11 Eylül 2011 Pazar

La Liga'dan Kareler:Valencia-Atletico Madrid

Estadio Valencia’da güzel bir maç izledik. En azından İspanyol esintilerini taşıyan bir maçtı. Bu bile yeter bize.


Maçın başından itibaren Valencia’nın organizasyonu gözüme çarpıyordu. Disiplinli bir takımlar. Bekler ne zaman çıkacaklarını, ön liberolar nasıl pas dağıtacaklarını, Soldado nereye çapraz koşu atacağını ezberlemiş gibiydi. Bu onlar adına çok güzel ancak teknik kapasite ve yaratıcı oyuncu sıkıntılarını şampiyon olduklarından beri yaşıyorlar. Direkt olarak aklınıza bu konuda Aimar geldiğine eminim. Yeni bir çocuk buldular Almeira’dan hem de adı Piatti imiş. Nereliymiş o? Aimar’ın memleketindenmiş. Arjantin’den kopup gelmiş. (Bakmayın geçmiş zaman ibarelerine FM sağ olsun bize onu daha önceden tanıtan bir platform oldu.) Piatti takımın yartıcısı olmuş tam anlamıyla. Hız, teknik ne ararsak var beyefendide. Bu açığı da kapatmış yani ama maalesef kadro genel anlamıyla belirli bir seviyeye çıkacak olsa bile Real Madrid-Barcelona ambargosuna karşı koyacak seviyede değil. O seviye onlar için şu an Everest’in tepesi demek.  Üçüncülük için en büyük adaylarım onlar(Tabi çok büyük bir sürpriz olmaz ise).

Atletico ise geçtiğimiz senelere oranla çok daha mütevazi ve yetenek anlamında vasat bir takım kurdu. Bunun ceremesini çok çekecek sezon içinde göreceksiniz. İspanyol kulüplerinin içinde bulunduğu maddi sıkıntıdan en çok onlar etkilenmiş belli ki. Küçülerek büyümeyi hedefliyorlar sanırım tabi ki ne kadar küçülmek isteseler de taraftar ve basın gibi baskı unsurları sebebiyle 40 milyon euroyu hiç acımadan Falcao’ya verebildiler. Manzano’nun kafasında garip tilkiler dolaşıyor gibi. Zira daha Arda,Diego,Reyes,Falcao dörtlüsü ilk 11’de oynamış değil. Bunlar dışında Silvio gibi ilk 11’de oynayan bir el freni var. Adam topu aldığında beş yaşında anne-babası tarafından yeni oyuncak alınmış fırlamalar gibi onu “kırana” kadar uğraşıyor. Kısacası topu öldürüyor. Biri bu şahsın kulağını çekmeli. Bugün Reyes’den fazla topla oynamışlığı var zira. Manzano’nun işi çok zor bu kadar egosu yüksek oyuncuları nasıl toparlayacak acaba? İş onun bekleyip göreceğiz. İlk fire Diego olacak diye düşünüyorum. Atletico adına diyeceğim son şey ise defansif kalitenin arttırılması gerektiği. Miranda’nın çabaları sezon içinde yetmeyecek gibi görünüyor.

Maç başladığı andan 30 dakika bitene kadar Valencia’nın kontrolündeydi. Hatta “mis” gibi golleri de verilmedi ofsayt gerekçesiyle. Unai Emery Atletico’yu çok iyi etüt etmiş. Oyuncuları da maç genelinde ona tam anlamıyla ayak uyduramamalarına rağmen rakibin henüz oturmamış sistem ve yapısını çok iyi değerlendirip 52. Dakikada golü buldu. Atan adam Soldado idi. Soldado komplike bir forvet. Ne ararsanız var onda. Çok beğendiğim bir isim kendisi. Bu golden sonra oyuna Diego-Arda ikilisi girdi ve maçın seyri değişti. Atletico daha hırslı ve daha istekli oynamaya başladı. Tabi bunda Valencia’nın geriye yaslanması da etkili oldu. Silvio’dan fırsat buldukça(!) Atletico etkili olmayı becerdi. Sahanın silik ismi kesinlikle Falcao idi. Sonradan oyuna giren temsilcilerimizden Arda için olumlu konuşabiliriz zira Topal’ın adı pek geçmedi desek yeğdir. Belirtmeden edemeyeceğim sonradan oyuna giren Atleticolu Juan Fran resmen modern futbolun düşmanı rolünü sahada üstlendi. Uzun zamandır La Liga’da söz sahibi olan ekiplerde bu kadar vasat bir oyuncu görmemiştim.


Valencia hak ettiği bir galibiyeti aldı. Atletico ise ödevlerini bitirmeden okula gelen ve öğretmeni tarafından tek ayak üstünde cezası yemiş bir çocuk gibi cezasını çekmesinin gerektiğinin bilincinde olan bir teknik direktöre sahip olarak eve dönüyordu. Futbol kolay oyundur Manzano kimse Real’i geçmeni beklemiyor rahat ol…

10 Eylül 2011 Cumartesi

2010-2011 Sezonunda 35.Hafta

2010-2011 sezonu 35.haftasını izledik bugün. Geçen sezondan değişen neredeyse hiçbir şey yoktu. İki oyuncu ve formadaki göğüs reklamı hepsi bu…

İşin temaşa tarafını bırakıp real hayata dönecek olursak Beşiktaş bugün yokları oynadı diyebiliriz. Toraman yok! Sivok yok! Fernandes yok! Quaresma yok! Yok yok yok… Sahadaki 11 kişinin ne yapmaya çalıştığını anlayan varsa beri gelsin.


Beşiktaş sahaya 4-3-3’ün bir varyasyonuyla çıktı. Burada varyasyonu oluşturan durum Fernandes’in pozisyonu idi. Fernandes orta üçlünün daha gerisinde oynuyordu. Sarkık ortasaha diyelim biz buna. Amaç gayet açık idi: Teknik açıdan vasat olan stoperlerin önünden topu alıp dağıtıcılık görevini üstlenmesi… Bunu uygulayabildi mi? Hayır. Egemen-Sivok ikilisi birbirinden çok uyumsuz gözüktüler. Açıkçası Fernandes’in pas opsiyonu oluşturacak ikili kafadan gitmişti. Burada Egemen’in hakkını yemeyelim çok iyi bir şekilde kesicilik görevini üstlendi maçın genelinde. Manu’nun bu iki opsiyonu ortadan kalkınca çaprazları(bekler) ve yanları(sol-sağ içler) ideal hale geliyordu. Burada sıkıntı yaratan konu beklere yaklaşması gereken açıklarda idi. Özellikle Quaresma’nın Toraman’a yaklaşmaması top kayıplarını arttırıyordu. Toraman bugün bir sağ bek nasıl olunmaz onu gösteriyordu zaten. Necip-Veli ikilisine çok olumlu bakıyorum. Necip her zaman bildiğimiz Necip onlarda fazla sıkıntı olmadı.

