4 Temmuz 2011 Pazartesi

Dominant Brezilya/Copa America Serisi

Başlıkta da belirttiğim gibi Brezilya Venezüela karşısında baştan sona baskın bir oyun sergiledi. Özellikle ilk yarı iyi organize olan bir takım hüviyetindeydiler. Ofans anlamında zaten Robinho,Neymar,Pato,Ganso gibi teknik yıldızlara defans hattındaki Lucio,Alves,Santos gibi üst düzey futbolcularda eklenince gerçek anlamda korkulası bir takım oluyor Brezilya.

Bahsettiğim isimlerin eksikliği skordan da anlaşılacağı gibi son vuruş eksikliğiydi. Takım oyunu olarak kopuk başlamalarına karşında maçın orta bölümünde toparlandılar ancak son bölümde yine koptular. Genel olarak Robinho’nun artık bencillikten sıyrılmış olması, Andre Santos’un üst düzey oyunu, Ganso’nun uzun pasları,Pato’nun harika top kontrolü akıllarda kalan genel şeylerdi. Ancak Neymar’a ayrı bir parantez açmakta fayda var. Bu adam gerçekten çok büyük yetenek. Ayağına her topu alması ve her hareketi öldürücü nitelikte. Bencillik yapmayıp kollektif oyun içinde kendine yer açması da ekstradan takım oyununa katkısı. Real’e gideceği konuşuluyor. Bu konuda sevinçliyim çünkü Mr.Derrida’nın elinde büyük bir zanaatkara dönüşecektir.

İlk yarıda Venezüela’nın atağı yok desek yeridir. Akılda kalan en önemli pozisyonlar; Pato’nun direkten dönen topu ve Robinho’nun boş kaleye yuvarlayacağı top ile kale arasına giren bir omuza rağmen verilmeyen bir penaltı… İkinci yarı da Venezüela açısından daha berbattı diyebiliriz. Oysaki Arango gibi bir oyuncunun bireysel olarak daha fazla iş yapıyor olması gerekirdi. Brezilya açısından da dişe dokunur bir iki pozisyon ya vardı ya yoktu desek yeridir. Dikkat çeken unsur Menezes’in top kendilerinde iken 3-5-2’ye dönüyor olması idi. Alves’i ortasahaya kaydırıyor hatta iç bölgelere sokuyordu. Gerçek şu ki gol atamasalar da hatta gerçek anlamda kötü oynasalar da bu takımdan yine de zevk alıyor olmam…

Bu takım Arjantin’den daha çok heyecan veriyor. Uzun zaman sonra bir süper starsız bu kupadalar ancak oyun itibari ile en çok heyecan veren takım yine Brezilya…

İlk maçlardan olsa gerek şu an kupada tat tuz yok. Bekleyelim. Latin rüzgarı illaki kendisini gösterecektir.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Saçma Sapan Bir Arjantin/Copa America Serisi


Her zamanki gibi güzel bir açılış seramonisi ardından başladı Copa America 2011. Sahadaki taraflar ev sahibi Arjantin ve küçük bir futbol ülkesi olan Bolivya idi. Maç La Plata’da Copa La Plata Stadı’nda oynanıyordu.
Kadroları elimize alıp baktığımızda Arjantin’in bariz üstünlüğü apaçık ortada. Ancak her şey kağıt üstünde olduğu gibi olmuyor.

İlk yarıda göze çarpan şeylerin en başında Arjantin’in organize olamamasını sayabiliriz. Takımdaşlık konusunda hissedilir cinsten eksiklik var. Kadro ne kadar iyi olsa da bize bir İspanya bir Almanya gibi kulüp takımı havasını vermiyor. En büyük eksiklik bu. Defans ile ortasahayı birleştiren unsur Mascherano. Geriden topu çıkaran kişi o. Bütün topları Messi’de toplamayı hedeflemişlerdi. Başarılı oldu da. Messi’nin driblingleri göz doldurdu. Ancak son vuruş noktasında özellikle Lavezzi olmak üzere bütün takımın eksikliği var. Tevez’den beklenmeyecek bir performans var. Daha etkin olacağı ve daha fazla insiyatif alacağını düşünüyordum oysaki. Organizasyon eksikliğine son vuruş beceriksizliği de eklenince ilk yarıda zayıf rakibi karşısında Arjantin’in istediğini alamaması gayet normaldi.

