini zenginleştireceği bir gerçek. Beşiktaş'ın yedek kulübesine vasat bir yabancı bile koysanız fark yaratacak nitelikte olduğu da bir realite olarak köşede yer edinmiş durumda. Buna karşın direkt olarak "şampiyonluk yolunda taşıyıcı eleman" olmasını beklemek yanlış olacaktır. Daha çok kadronun tamamlayıcı oyuncularından biri olarak düşünülmesi en azından beklentiyi düşürmek açısından önemli olacaktır. Kafalardaki en büyük soru işareti ise sanırım hangi mevkiide forma şansı bulacağı yönündeki düşüncelerdir. Çoğu yerde okuduğunuz zaman hücumun her yerinde görev alabilecek bir isim olarak gösterilir. Buna katılmakla beraber FM tabiriyle yaklaşacak olursak forvette açık, sol forvette(kanat değil forvet) açık, forvet arkası koyu ve sağ forvette de koyu yeşiller oluşur. Parantez içine de özellikle iliştirdiğim gibi bu adamın kanat performansı vermesini beklememek gerek. Özellikle elinizde hem kenar forvet görevi yapıp hem de 4-4-2'nin hücum kanadı gibi efor sarf eden bir Holosko varken bunu istemek çocukcağızı ezmek olur. Direkt olarak Holosko'nun kesilmesine karşı olduğum gibi diğer kanatta da daha önce yazdığım gibi Olcay'ın da kesilmesine karşıyım. Olcay bu takımın X-Faktörü. Bazen çok acemileşse de bu durumu kafamıza kazımamız gerekecek. Forvetten de Almeida'yı kesemeyeceğinize göre geriye sadece forvet arkası kalıyor ki bu da Fernandes'i defans dörtlüsünün önüne çekmek anlamını taşır. Bunu açıkçası sevinçle karşılarım. Oğuzhan'ı da hesaba kattığımız zaman bu tip varyasyonlara kesinlikle hayır demem lakin kanatlara dokunmayınız. Son olarak da, Pektemek'in sakatlığından sonra Dentinho Samet Hoca'nın ondan beklediklerini rahatlıkla kaldırabilecek bir isim. Bu da işin en kilit noktası demektir. Rastgele Dentinho!
Ufuk Tolga Aldırmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