Bu pas organizasyonunun iyi yapılamaması sonucu özellikle ilerideki ve ortasahadaki toplar bariz bir şekilde kaybediliyordu. Bu kayıplar neticesinde Manu’nun geride oluşu, Necip ve Veli’den en az birinin de hücuma katılması sonucu tam tamına 1 pasda Eskişehirspor ortasahayı geçiyordu. Bu üst üste ataklar yenmesini ve zaten sıkıntılı olan savunmanın tabiri caiz ise çökmesine sebebiyet veriyordu. Bunun sonucunda da basit hatalar kaçınılmaz olup özellikle göbekten gelen toplar süzgeçten geçer gibi elemine olup Eskişehirlileri kaleci ile baş başa bırakıyordu.

Diego’nun vuruşuna yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Ne Egemen’in ne de Cenk’in bu golde hiçbir suçu yoktu. Tamamen şans golü idi. Burada söylenecek söz şu: Eskişehir bu dakikada gol bulmasa ilk golü atan taraf olamaz mıydı? Kesinlikle olabilirdi. Dediğim gibi Beşiktaş zaten yokları oynuyordu. Nitekim ilk yarıda iki taraf da denk güçlerin çarpışması gibiydi.

Kesinlikle değinmek gerekir. Eskişehirsporlu Dede’nin Quaresma’yı kitlemesi maçın kilit noktalarındandı. Quaresma sol tarafa geçmek dışında maçta hiçbir aktivitede bulunamadı.Dede gerçekten çok iyi bir transfer. Eskişehirspor yönetimi bu konu ve Camara’nın transferi konusunda ayrıca tebrik ediyorum.  Ancak Quaresma’nın bu kadar etkisiz olmasının saha dışı bir nedeni olduğuna da inanıyorum. Quaresma en azından bir trivela veya bir rabonayı denemeliydi. En kötü gününde bunları yapan bir adam çünkü.
Camara’yı övdük ancak 45.dakikada gelen golde saçma sapan bir yerde çalıma girişmesi golü de kalelerinde bulmalarına sebep oldu. İsmail adeta orta kesmedi, Almeida’ya bir pas verdi. Değinmek istiyorum şu 3 aylık sürede kendini geliştiren iki futbolcu olmuş. Bunlardan biri bahsettiğimiz İsmail diğeri de Necip. Bu iki genç adama güvenim sonsuz. Hatalarıyla sevaplarıyla ikisini de kabullenmek boynumuzun borcudur.

İkinci yarı başladığında Drogbavari -abartı tabi-presleriyle Beşiktaş’ın atağa çıkmasına olumsuz etki yaratan Mehmet Yıldız’ın adeta pili bitmişti. Bunun üzerine Beşiktaş daha etkili göründü nedeni ise fazla pas yapmaya başlamasıydı. Oyundaki gelişim diye yormak fazla Pollyannacılık olur. Mehmet Yıldız’ın çıkış ile Mustafa Pektemek’in girişleri birbirine yakındı. Biri ne kadar olumlu etki etti ise diğeri o kadar olumsuz etki etti.
Pektemek’in girişi ile resmen 4-2-3-1’e döndü Kartal. Pektemek sol açık, Simao forvet arkası olmuştu. Necip’in bu anlarda daha çok tap kaptığını görmek de güzeldi gerçek mevkisini görmek açısından.
Bu dakikadalardan sonra Eskişehirspor’un gelişleri bariz bir gol kokusu getiriyordu. Nitekim Batuhan’dan da jeneriklik bir gol geldi. Gerçekten güzel goldü.

Carvalhal’ın bu dakikadan sonra Necip’i çıkarması da ayrı bir hüsrandı. O dakikalardan sonra en etkili ismini çıkarması bende olumsuz bir intiba yarattı.

Sonuç ne diyorsunuzdur. Sonuç yok. Sil baştan başlamak gerek bazen. Taktik ilk adım olur. Omurgayı eski düzene getirmek gerek. Şampiyon kadroya bakalım. Rüştü-Toraman-Sivok-Ernst-Cisse-Bobo. İskelet buydu. Zararın neresinden dönersek kardır. Hem de daha kaliteli oyuncular varken… deneyin ve etkiyi görün. Kilit nokta: Taktik-Omurga… 

9 Eylül 2011 Cuma

Asrın Teknik Direktörü

Bugün asrın teknik adamını konu ediniyoruz yani Rinus Michels’i. Tam adı Marinus Jacobus Hendricus Michels’dir. 9 Şubat 1928 Amsterdam doğumludur kendileri. Kısaca Hollandalı bir futbolcu ve teknik direktör. Onu daha da basite indirgeyemeyiz. Zira bir futbolcu ve teknik direktör demek bile yeterince “hakaret” işlevi görmekte.


Michels, Amsterdam Olimpiyat Stadı’nın yakınlarında dünyaya geldi. Onun adı ile anılması gereken güzel mekanlardan biri. Bir stad… Stadyumdan çıkan gol sesleri ile büyüdü dersek yanılmış olmayız.  Dokuzunca yaş gününde babasından gelen bir çift futbol ayakkabısı ve bir adet Ajax forması onun hayatındaki en önemli hediyeler olsa gerek. O formayı üstüne geçirip ayakkabıları giydiği anda adeta küçük bir futbolcu gibi kesiliyordu Michels. Hayatını/hayatımızı değiştiren ilk adımları o ayakkabıyla birlikte atıyordu. Futbolcu olma yolunda hızla ilerliyordu küçük Michelsi Babasının zorla denebilecek olan iteklemeleri ile Ajax altyapısına girer-En büyük etken babasının arkadaşı olan Joop Köhler’in Ajax’da scout olarak çalışması.-. 1940 yılında genç takımda oynamaya başladı ama o sene II. Dünya Savaşı başladı. 1944'te savaşın da etkisiyle ortaya çıkan "Açlık Kışı" yüzünden kariyerine ara verdi. Lille transfer teklifi yaptı ama orduya seçilen Rinus, Lille'e gidemedi.Acaba gitse bu akımlar ortaya çıkıp futbol şu anki konumunda olabilir miydi? İyi ki gitmemiş diyelim o zaman. Rinus, 9 Haziran 1946’da Ajax A takım formasını 8-3’lük Ado Den Haag galibiyetiyle sırtına geçirir ve tam beş gol atar. Tam da ona yaraşır şaşaalı başlangıcı yapmıştır. Rinus bir daha profesyonal kariyeri boyunca hiçbir takımda forma giymez. 1958’de bıraktığı futbol hayatında Ajax forması ile 264 maça çıkar ve 122 golün altına imzayı atar. Takdir edilmesi gereken bir performans gerçekten.