İkinci yarının başında Batista Arjantin’i çakma Barca düzeninden belki de en iyi oynayabilecekleri düzen 4-2-3-1’e döndürüyordu. Cambiasso çıkıp Di Maria girmişti. Bu değişikliğin etkisini göremeden ikinci yarının hemen başında Banega’nın saçma sapan hatası Bolivya’yı öne geçiriyordu. Bence öne geçmeleri Bolivyalılar adına bile şok olmuştur. Banega’nın maç genelinde olumlu bir performans göstermiş olmasını da belirtmeden geçemeyeceğim. Arjantin doğal olarak golden sonra daha istekli oynamaya başladı. Aguero’nun girişi de bunda etkiliydi. Maçın kilit noktası sayılabilecek değişiklik idi. 75. Dakikada enfes bir gol vuruşu ile golünü atıyordu. Maç boyunca Arjantin’in saçma hareketlerine karşılık bu hareket çok daha ağır basıyordu. Yıldızınızın olması işte bu işe yarıyor beklenmedik anda beklenmedik işleri yapsın diye…

Arjantin bu maçtaki gibi “saçma” ve özenti oyununu sürdürüp kendi kimliklerinin dışına çıkarlarsa işleri çok zor olacak. Turnuva’nın en zayıf rakiplerinden biri karşısında bu kadar zorlanılması hayra alamet değil. Messi’nin üzerindeki baskıyı da azaltmalılar naçizane fikrim bu yönde.

NOT:Bolivya’nın golünü atan Edivaldo Rojas bir Brezilya devşirmesi.

DİP NOT: Bolivya adına söylenebilecek iki şeyden biri; Arce daha önce girseydi belki biraz daha fazla pozisyon bulabilecek olmalarıydı.

1 Temmuz 2011 Cuma

Modern Zaman Masalı/Andre Villas Boas

Andre Villas-Boas… Teşbihte hata olmaz derler onunkisi tam anlamıyla bir futbol-peri masalı. Teker teker çıkılan basamaklar ve zirveye bir adım daha…

O hiçbir zaman futbolcu olarak nitelendirilmedi. O hep futbolun farklı bir noktasındaydı.

 Masalın başı bir İngiliz Sir’üne dayanıyor. O kişi Bobby Robson. Boas’ın masalı Robson’a komşu olması ile başlar. Sir o zamanlar Porto’nun teknik direktörüdür. Her gün ona çeşitli mektuplar gelir. Bu mektuplar içinde her şey mevcuttur. Övgü,yergi hatta rakip takım taraftarlarının küfür içerikli yazıları bile…  Sir’ün dikkatini beklenen doğrultusunda eleştiri mektupları çekiyordu. Özellikle de bir tanesi onun dikkatini doğrudan doğruya çekiyordu. Düzgün akıcı bir İngilizce ile yazılmış ve takımın o zamanki forveti Domingos’un daha fazla süre alması gerektiğini inceleme ve analizlerle detaylı biçimde anlatan Andre adında ıslak imzalı bir mektup Sir’ün aklında yer edinmişti.. Yardımcıları aracılığıyla Andre’yi buldu. Üst kat komşuları olan Boas’ların 17 yaşındaki oğullarıydı o.

Sir ona takımın(Domingos’un) detaylı analizini yapması için tribünde bir yer teklif etti ve maçtan sonra analizlerini aldı. Sir çocukta ışığı görmüştü. Onu kulüpte stajyer yapmıştı. Daha onyedilik bir delikanlı olmasına rağmen… 

Kulüpteki görevi genç takım hocaları ve Sir için genç oyuncuların analizini yapmak ve düzenli aralıklar ile raporlar sunmaktı.

Bir süre sonra Sir’ün özel referansı ile İskoçya’ya antrenörlük kursuna gitti. Gittiği akademi Largs Akademisi idi ve Jose Mourinho’nun da tamamladığı akademidir. Buradan C lisansı alarak Porto’ya geri döndü. B lisansı alması için gerekli olan 1 senelik çalışma ön koşulunu Porto altyapısında tamamladı ve İskoçya’ya dönerek bir dizi kurstan sonra B lisansını aldı. A lisansı için gereken süreyi tamamladığında henüz 20 yaşında yağız bir delikanlı idi. Onun uzmanlık alanı ise işe başladığında olduğu gibi maç analizi ve istatistikti.