Milli takım kariyeri de 8 Haziran 1950’de İsveç ile oynanan karşılaşma ile başlar. Milli takım formasıyla sadece 5(yazıyla beş) maça çıkar. Hollanda bu 5 maçı da kaybeder! Kaybetmeyi de bilen bir isimdir yani. Belki de ilerisi için onun kişiliğinde çok önemli bir uktedir futbolculuk dönemindeki milli takım. Kim bilir?

Futbolu bıraktıktan sonra sağır ve dilsizler için beden eğitimi öğretmenliği yapmaya başladı. Onun futbola dönmemesi tam bir facia olurdu. O da teknik direktörlük kurslarına katıldı. Teknik direktör olarak futbol dünyasına tekrar adımını attı. JOS Amsterdam ve AFC Amsterdam gibi takımların başına geçti. Bu takımları duymadığınıza eminim. Şahsen ben de ilk defa duyuyorum. İlk defa duyduğumuz üzere amatör küme takımları bu Amsterdam ekipleri. 1965’de Ajax küme düşmemeye oynuyordu. Ajax’ın çocuğu Vic Buckingham’ın yerine teknik direktörlük koltuğuna oturuyordu. O sene kıl payı 16 takımlı kümeyi 13. Bitirerek ligde kaldılar.Ertesi sezon yani 1965-66’dan itibaren üst üste üç kez  şampiyon oldular. 68-69 sezonunda şampiyonluğu Feyenoord'a kaptırdılar. Aynı sezon Ajax ilk Şampiyon Kulüpler Kupası finalini oynadı. Finalde İtalyan devi Milan ile karşılaşan Ajax, maçta 4-1 gibi farklı bir skorla kaybetti. İtalyanlar’da o zaman Catenaccio anlayışı hakimdi. Bu konuyu da ilerleyen günlerde işleyeceğiz. Ertesi sezon tekrar şampiyonluğu ellerine geçirdiler ve Yunan temsilcisi Panathinakos’u yenerek Şampiyon Kulüpler Kupası’nı aldılar.

1971’de Barça’ya yolu düşer efsane ismin. O yıllarda Barcelona çok etkin olamaz ve Real-Atletico Madrid ikilisinin gerisinde kalır. Nitekim ilk iki sezon Michels de bu konuda etkin olamaz ve üçüncü sezon Cruyff ve Neeskens’in takıma katılması ile şampiyonluğu elde ederler. Cruyff’un Barca’daki etkisini bir önceki yazımda incelemiştik. İsterseniz bakabilirsiniz. Orada Aziz’dir üstadımız. Etkisi çok fazladır.

Sezon sonunda efsanemiz 74 Dünya Kupası için Hollanda milli takımının başına geçer. Hollanda takımı eleme grubunu Çek antrenör Frantisek Fadrhonc yönetiminde zar zor geçmiştir. Bunun üzerine Michels takımın başına getirilir ve Fadrhonc ise yardımcılığa çekilir. Cruyff gibi ünlü ve önemli oyuncularla çalışır Michels. Eski öğrencilerini ve Feyenoord’un efsanelerini bir araya getirip harmanlar. Hazırlık periyodu kötü geçer ancak bu turnuvaya etki etmez. Beklendiği üzere birçok takımı eleyerek namağlup şekilde finale kadar gelirler. Finalde rakip Helmut Schön’ün Batı Almanyası’dır. Batı Almanya’ya 2-1 mağlup olurlar.Kupayı evlerine götüremeseler de çok önemli bir dönemeçten geçerler. Artık onlar gönüllerde adeta taht kurarlar. Ancak bu Michels’i etkilemez. 102 gün süren bu görevden Michels ayrılır ve 1976 yılında tekrar Barcelona’nın başına geçer.

Artık uzun süre tutunmaz gittiği yerlerde. 1977-78 sezonunda Barça'ya İspanya Kral Kupası'nı kazandırdıktan sonra, bir yıllığına Los Angeles Aztecs'in teknik direktörlüğünü üstlendi.Hatta yanında Cruyff’u da götürdü. Ertesi yıl tekrar Avrupa'ya dönerek 1. FC Köln takımının başına geçti. Köln’de pek başarılı sayılmaz üstadımız. Sadece Almanya Kupası’nı kazanabilmiştir.

Köln’ü bıraktıktan sonra Michels tekrar Hollanda’nın başına geçer.Federasyon ile sorun yaşayıp 85’de görevi bırakır. Görevi bıraktıktan sonra 86’da tekrar milli takımın başına geçer. Takımı 88 Avrupa Şampiyonasına sokar. Burada finale çıkıp kupayı alırlar. Hollanda’nın uluslararası arenadaki tek başarısı budur. Bu şampiyonayı kazanırken yarı finalde 74 finalinde kaybettikleri Batı Almanya’yı da yendiklerini hatırlatalım.Şampiyonadan sonra tekrar Almanya’ya bu kez Bayern Leverkusen’e yolu düştü. Başarısız oldu. 90 yılında tekrar milli takımın başına geçti ve 92 Avrupa Şampiyonası’nda yarı finale kadar çıkmaya başardılar.  Plajdan gelip şampiyonluğa yürüyen takım olan Danimarka’ya elendiler. Nitekim yine milli takımda başarılı oldu. Hollanda milli takımının başında 51 maça çıktı. 


92 Şampiyonası’ndan sonra da kesin olarak teknik direktörlük kariyerine son noktayı koydu. Elde edilebilecek ne varsa elde etti. Bu kadar üst düzey teknik direktör olmasını neye borçluydu peki? Ya yaptığı devrim?

Yaptığı devrim daha sonra İngilizler tarafından Total Futbol olarak ifade edilecek olan futbol düşünce sistemini başarıyla uygulayan ve sistematize eden ilk teknik direktör olmasıydı. Bugün ki futbola etki eden Cruyff’un hocasıdır kendisi. Cruyff onun vefatından sonra şu sözleri söylemiştir nitekim: "Hem futbolculuk hem de antrenörlük dönemimde kimse beni onun kadar etkilemedi. Ondan hiç kimseden öğrenemeyeceğim kadar çok şey öğrendim. Liderliğine hayrandım. Onu hep özleyeceğim." İkisi de büyük adamlardı. Benzetme yapacak olursak felsefede Sokrates-Platon ilişkisi futbolda Michels-Cruyff ilişkisine benzer. Michels ve Cruyff da birer filozoftu bunu aklınızdan çıkarmayınız !


Total futbol nedir diye soranlarınızın olduğunu zannetmiyorum ancak çok basitçe bunu en mükemmel biçimde uygulayan takım Barcelona’dır diyebiliriz. Oynadıkları 3-4-3’e benzer bir sistem olmuştur zira. Ben buna artık Neo-Total Futbol diyorum. 4-3-3 bilerek demedim. Bunu da ilerleyen zamanlarda –yeteri kadar veri elde ettiğim zaman- işleyeceğiz.