 21 yaşında Virgin Adaları Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. Bermuda Adaları’na karşı yaptıkları 2 DK ön elemesi maçından da yenilgi ile ayrıldılar. Bu sonuçlar üzerinde kovuldu. Kovulurken de gelmiş geçmiş en genç milli takım teknik direktörü ünvanını elinde bulunduruyordu.

Bu artık onun için Portekiz’e dolayısı ile Porto’ya dönüş demekti. Porto’nun başında Jose Mourinho bulunuyordu. Ondan kendisine bir ekip kurup rakiplerin analizini yapmasını istedi. İşini ne denli üst düzey yaptığını Mourinho’nun şu sözünden anlıyoruz: “Boas benim gözüm ve kulağım.” Boas bu işi öylesine ciddiye almıştı ki çoğu kez rakip takımın kapalı antremanlarına bir casus gibi sızıyordu.Chelsea ve İnter’de de JM ile birlikte çalıştılar ta ki Ekim 2009’a kadar. 2009 Ekiminde küme düşmesine garanti gözüyle bakılan Academica’yı alıp 11.liğe kadar yükseltiyordu Boas. Bu ona harikalar yaratacağı Porto’nun kapılarını açıyordu.

Porto tarihinin en genç teknik direktörü ünvanını da eline almış oluyordu böylelikle. Rekor üstüne rekor kırıyordu. 36 maç mağlubiyet yüzü görmeme, Portekiz Ligi’nde bir sezonda en fazla galibiyet alma rekorunu 24 maç, bir sezonda toplanan en fazla puan 84, Portekiz Ligi’nde art arda maç kazanma rekoru  16, Portekiz Ligi’nde maç kaybetmeyen 3. Takım gibi rekorları kırıyor veya ele geçiriyordu. Bunun yanında Avrupa Ligi’ni de kazanıyordu ve bu kupayı kazanan en genç teknik direktör oluyordu. Avrupa Ligini kazanırken finali yine bir Portekiz takımı olan Braga ile oynadılar. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Braga’nın teknik direktörü ise kahramanımızın kariyerinin başlamasını sağlayan adam Domingos’un ta kendisi idi. Domingos Paciencia…



Artık ona JM’ye atfen Special Two deniyordu. O ise bunu kabul etmiyor ve ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''diyordu. Yine Special Two’ya atfen  ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' diyordu.


Mourinho ile olan bir çok ortak noktası sonucunda doğal olarak ona benzetiliyordu. Ancak o bu benzetmeden pek hoşnut değildi. ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Sözlerinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Onun JM’dan en büyük farkı ise oyuncularına tanıdığı serbestlik olsa gerek. JM gibi katı disiplinli taktikten ziyade daha fazla esnekliği tercih ediyor. Bunu kendisi de ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Sözleriyle açıkça beyan ediyor.

Onu diğerlerinden ayıran en önemli sözü ise bence şu(gayet açık bir dizi tümce o yüzden laf salatasına gerek yok): ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yoktu. Hamleyi ise Chelsea yaptı. Her ne kadar istemese de JM’ya benzetilmesinin önünde kendisi de bir engel bırakmıyor gibi. Chelsea onu bir teknik direktöre ödenen en yüksek “bonservis” olan 15 milyon euroluk tazminat bedeli ile alıyordu.

Tüm bu yaptıklarının yanında iyi bir teknik direktör olması/kabul edilmesi şüphe bırakmayan cinsten. Ancak onun tüm bu yeteneklerinin yanında eski üstü JM gibi üstün konuşma ve cevap verme yetisi diğerlerinden farklı kılıyor. Ağzından çıkan her sözcük adeta bir aşçının yemek yaparken kullandığı malzeme gibi. Demek istediğim saha içi ve dışı her şeyinin –hadi nazar değdirmeyelim- kalbur üstü olduğu. E buradan büyük üstad Derrida’nın varisi olan JM’den sonra üçüncü bir Derrida’mız oldu diyebiliriz. Futbolun bu denli önemli fikir adamlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Boas’ın oyun sistemine gelince… Vurguladığımız gibi o hep istatistikçi ve analizci yapısıyla ön plana çıkmış durumda idi. Bu meziyetleri onun oyuncuları hakkında oyuncuların kendisinden bile daha çok bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Onun her sözünden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü ve takım oyunundan yana bir futbol felsefesine sahip. Bu iki durumun ortak paydası da doğal olarak futbolcuların kendini aşarak, katlanarak büyümesi ve büyürken de takımına çığ etkisi yaratması. İşte en basitinden size Andre Villas-Boas’ın sırrı…  O her zaman bütünlükten yana. Takım içinde oluşturduğu sinerji sosyologlara konu olacak cinsten. Ben Boas’ın Chelsea’de başarılı olacağına adım gibi eminim. Tek problem Abramovich’in CL takıntısı. Bu takıntıda problem teşkil eden şey ise tabi ki Barcelona. Barcelona gibi bir takım yaratmasını ne büyük üstad Sir Ferguson başardı ne de Jose Mourinho. Boas bunu becerebilecek mi? Zor ama imkansız değil. Kendisinin de belirttiği gibi bunun için en fazla 10 senesi var Mourinho gibi sağlıklı ve uzunca bir 30 sene değil…


30 Haziran 2011 Perşembe

Wenger'in Mektubu,Amatör Ruh,Nostalji...

Wenger'den taraftara mektup!
“Kulübün transferdeki suskunluğundan rahatsız olan bir Arsenal taraftarının kendisine postaladığı mektubu okuyan tecrübeli çalıştırıcı üşenmedi ıslak imzasıyla cevap yazdı. Nedenleri bir bir anlattı...

Arsenal’in başarılı teknik patronu Arsen Wenger, her zaman ilgi odağı olan tavırlarına bir yenisini daha ekledi. Aslında her şey, bir taraftarın kulübün transfer konusundaki politikasını eleştiren bir mektubu kaleme almasıyla başladı.

Yıldız isimlerin kadroya katılmamasından dert yanan taraftar, üzüntüsünü yansıtan mektubu Wenger’e gönderdi. ‘Anlayış farkı’ ve ‘taraftara verilen değer’ bu noktada ortaya çıktı. Dünyanın en saygın teknik adamları arasında gösterilen Fransız hoca, taraftarın bu mektubunu okuduktan sonra yırtıp atmak yerine, takdir edilecek bir tavır gösterdi. Taraftara, kulübe gösterdiği yakın ilgiden dolayı teşekkür eden Wenger, ıslak imzasıyla gönderdiği ve The Sun Gazetesi tarafından yayınlanan mektupta kulübün yaşadığı sorunlara vurgu yaptı.

HEDEF: NOKTA ATIŞI
Wenger, takımın Premier Lig’i 4. sırada tamamlaması ve Avrupa’da başarısız bir tablo çizmesinin sorumluğunu üstüne alırken, “Çok iyi bir kadroya sahibiz. Eksiklerimiz var. Ancak biz kulüp olarak 50 milyon poundluk transferler yapacak durumda değiliz. Bu nedenle transferde hedefimiz nokta atışları yapmak” ifadelerini kullandı.

Wenger mektubunda Arsenal seyircisinden duyduğu memnuniyeti de belirtirken, geçen sezon kağıt üzerinde başarısız olmalarına karşın Şampiyonlar Ligi şampiyonu Barcelona’yı mağlup etmeyi başarmış bir takım olduklarının altını çizdi.”

Bugün gazetemi alıp okurken dikkatimi çeken haberlerden birisi bu idi. Paylaşmak istedim. Üzerine de birkaç kelam etmek…

En geniş açıyla olaya bakmaya başlayalım. Burada olan olayın kahramanı Wenger’i takdir etmek boynumuzun borcudur. Amma ve lakin bu olayın kutsallaştırılmasına gerek yoktur. Hatta haber niteliği taşımasına gerek yoktur. Çünkü insaniyet bilen ve taraftarın kulübün her şeyi olduğunun farkında olan bir menajerin normal bir şekilde bu tarz şeyleri yapması gerekir.  Yıldırım Demirören’in sözleri kulaklarımda çınlıyor bu yazıyı yazarken. Taraftar kulübün müşterisi olmalı tarzında son derece profesyonel(!) lafları vardır şahs-ı muhteremin. Ancak unuttuğu bir şey var ki Beşiktaş’ı, yıllardır tek kupa görmeyen Arsenal’i, Barcelona’ya kendi sahasında 6-2 gibi skor ile yenilip hezimet yaşayan Real Madrid’in bile bağlı olduğu ve hesap vermek zorunda olduğu tek yapı taraftar oluşumlarıdır. Çarşı, Fossa dei Leoni tarzı oluşumlar değil bahsettiğim. Yalın, açık sözlü, aşkla oluşan yapılar. Son cümlem için yazdığım grupları tenzih ediyorum.