Rinus der ki “ Üst düzey futbol savaş gibidir. Zayıf olan kaybeder.” Bu fizik gücünü ve ciddi anlamda teknik-taktik gücünü ifade eder. Önemli bir sözdür. Bu işin zorluğunu da şöyle dile getirir : "Yetenekli ve sert oyuncular arasındaki dengeyi tutturmak, defans ve atak yapımını şekillendirmek; Yeni bir takım yaratmak içinde bir sanat barındırır." Sanat ve sanatçıya değer vermeyen ülkem –şaşırmıyorum- Michels’e de değer pek vermez.

Rinus Michels’e 1999 yılında futbol dünyasının bana göre en prestijli ödülü verilmiştir: Asrın Teknik Direktörü… Bunu hak etti mi? Kesinlikle. Ona teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bilirim. Futbolu futbol yapanlardan birisidir kendisi. Yeteri kadar ülkemizde ilgi göremese de onun yeri çok ayrıdır. Ruhu şad olsun zira kendisini 2005 yılında kaybetmiştik. Her şey için teşekkürler Rinus. Bizler futbol dilencileri olarak başta sen olmak üzere üstadlardan çok şey öğrendik. Büyüksün GENERAL!

Başarılar:
-Hollanda ile 1 kez Avrupa Kupası Şampiyonluğu (1988)
-Hollanda ile 1 kez Dünya Kupası Finali (1974)
-Ajax ile 1 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Şampiyonluğu (1970-71)
-Ajax ile 1 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Finali (1968-69)
-Ajax ile 4 kez Hollanda Ligi Şampiyonluğu (1965-66, 1966-67, 1967-1968, 1969-70)
-Ajax ile 3 kez Hollanda Kupası (1966-67, 1969-70, 1970-71)
-Barcelona ile 1 kez İspanya Ligi Şampiyonluğu (1973-74)
-Barcelona ile 1 kez İspanya Kral Kupası (1977-78)
-Köln ile 1 kez Almanya Kupası (1982-83)
-FIFA tarafından "Yüzyılın Teknik Direktörü" Ödülü (1999)
-Hollanda Futbol Federasyon tarafından "Yüzyılın Teknik Direktörü" Ödülü (1999)
-Hollanda Krallığı tarafından "Şovalye" ünvanı (1974)
-UEFA Tarafından "Yaşam Boyu Başarı" ödülü (2002)
-Hollanda Futbol Federasyon tarafından "Son 50 Yılın En İyi Futbol Adamı" (2004)

NOT: Çok sevdiğim Ali Ece abimiz Neeskens röportajı sırasında şöyle bir benzetme yapmış çok hoşuma gitti paylaşayım dedim:  “Nasıl ki Dostoyevski bütün Rus yazarlar için “Biz Gogol’un paltosundan çıktık.” demişse Cruyff, Hiddink, Neeskens, Rijkaard hatta Guardiola da “Rinus Michels’in paltosundan çıkmıştır.” diyebiliriz.

8 Eylül 2011 Perşembe

La Masia'dan Önce O Vardı: JOHANN CRUYFF

Sarı Fare 25 Nisan 1947 yılında doğmuştur. Amsterdam doğumlu bir Hollandalıdır kendisi. Babası bir manav annesi ise bir temizlikçidir. Hatta annesi Ajax kulübünün temizlikçisidir. Kendisi de orada ayak işleri diye tabir edilen işleri yapmaktadır. Annesinin girişimleri ile 12 yaşında Ajax’ın altyapısında kendisine yer bulmuştur. 1964 yılında ise profesyonal kariyerine adım atmıştır. 9 yıllık Ajax kariyerinde 253 maçta 190 gol atarak inanılması güç bir performans sergilemiştir. 73 yılının sonunda hayatının dönüm noktası olacak olan imzayı atar. İkinci vatanım dediği yer, Katalonya’dır gideceği yer. Adres şu an da tarihin en iyi takımına sahip olan Barcelona’dır. Bu Barcelona’nın mimarıdır kuşkusuz Cruyff. Futbolcu olarak 5 yıl içinde 143 maçta 71 gol atıp 1 yıl futbola ara vermiştir. Bu süreden sonra da Los Angeles Aztecs’e gitmiş ve 26 maça çıkmıştır. Sonra kısa kısa sürelerle sırasıyla Levante,Ajax ve Feyenoord da kariyerine devam etmiştir. Feyenoord’da profesyonel futbol yaşantısına son noktayı koymuştur. Kariyerinde 521 maçta 293 gol atarak muazzam bir performans sergilemiştir .Milli takım kariyeri ise daha mütevazidir. 48 maça çıkıp 33 gol atmıştır.


Cruyff’un o muhteşem futbolculuk yeteneklerine dil uzatmak olarak algılamayın ancak gerçek anlamda futbola yaptığı etki teknik direktörlük kariyeri ile olmuştur. Bu kariyerde fazla takım yoktur. Ajax ve Barcelona…2 yıl Ajax 8 yıl Barsa.

Genel hatlarıyla hayat hikayesi ve kariyeri buydu Cruyff’un. Aslında onun gibi bir adamı nasıl anlatmak gerek bilemiyorum. Doğruyu söylemek gerek. Araştırdıkça daha çok şey buldum ve bu bulduklarımdan sonra hayranlığım O’na karşı daha da çok arttı.

Ne kadar büyük bir futbolcu olduğunu ve kendisi hakkında o mütevazi(!) düşüncelerini gelin Real Madrid’in eski sportif direktörlerinden Jorge Valdano’nun anılarına gidip öğrenelim…

Valdano Deportivo’dadır. Cruyff ise şanın şöhretin zirvesini, doruklarını yaşamaktadır Barcelona’da.Adeta Katalonya’da bir azizdir kendisi. Jordi 1 Johann 2’dir kent için o dönemler.Öyle ki ona EL SALVADOR derler, yani kurtarıcı… Yeri gelmişken belirtelim Cruyff oğluna Jordi ismini vermiştir. Jordi Barcelona kentinin azizidir. Hatta katılmasam da kendisi gibi futbolcu olan oğlunun en büyük başarısızlığı olduğu dile getirilmiştir. Valdano daha 19 yaşında gencecik bir delikanlıdır. Saha içinde de Cruyff’u hayranlıkla takip eder doğal  olarak. Nereye baksa Cruyff vardır. Kah arkadaşlarına yapması gerekeni söyleyen kah hakemle tartışan kah ayağına topu alıp topla sevişen bir sarışın adam. Tabi o da buna şaşırır. En sonunda yine hakemle tartışmalarını izledikten sonra Cruyff’un yanına gider ve şu diyaloğu yaşarlar:

V: Düdüğü alıp maçı sen yönetsene!