Aslında burada bahsetmek istediğim şey taraftar oluşumları veya Arsene Wenger’in pek duygusal(!) mektubu değil. Bahsetmek istediğim şey Arsenal gibi büyük bir kulübün bile mali açıdan ne denli güç durumda olduğu. Wenger’in mektubunun Türkçe meali kısaca: Yıldız alacak paramız yok!.. Hal böyle iken kulüplerimizin içinde bulunduğu mali yapıyı açıklama eziyetinde bulunmayacağım kendime. Birisi başkanına borçlanır, öteki her fırsatta Riva’yı satarız der. Ancak realizm akımının açtığı yolda gözüken tek şey  1 Temmuz 2011 itibari ile o meşhur UEFA kriterlerinin devreye girecek olması. Kısacası kazandığın kadar harcarsın arkadaşım diyor UEFA Avrupalı kulüplerimize. Durum bu kadar anlaşılır olmasına rağmen  taraftarlarımızda –Özellikle Beşiktaş taraftarı adına- bir yıldız isteme durumu fenomen haline gelmiş vaziyette.  Tabi ki yöneticilerin de bunda suçu var; ancak takkeyi öne koyup düşünme vakti gelmiştir. Arsenal gibi bir devin 18 yıllık menajeri bu kadar açık bir şekilde beyan ederken durumu; kör olup bazı şeyleri görmezden gelmek ağır gelir.

Daha da özele inelim. Amatör branşlarımız neredeyse kapanmak üzere. Basketbol takımı kaptanına kadar dağıldı. Hentbolda ekol olan takımımızın sporcuları 7-8 aydır maaş alamıyor. Durum tek kelime ile REZALET! Beşiktaş’ı futboldan ibaret görmek yanlıştır.

Taraftar profilimiz git gide değişmekte. O övündüğümüz asi ruhlu, amatör ruhunu koruyabilen taraftar topluluğumuzun görüş açısı değişmekte… Daha bir pragmatist olunmakta. İstediğimiz alınsın denmekte. Yazık. Koskoca Beşiktaş taraftarına yazık. Şeref Bey’in “Feda olsun!” deyişine yazık. Baba Hakkı’nın emeklerine yazık. Süleyman Seba’ya yazık. Serpil Hamdi Tüzün’e yazık. En önemlisi kendimize yazık… Beşiktaş taraftarı bu değil, Beşiktaş’ın ruhu bu değil. Beşiktaş’ın özü bu değil. Biz ki öz kaynak düzeniyle övünen takımdık. Barcelona’nın yaptığını yapmak için ilk adımı atan kulüptük. Alt yapıya önem verirdik. Şimdi hepsi bir hiç haline getiriliyor. Amatör ruhumuzu da branşlarımız gibi kapamaya çalışıyorlar. Biraz sağ duyu, biraz eskiler, biraz nostalji…

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Kanlı Ortasaha Savaşı

Yine geldi başımıza bir “kara bela”. Kara bela daha öncede bahsettiğim gibi İBBspor.  Her sene kabus gibi iki maç oynarız onlarla. Yeri gelir heyecanlı bir şekilde üstünlüğümüz geçer; yeri gelir yere yatın diye serzenişte bulunuruz. Ama sonuç nedense hep aynıdır. İBB istediğini alır, kartal bakar.


İBB Beşiktaş maçlarının genel özeti şu şekildedir: İBB golü attı. Beşiktaş topa 90 dk boyunca sahip; baskılı bir oyun oynadığı “gözüken” kartal 85 ve sonrası dakikalarda ikinci golü yedi maç bitti.

Sizce bu tesadüf olabilir mi? Abdullah Avcı’nın “ Dikkat edin hiçbir maçta yakalayamadığımız pozisyonları bu maçta yakalıyoruz.”  Sözü öylesine söylenmiş bir söz mü? Ya da sadece bunu ekstra motivasyon ile mi açıklayabiliriz? Bence hiçbiri değil. İBB haklı galibiyetler ile bizi kelimenin tam anlamı ile neredeyse her maç kahretti. Gelin şimdi neden tesadüf olmadığını gösterelim.

2007-2008
Beşiktaş 0 - 0 İBBSpor 
İBBSpor 2 - 1 Beşiktaş 

2008-2009
İBBSpor 1 - 1 Beşiktaş 
Beşiktaş 2 - 1 İBBSpor 

2009-2010
İBBSpor 1 - 1 Beşiktaş 
Beşiktaş 2 - 0 İBBSpor

2010-2011
Beşiktaş 0 - 2 İBBSpor 
İBBSpor 2 - 1 Beşiktaş 

Oynanan maçlar bu şekilde idi.Bazı maçları eminim anımsıyorsunuzdur. Vermek istediğim şeye gelince. Basitinden gidelim hepimiz İBB’nin alanı çok iyi daraltan, takım olarak topun gerisine geçen, “katı” savunma yapan bir takım olduğunu biliyoruz. Kilit noktaya geliyoruz biz bunun karşısında ne yaptık? Mustafa Denizli dışında bunu yapan hoca olmadı. Dikkat ettiyseniz iki galibiyette Mustafa Denizli zamanından kalma. Mustafa Denizli ne yaptı? Gerçekten çok basit: Ortasahayı kalabalık tuttu.


Yukarıdaki maçlarla paralel bir şekilde o maçlarda hangi ortasaha oyuncuları ile oynadığımızı ve pas alışverişi yaptığımızı yazıyorum şimdi. Olayı net bir şekilde kavrayacağınıza eminim. Cisse-Delgado, Tello-Delgado, Cisse-Delgado, Ernst-Tello-Delgado, Fink-Ernst, Fink-Necip-Ekrem, Ernst-Delgado ve Aurelio-Guti.

Kazandığımız maçların üçlü ortasaha varyasyonu ile sahaya çıktığımız maçlar olması kesinlikle tesadüf değil. Bu ülkede taktik defansını en iyi uygulayan takım kesinlikle İBB’dir. Abdullah Avcı’nın çok iyi bir taktik zekası olduğuna eminim. Dün yaptığı açıklamada Schuster’in takımı ile oynamayı tercih ederdim lafı boşuna ağzından çıkmadı. O da farkında olabileceklerin. Tayfur Havutçu’nun Mustafa Denizli’den bu lige dair çok şey öğrendiğini net bir şekilde biliyor.


Ortasahada kullanılan isimlerin a veya b olması çok önemli olmaz. Çünkü karşımızdaki takım her zaman çok yetenekli oyunculardan kurulu değil. Sadece takım olgusu ön planda ve kendilerini iyi tamamlıyorlar. Kısacası olay nicelikte. Üç ortasaha oyuncusu ile sahaya çıkıldığı zaman pas varyasyonları artıyor. Rakip takımın ön liberosu Mahmut’un kafası daha fazla karışıyor. Ekstra adamla uraşmak zorunda kalıyor. Dolayısı ile pres gücü zayıflıyor. Sözde baskı yerine özde baskıya bırakıyor böyle olunca.İBBspor’un kilit noktası işte burası. Oyunun merkezi. Oynun merkezini yorduğunuz ve düşünmeye fırsat bırakmayacak paslaşmalar yaptığınız taktirde rahat maçlar kazanırsınız. Trabzonspor’un farklı bir şekilde İBBspor’u mağlup etmesine gıpta ile bakan Beşiktaşlı arkadaşlarım vardır. Olay bu kadar “basit” Selçuk-Ceyhun-Colman veya benzeri bir üçlü ile çıkıyor Şenol Hoca bu maçlara. Farkta TS adına kaçınılmaz oluyor.

Umarım ortasahanın önemini kavratabilmişimdir. Günümüz futbolu modern ortasaha savaşı şeklinde geçmekte. Malum ortasahası iyi olan kazanır.


NOT: Bugün kazanmaktan başka şansımız yok. Kazanırsak çok mühim olaylar bizi bekliyor buna eminim.
DİP NOT: Tribünler bugün mükemmel olacaktır.