C:Senin adın ne?

V:Valdano

C:Peki kaç yaşındasın?

V:19

C:İnsanlar 19 yaşındayken Cruyff’a “SİZ” diye hitap eder!

Kahramanımız ne kadar da iyi huylu ve mütevazi (!) değil mi? Gerçi bu denli bir adam olmasa yetenekleri ile anılmak onu bu noktalara getirir miydi bilemeyiz. Ben onu Mourinho ile özdeşleştiriyorum kafamda. Yetenekli, hırslı, hep kazanan ve UKALA.

Barcelona’da oynarken bir söyleşi sırasında ona garip bir soru gelir. Tanrı ile alakalı… Onun cevabı da bir o kadar gariptir: “Tanrıya inanmam. İspanya’da 22 futbolcu istavros çıkarır. Eğer bir faydası olsaydı bütün maçlar berabere biterdi.” Ne kadar basit bir cevap değil mi? Ancak bir o kadarda karşıdakini dumura uğratan cinsten. Burada konu inanç değil. Burada dikkat çekmek istediğim nokta onun ne denli futbola bağlı olduğu. O kadar bağlı ki hayattaki her şeyi futbol hem zeminine indirger. Değişik bir adamdır kendisi vesselam.

Onun bu basitliğini ve dalga geçer cinsten olan; bizde kıssadan hisseler tarzındaki sözlerinden de anlayacağız. Aklıma ilk gelen yine çok basit ama bir o kadar da etkili bir sözü vardır. Benim blog başlığıma da ilham vermiştir üstad. “Futbol basit bir oyundur. Mühim olan futbolu basit oynamaktır.” Ne kadar da doğru değil mi? Bunun anahtarı da teknik direktörken yarattığı ve şu anda tek kelime ile mükemmel bir takım olan Barça’dır.

Modern çağın filozofudur kendisi. Hatta futbol filozofudur. Söylediği her söz, yaptığı her olay çok ses getirir. Büyük düşünürdür Cruyff. Futbolun bugünlere gelmesinde çok büyük rol oynamıştır. Rinus Michels’den aldığı bayrağı ve geleneği ilerilere taşımıştır. Buraya döneceğiz tekrar. Biraz daha futbolculuğundan bahsedelim…

Kendisi için çok vurdumduymaz derler. Öyle ki devre aralarında arkadaşlarıyla iskambil kağıdı oynadığı ve o bağımlısı olduğu sigarayı içtiği bile söylenir. Tabi bunlar efsane şeklindedir. Düşünemiyorum bile soyunma odasında sigara içen bir futbolcuyu !? Gerçi şöyle de bir sözü vardır kendilerinin: “Doktorlar sigarayı bırakmazsam futbol oynayamayacağımı söylediler. Ben de futbolu bıraktım.” Durumun vehametini ve ehemmiyetini Cruyff açısından görebiliyor musunuz?

Jübile maçı da tam onun ismine yaraşır biçimde olmuştur. O dönemlerde jübilesi yapılan futbolcuların şimdiki gibi 10 dk oynayıp çıkma gibi bir durumu söz konusu değilmiş. 90 dk oynamaya çalışırlarmış bunu da belirtelim hemen. Rakip Alman devi Bayern Münichen’dir. Münich ekibini havaalanına kimse karşılamaya gitmez; ayrılan otel ise çok vasat bir oteldir. Futbolcular bunları kendilerine hakaret olarak görürler. Bunun sonucunda da sahaya tüm gücüyle çıkan bir München bulurlar Hollandalılar karşılarında. Maçın sonucu 8-0 München lehinedir ve üstad 90 dk bu eziyete katlanmak zorunda kalmıştır. Tam da ona yaraşır biçimde olmuştu demiştik değil mi?

Üstadın futbolculuk dönemini artık kapayalım. Rinus Michels demiştik. Kimdir Rinus Michels? Kısaca bilmeyenler için aktaralım. Michels bugün total futbol olarak bilinen tarzın yaratıcısıdır. Cruyff’da onun zamanında hem oyuncusu hem öğrencisi olmuştur. Anlayacağınız gibi Cruyff da total futbolu benimseyen ve uygulamaya çalışan bir teknik adam olarak bilinir. Cruyff bu alanda değişikliğe gider. Michels’den farklı olarak oyuncuları birbirine daha çok yaklaştırır. Cruyff der ki: “Öyle olmalı ki hücum oyuncularımız en fazla 15 metre arasında koşmalılar.” Bunun dışına Cruyff’un Tanrı vergisi olan yeteneklerinin yanında ekstra olarak çok iyi bir taktik bilgisi sunuluyordu. Oyuncular ile ikili ilişkileri iyi tutması ve rakipleri iyi analiz edebilmesi de işin içine girince mükemmel bir teknik adam olması kaçınılmaz oluyordu.

Teknik direktörlük kariyerine Ajax’da başladı. Kimileri Ajax’ın onun için bir acemi, Barca’nın ise usta birliği olduğunu söyler. Doğru sayılabilir. Ajax’da yaptığı şeyleri Barcelona’da çok iyi uygulamıştır.
Ajax döneminden ilginç bir anektod var. Sadece saha içine değil saha dışına da çok hakim biri olduğunu anlıyoruz buradan. Cruyff oyuncularına nefes almayı öğretmek amacıyla bir opera sanatçısını antrenmalarına davet etmiştir. Bu olay benim gerçekten çok dikkatimi çeken bir durum oldu.

Burada yine muazzam başarılar kazandı. İstatistiki kısmı pek yazmak istemiyorum. Zira başarılara internetten ulaşabilmeniz çok kolay.  Buradan asıl bizi ilgilendiren yere geçecektir. Yani Barcelona’ya.

 Katalanlar pek sıcak kanlı insanlar sayılmazlar. Yabancılara açık değillerdir. Onlar için Katalan olmak çok önemlidir. Milliyetçilerdir yani. Onlara ben kendimi Katalan gibi hissediyorum derseniz sizinle dalga geçerler, küçümserler. İşte Cruyff bu alanda tektir. Belki bir de Messi girebilir bu alana. Cruyff onların gözünde has Katalan’dan ötedir. Çünkü bundan sonra Cruyff demek Barcelona demektir haline dönüşecek bir motto başlamaktadır. Kazandığı ve ileride onun oyun felsefesiyle birçok kupa kazanılacaktır. Bunları yazarak sizin canınızı sıkmak istemiyorum.





O kendi Barcelona’da oynatmaya çalıştığı ve oynattığı futbol hakkında soruları şöyle yanıtlar: “Anahtar kelime; hareket. Barça'da top bir futbolcunun ayağındayken diğer 9 futbolcu hareket halindedir. İşte bu hareketlilik çok önemli.Eğer kaymaları çok iyi yaparsan, boş ve müsait olabiliyorsun; top geçişlerinin hızını artırabiliyorsun. Barça'nın oyununda top ayağında olan oyuncu en az öneme sahip olandır. Diğerleri ise ayağında top olana uyum gösterir, topu alacak ve verecek durumdadırlar. Pek çok antrenör top ayağında olan oyuncudan pas vermesini ve hareket etmesini ister. Barça'da durum farklı. Pası veren, yerinde kalır. Bu noktada en önemli unsur, pasın doğru şekilde verilmesi. Eğer bu düzgün biçimde uygulanmaz ise sonunuz felaket olur.” Akabinde tekniğe dikkat çeker: “Futbolda sürekli telaffuz edilen teknik, benim için topla cambazlık yapmak değil, topu doğru ayakla, doğru hızda vermektir. Ufak bir gecikme, her şeyi bitirebilir.”

Yani Barcelona’nın oyununu naçizane şöyle özetleyebiliriz: Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç. Topu al, çevrene bak, pası at, harekete geç…

Barcelona’ya ilk geldiğinde çok garipsenir. Ne yapmak istediği de nitekim anlaşılamaz bir süre. Futbolcular tarafından bile… E boşuna demiyoruz devrimler kolay olmaz diye. Efsane Zubizaretta’ya pozisyon alması gerektiğini ve oyun planında nasıl bir yeri olduğunu anlatmak isterken “değişik adam”ımız yine değişiklik ve hazır cevaplığını gösterir. Daha ilk antrenmanlarından birinde defans oyuncularının ortasaha yayına hatta ilerisine çıkması gerektiğini söyler(Barca’nın olağan; Beşiktaş’ın  bu sezon oynamak isterken eline yüzüne bulaştırdığı oyun). Ardından Zubizaretta’ya : “Savunma çıktığında sen de kaleni terk edip ceza sahası yayı civarında olacaksın ve süpürücü(libero) görevini üstleneceksin.” der . Zubizaretta çok şaşırır. Sorusunu sorar özür diler gibi bir sesle: “ Ben ileri çıkarsam aşırtmadan gol yiyebiliriz !?” der . Üstad sazı eline alır ve cevabını yapıştırır: “O zaman sen de gidip gol atan kişiyi tebrik edersiz!”

Bunu Cruyff’un nasıl bir ortamda işe başladığını ve o felsefenin şu an ne durumda olduğunu belirtmek için kelimelere döktüm. Gerçekten bir devrim. Devrimlerden korkan Türk milleti için güzel bir örnek de teşkil ediyor tabi…







Daha sonraları onun emeği geçen LA MASİA kuruluyor (La Masia ile ilgili ayrıntılı bilgi isteyenler sağ tarafta arama kutucuğunu yazıversin lütfen.). Bu ikinci bir devrim niteliğindedir. Her zaman dediğim gibi “Kazanan hep alt yapı olsun!” Ajax’ın, Barcelona’nın, Lyon’un, bir dönem Beşiktaş’ın yaptığı gibi. İnanın bu şampiyonluklar daha değerli ve tatlı oluyor.

Üstad’a La Masia’da ne var diye soruluyor? Ne öğrettikleri merak edilmiş besbelli. Cevap çok tatmin edici: “Öncelikle orada kazanmayı öğretiyoruz. Tabi ki kişisel eğitimlerini de orada tamamlıyorlar. Öncelikli olarak bunun bir oyun olduğunu ve zevk alarak yapmaları gerektiğini bilmeleri lazım. Rakibe saygı duymaları da şart.” Bu cümlelerin her biri sporun ruhudur. Bu cümleler sadece Cruyff’un ağzından çıkmış basit cümleler değildir. Bu cümleler sporun ta kendisidir. İşte Cruyff bu. Ne onun sigara bağımlılığı ne de egosu. Onu Cruyff yapan şey spor ve özellikle de futbolun her ince detayını çok iyi bilmesidir. Yine nasıl bu noktalara geldiği hakkında bir soru sorulur kendisine. Her şeyi çok iyi ve yoruma açık olmayan bir şekilde belirtir: “Barcelona'ya ilk geldiğimde pek de iyi bir takım yoktu ve Real Madrid'in muhteşem bir kadrosu vardı. Real'de La Quinta del Buitra (Akbaba Beşlisi)- Emilio Butragueno, Miguel Pardeza, Michel, Manolo Sanchis, ve Martin Vazquez.- döneminin etkisi hala hissediliyordu. Bu ülkede her zaman rakibin şanslı olduğundan ya da hakemlerin onların tarafında olduğundan dem vurarak prim yapabilirsiniz. Ben bu mantığı değiştirmek istedim. "Kazan, ve en iyi ol" mantığını aşıladım. Yaptığımız şey sadece buydu. Benim düşüncem: Diğerlerinden önce kendine bak. İşte böyle yükseldik.”

İşte Johann Cruyff böyle bir adam. Onun sayesinde en uzun yazımı yazmış durumdayım. Böyle bir futbol devrimcisi ve filozofu için her şey yapılır. Böyle bir sporun gelişmesine katkıda bulunan herkesin başımızın üstünde yeri vardır.

O 1999 yılında Avrupa’da yüzyılın futbolcusu seçilmiştir. Katalonya’da ise 2006 yılında gerçek bir aziz olarak görülmeye hak kazanmıştır. Aziz Jordi haçı artık onundur. Ancak o daha önce de belirtmişti: “ Bütün bu kupaların değeri Ajax’ın alt yapısına aldığım davetiyenin yanında hiçbir şey ifade etmiyor.” Hayata neresinden bakarsanız bakın gariptir. İşte öyle garip bir adamdır Cruyff…

4 Eylül 2011 Pazar

La Liga Çöküyor mu?


Ah La Liga’m vah La Liga’m… Sen bu günlere düşecek lig miydin? Senin bir takımın sana isyan edecek hale gelecek deseler şaşırırdım. Sevilla Başkanı Del Nido’dan bahsediyorum tabi. Daha doğrusu onun gün yüzüne çıkardığı gerçeklerden...

Del Nido: “ Tanrı aşkına, hiç mi bu ligin ne rezil bir hale geldiğini söyleyen taraftar yok? Radyo geliriyle büyük kulüpler daha da büyüyecek, diğerleri daha da küçülecek. Bizim ligimiz Avrupa'da değil, dünyadaki en büyük şaka. İki kulübün diğerlerinin parasını aldığı bir üçüncü dünya ligi.” Bunlar gerçekten çok ağır sözler. Büyük ithamlar. Peki gerçeklik payı nedir? (Bu sözleri İspanya’da radyoların naklen yayın için para ödemesi kararlaştırıldıktan ve onaylandıktan sonra söylediğini de belirtelim.)