27 Nisan 2011 Çarşamba

El-Clasico: Futbol Orgazmı

Futbolun satranca benzetilmesinden nefret ederim. Ancak bir gerçek var ki son 2 El-Clasico’nun da göstermiş olduğu gibi artık Real Madrid-Barcelona maçları satranç maçı havasında geçmekte. Art arda gelen hamleler ve stratejiler inanılmaz. Belki çok akıcı futbol oynanamadı son 2 maç ancak inanılmaz taktiksel oyunlar oynandı ve değişimler yaşandı.


Futbol satrancı diyince akla herhalde 2 isim gelir: Sir Alex Ferguson ve Jose Mourinho…  Guardiola’nın bu ikisi yanında ismi bile okunmaz. Zaten kendisi de “Saha içine dair Mourinho’dan öğrenmem gereken çok şey var.” Sözüyle bugün durumu özetledi. Mourinho’nun forvetsiz çıkışından mı bahsetsem yoksa Pepe’yi bir emniyet sübabı gibi orta sahaya salmasına(!) mı değinsem bilemedim. Aslında ders niteliği taşıyan hamleler bunlar. Uzay takımı yakıştırması yapılan bir takımı istenildiği zaman rahatça durdurabildi. Ama…


Ama’ya değinmek istiyorum birazda. Barca’nın formsuzluğu gerçekten had safhada. Özellikle ileri uçta pozisyon yaratmada sıkıntı yaşıyorlar. David Villa kariyerinin en kötü maçlarından ikisini yaşadı. Umarım bir Barca hayranı olarak bu değişir. Orta saha ve defansları yine o bildiğimiz Barca. Pas,pas,pas,pas yine pas,pas,pas kanat değiştir tekrar pas,pas… Ancak karşılarında kondisyon ve kaliteleri yüksek defans oyuncuları olunca bu iş ilerideki yaratıcılıkla paralel ilerliyor. Bu yüzden açıkçası iş David Villa’dan ziyade Messi’ye bakıyor. Ancak Messi’nin dikey biçimde taşıdığı topları alabilecek, kullanabilecek kişiler bu topları iyi kullanamadığı zaman oyun tam anlamıyla Barca adına kilitleniyor. Kulübeden de pek destekçileri olmadığı için sahaya çıkanlar işi bitirebilmek için birbirleriyle baş başa kalıyorlar.

Pepe,Khedira,Alonso üçlüsü inanılmaz bir kondisyon performansı gösteriyorlar. Bu maç Khedira sakat. Yerine Lass’ın oynamasını bekliyorum. Boşluğu dolduracaktır. Ancak Carvalho sakat. Onun yerini açıkçası doldurabilecek adam sayısı Real Madrid’de 0. Carvalho’nun olmayışı bu takımın defans dengesini bozacaktır. Jose, Pepe’yi oraya çekmeyi düşünmez çünkü nam-ı diğer Pitbull oradaki işini üst düzey bir şekilde yerine getiriyor. Tabi Pepe demişken CL hakemlerinin sertliğe ne kadar tahammül göstereceği de burada önemli. Zira lig maçında oynadığı gibi bir ilk 10 dk yaşarsa kırmızı kartı çok rahat bir şekilde görür.


Maçların başından sonuna topa hakim olan Barca, topu ayağında istemeyen ise Real idi. Real’in topu neden ayağında istemediğini tek sahne açıklıyor aslında: Kral Kupası finalinde Ronaldo’nun 110 küsuruncu dakikada atmış olduğu depar… Daha önemli nokta Barca’nın oyun sistemindeki değişim. Barca oyunu artık daha dar alanda oynamaya başladı. Bunu “merkeziyetçi” futbollarından rahatlıkla anlayabiliriz. Sağ kanat gibi duran Messi’yi aslında ortada kullanıyorlar. Xavi, İniesta ve saymama gerek olmayan diğer orta saha oyuncuları oyunu yaymaktansa daraltmayı amaçlıyorlar. Evet yanlış okumadınız.Daraltıyorlar. Neden mi? Amaçları aşikar. Bu düşünce onları en çok pas yapan takım olmak ile birlikte en hızlı top kapan takım haline getiriyor. Oyunu kendi merkezlerine yığdıklarında topu kaptırsalar bile orada çok fazla adam ile bulundukları için rakip o dar alanda hemen boğuluyor ve o öldürücü paslaşmalar tekrir etmeye başlıyor.