Elle tutulur bir gerçek var. Barcelona ve Real Madrid ikilisi bu dünyanın en büyük iki takımı haline geldi. Özellikle de Barcelona’nın üst düzey futbolu, Real Madrid’in yüzyılın kulübü olması vb. faktörler sebebiyle. Burada Manchester United, Bayern München, Milan gibi kulüpleri göz ardı etmiyorum. En basitinden bunu şöyle açıklayalım. Ülkemizde El Clasico’yu izleyen ne kadar insan vardır? İddia ediyorum, yerel derbilerimiz içinde en büyüğü sayıla Galatasaray-Fenerbahçe maçından bile daha fazla. Nitekim bu denli seyirci toplayabilen başka iki takım yok. Olması da pek kolay gözükmüyor. Şaşılacak bir durum da değil aslında. İki takımda bunu gerçekten hak ediyor. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Benim için El-Clasico demek “futbol orgazmı” demektir. Daha fazla La Liga ve El-Clasico fetişzmimiz ortaya çıkmadan konuya dönelim. Aşağıda iki tablo göreceksiniz. İlki son on yılın ilk üçü, ikincisi ise son beş senenin ilk üç puan tablosu…



Görüldüğü üzere Real-Barca ikilisi git gide arayı açıyorlar. Böyle ilerlerse durdurulmaları gerçekten güç olacak ki şu durumda onları durdurabilecek potansiyele sahip bir takım bile yok. Misal ligin en iyi organize olan takımlarından biri dediğimiz Villarreal beş yiyip evine döndü. Ayıplanacak bir durum değil kesinlikle. Rakipleri çok üst düzey. Bunların sonucunda İspanya’nın “gariban Anadolu takımları” üçüncü olduklarında şampiyon olmuş kadar seviniyor. Yadırgamamak lazım.

Durumun vehametini nasıl gösterebiliriz kısaca çabalayalım. 1999-2000 senesinde Deportivo şampiyon olurken topladığı puan tamı tamına 69. Yanlış okumadınız 69 puan! Barca geçen sene 96 puan topladı. 27 puanlık bir fark. 9 maç eder kısaca. Buradaki kopmayı umarım iyi anlamışsınızdır. Bu fark ligin kalitesiyle doğru orantılı değildir. Bu fark alttaki takımlarınızın ne kadar güçlü veya üstteki takımlarınızın ne kadar yetersiz olduğunu gösterir ve yahut tam tersini.

Bu kutuplaşmanın sebebi nedir peki? Kutuplaşma derken bu iki takım arasındaki puan farkını oluşturan sebeplerin en önemlisi nedir yani. Maalesef Endüstriyel Futbol… Kısacası para. Alttaki tabloyu Bülent Timurlenk abimizin CNBC-E Business için yazdığı yazıdan aldım. La Liga ve Premier League’İn yayın gelirleri.
Bu inanılmaz bir uçurum. Havuzun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Kapitalist sistemde her şeyin para olduğu gerçeği ile bu farkı bağdaştırmak mümkün. Kısacası parası olan kazanır demiyeceğim. Barca’nın oyunu malum ama parası olan bir başka top oynuyor bunu söyleyebiliriz.

Futbolu futbol yapan değer nedir dersek heyecan der çoğu futbolsever. Çünkü 5.lig takımının 1. Lig takımını yendiği tarihte görülmemiş bir olay değildir. Futbolun çekiciliği de buradadır. Basketbol,voleybol, tenis gibi sporlarda bu mümkün değildir. Güçsüz olan yenilmeye mahkumdur. Futbol işte bu yüzden asla sadece futbol değildir. Futbol bir umuttur.
 NOT:Alt kısımdaki kutucuklara bir tik atarsanız ona göre kendimi geliştirme imkanı bulabilirim şimdiden teşekkürler.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Kuzey'in La Masia'sı...


Öncelikle Noat Samisa abimize saygılarımı ve teşekkürlerimi iletirim. Onun sayesinde çok çeşitli alanlarda bilgi sahibi oluyoruz. Bu konuyu seçememin sebebi de onun bloğunda görüp bir takım şeyleri kafamda oturtmamdır. Emeğe saygı prensibimi işlemek zorundayım anlayacağınız.


Konumuz Domaine de Luchin. Kuzey’in La Masia’sı diye bahsetmiş Noat Samisa. Bence de haklıdır kendisi. Tıpkı La Masia gibi bir yapı. Taş bir bina, soğuk, yerleşkelerin uzağında… Burası Lille’in alt yapı oraganizasyonunun yapıldığı yer. Alt yapı mahsülleri buradan çıkıyor anlayacağınız. Derinlemesine bilgiyi Google’a Noat Samisa ismi ile aratırsanız rahatlıkla bulursunuz. Benim değinmek istediğim nokta ise farklı. Bir tek Türkçe kaynakta bu bilgiyi bulamamam.

Lille’in gümbür gümbür geldiği senelerdir malumunuz. Ancak bir tek gazetemiz, dergimiz, yayın organımız bunu işlememiş bile. Bilgi almak istersem yabancı dil bilmeyen bir kişi konumunda olduğum için şu durumda imkansız. Gelgelelim durum bu kadar basitte değil. Alt yapıya önem verin! Alt yapısız olmaz! Diye bağıran spor yazarlarımız bile Domaine de Luchin’in ne olduğunu bilmez bile. Gelgelelim oturdukları yerden ahkam kesmesini bilirler.

Bu bir serzeniş yazısıdır. Ne mutlu ki amatör ruhla bu işi yapanlar var. Noat Samisa başta olmak üzere tüm bloggerlara şapkamı çıkarıyorum. Eğer onlar olmasa futbolu yorumlayabilecek kapasite insanlar olmadığını düşünürdüm. “Kazanan hep alt yapı olsun!” Teşekkürler.

2 Eylül 2011 Cuma

Bosman, Dupont ve Fenerbahçe


Bosman Kuralı nedir öncelikle bununla başlamak istiyorum. Bosman bir futbolcunun soy ismidir. Niçin bu isim bir kuralın adı olmuştur buyurun bakalım:

Jean-Marc Bosman… Belçikalı futbolcu. Bu futbolcunun adını daha önce duymamız çok çok zor. Nedeni gayet vasat bir futbolcu olması. Kendileri futbolda rejim değişikliğine gidilmesine sebep olmuştur.