Madrid ise tam anlamıyla bir geçiş futbolu oynuyor. Açıkçası izlerken sıkıldığımız bir Madrid izliyoruz. Ancak Mourinho’nun sözleriyle size durumu ve geçiş futbolunu açıklamaya çalışayım: 'Bu geçiş periyotları çok kısa sürer, aksiyonu tamamlamak için fazla üç ya da dört saniyeniz vardır. Eğer yüksek kalitede oyunculara sahipseniz, hepsi aynı anda aynı şeyi düşünürlerse oyunda ve hareketlenmelerde duraksama olmaz. Sonuca ulaşırsınız. Maçlardaki belirleyici anlar, bu anlardır.'' Geçiş periyotlarından kastı top kapma ile topu oyuna düzgün sokma arasında oluşan o minicik dönem. Real’de Mourinho’nun bahsettiği yetenekli oyuncular bolca var oyüzden bunu uygulamakta zorlanmıyorlar.Bazılarımız bunu kontra-atak futbolu olarak değerlendiriyor ancak bu tam anlamıyla denge ve akılcı futboldur.

Maç hakkında tahmin yapılması çok güç ancak kulubenizde Jose Mourinho gibi bir teknik adam var ise her zaman maça 1-0 önde başlarsınız. Bu adamdan nefret ediyorum ama ona karşı inanılmaz bir saygı besliyorum içimde. Jose’ye Derrida derler. Sports Illustrated dergisinden alınmış olan şu paragrafı çok beğendim ve sizinle paylaşmak istedim:” Jose Mourinho'ya Derrida adının yakıştırılmasının sebebi, görüşleri edebiyat, güzel sanatlar ve mimari gibi pek çok alanı etkilemiş olan Fransız filozof Jacques Derrida'nın içerisinde ''varolanı ayrıştırarak yıkıp, yeniden yapma'' düşüncesini barındıran yapıbozum (dekonstrüktivizm) fikrinin, modern futbola Jose Mourinho tarafından uyarlanıyor olmasıdır. Gençliğinde futbol oynayan Derrida'nın futbol üzerine söylenmiş sözler seçkisinde sıklıkla karşılaşılan ''Taç çizgilerinin ötesinde hiçbir şey yoktur.'' sözü, onun fikrinin mottosu olan ''Metnin ötesinde hiçbir şey yoktur.'' sözüne kaynak olan düşünceleriyle birlikte değerlendirilirse, kastedilen anlama yaklaşılması ve yukarıda bahsedilen Mourinho yaklaşımının daha iyi anlaşılması mümkün olabilir.”


Büyük bir Barca sempatizanı olarak “Visca Catalunya! Visca Barcelona!” diyip yazımı bitiriyorum.


NOT: Bu adam Barca ve Messi hayranı arkaplandaki bu Ronaldo resmi nereden çıktı diyebilirsiniz. Bir iddia sonucu bunu yapmak zorunda kaldım. İddia konusu Copa del Rey’i kimin kazanacağı yönündeydi. Tabiki Barca dedim ama sonuç ortada. Hasan Altundal’a buradan sevgilerimi gönderiyorum.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Emre İncemollaoğlu

Genç yaşta elim bir trafik kazası sonucu hayata gözlerini yuman Emre için kulübümüz resmi sitesinden bir bildiri yayımladı.Fazla söze gerek yok. Ruhu şad olsun.
  





"Kulübümüz alt yapısından yetişmiş, 1999 yılından bu yana futbolcumuz, değerli evladımız, Emre İncemollaoğlu'nu elim bir trafik kazasında zamansız kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz.
Emre İncemollaoğlu'nun cenaze töreni, 26 Nisan Salı günü saat 13.00’de Ataşehir Mustafa Kemal Mahallesi Pir Sultan Abdal Cem Evi’nde yapılacaktır.

Merhuma Allah'tan rahmet, kederli ailesine, Kulübümüze, Balıkesirspor Kulübü'ne ve Türk Futbol Camiası’na başsağlığı dileriz.

Acımızı paylaşan tüm spor camiasına ve kulüplerimize teşekkür ederiz."


BEŞİKTAŞ JİMNASTİK KULÜBÜ
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...