Bosman Belçika’nın RFC de Liege takımında oynarken sözleşmesinin bitişi gerçekleşmişti. Bu bitiş ile kulübü kendisine sözleşme yenilemesi için taban ücreti önermişti. Kendi maaşının yüzde 60’ı kadar düşüş demekti bu. Bosman da doğal olarak farklı bir kulüp aramak istedi ve öneriyi reddetti. Bunun üzerine kulübü “sözleşmesi bitmiş olan Bosman’ın bonservisini” o zaman için çok yüksek bir meblağ olan 400.000 euro olarak belirlemişti. Bonservis bedeli belirlenmeden önce Fransa’nın Dunkurque takımı ile anlaşan Bosman tabi ki şok olmuş durumda idi. Doğal olarak Dunkurque de bu bedeli karşılayamadı. Bunun üzerine esas adamımız Bosman hakkını AB Adalet divanı üzerinden aramakta karar kıldı. Bu bahsettiğimiz olaylar 1990 yılında yaşanıyor eski değil yanlış anlamayın. Dava tam 5 yıl sürmüş ve mahkeme 1995 yılında kararını vermiştir. Bu kararlar sadece Bosman üzerinden futbolu değil tüm spor dallarını etkilemiştir. Bosman bu yüzden vasat oyunculuk performansıyla ismini spor tarihine sokamasa da hayırlı bir iş yapıp gelecek nesillere yardımcı olmuştur. Peki neydi bu kararlar? İşte şunlardı:

1.Futbol ve futbol dışındaki tüm spor dalları bir ekonomik faaliyet olarak görülmelidir.

2.Avrupa Birliğine üye ülkelerdeki sporcuların kontratları bitmesi durumunda serbest kalmamalarının hiçbir hukuki dayanağı yoktur.

3.Avrupa Birliği vatandaşı futbolcuların milli takımlar haricinde üye ülkelerin hiçbirinde milliyetçiliğe dayalı ayrımın yapılmasına dayanak yoktur.

4.Bu kararlar bundan sonraki durumlara da örnek teşkil edecektir.

Gayet açık ve etkili kararlar değil mi? İşte Bosman bu yüzden ünlü. FM tabiriyle konuşalım kendisi futbolcuları “Approach to Sign” sekmesine tıklayarak para vermeden sözleşme önermemizi sağlayan zat-ı muhteremdir. Yazık ki kendisi mecburen dava sonuçlanınca futbolu bıraktı.

Ancak belirtmeden geçemeyeceğimiz bir nokta da var. Bosman’dan önce yaşanan şeylerin de önüne geçilmek için çabalanmıştır. Örneğin belirlenen bonservis bedeli sonucu alıcı çıkmaması durumunda belirli bir oran hükmünce bu futbolcuyla sözleşme yenilemek zorunda kalınıyordu. Bu da bonservis bedellerinin uçuk olmamasını önleyen cinsten bir yaklaşımdı. Aklınızdaki soru işaretini tahmin edebiliyorum. Liege neden bunu yaptı? Ee  açın okuyun be kardeşim elinizde internet var yazımızın ana konusu bu değil.

Hep ikinci Bosman davaları şeklinde geçen iki dava daha vardır. Bu davalar sonucu da genel olarak şöyle:

1. Uluslararası karşılaşmalarda sakatlanan futbolcuların maliyetlerini FIFA’nın karşılaması.

2.28 yaşını dolduran futbolcuların takımlarında belirli bir süre oynadıktan sonra sözleşmelerinin son yılındaki alacağı tutarınca bonservise tabi tutulması.

Bu üç olaya neresinden bakarsak bakalım futbol tarihi açısından önem arz edecek nitelikte olaylardır. Futbolun işçileri olan futbolcuları kölelikten azat etmese de onlara da söz hakkı tanıyan kararlar bunlar.

Bosman nereden çıktı şimdi diyeceksiniz. Fenerbahçe’den dolayı… Fenerbahçe’nin tuttuğu avukatın ismini illaki duymuşsunuzdur. Jean Louis Dupont. Bu ünlü avukat çığır açıcı Bosman kurallarının koyucusu olarak tanınıyor. Bir de bizim Mr.Derrida’nın avukatıymış bu beyefendi. Pek de kolay olmasa gerek sivri dilli Mourinho’nun arkasını toparlamak…

Fenerbahçe bu avukatı neden tuttu peki? Gündemi göz ucuyla takip etme şansımız bile olsa bunu biliyorsunuzdur. CL’den men edilen Fenerbahçe umudunu Dupont’a bağladı. Daha çok şu söz hepimizi etkiledi diyelim: “Şampiyonlar Ligi’ni oynatmam.”

Dupont bu davayı kazanırsa ne alacak? Dupont bu dava kazanılırsa tazminat olarak 100 milyon Euro kazanacaklarının teminatını vermiş. Vermiş diyorum çünkü kesinlik arz etmiyor.Basına yansıyan ise yüzde 20 kar marjı… Bu da ne demek oluyor 100 milyonda 20 milyon… 20 milyon Euro yani… Dudak uçuklatacak cinsten. Onu tanıyan herkesin dilinde aynı şey var: Kazanma ihtimali görmediyse davaya girmez. Her davada kazanma payı vardır o ayrı bir mesele tabi ki.

Bu konularda yorum yapmayı sevmesem de gelelim malum konumuza. Fenerbahçe CL’den men edilmeli miydi? Şu an bir avukat veya spor hukuku uzmanı olmadığımı sadece objektif bir taraftar gözünden yorum yaptığımı bilmenizi isterim. Aslına bakarsak suç kimsede değil. Hele hele FB’de hiç değil. Top TFF’ye atılıyor onlarda da suç yok. Yapılan araştırmalar sonucu bazı maçlarda şike bulunduğu iddia ediliyor. Bulunduysa yapılacak çok basit idi. Yargı bu süreci spor mahkemeleri kurarak tatil dinlemeden gece gündüz bilmeden yani kısaca sarkıtmadan şu 3 aylık süreçte çözecekti. Çok kolay değil tabi ki kolay olduğunu iddia etmedim. Görünen köy de klavuz istemiyor nitekim. Tek çıkar yolu bu idi. En azından bu sezonun incelemesi bu 3 aylık süreçte biterdi. Bürokrasiyi de işin içine katıp söylüyorum bunu. 3 ay bu işi halledebilecek hatta TFF’ye yetkiyi verip aradan çekilmeye yetecek süreydi. Davanın bu hali son bulduktan sonra TFF eğer suçlu var ise suçlulara cezalarını verip FB’yi küme düşürmeli ve CL haklarını ellerinden almalıydı. İşte o zaman kimsenin canı yanmazdı. Şeriatın kestiği kol acımaz bu lafı unutmamak lazım.Kimsenin – Deli Rambo’nun bile- bu duruma itirazı olamazdı. Derin bir konuya parmak basıyor gibi durabilirim ama güzide ülkemde bazı şeylerin gereksiz önemsenip bazı şeylerin de gereksiz önemsenmemesinden dolayı bunları yaşıyoruz. Zaten kalitesiz ligimizi bununla da kirletip işi laçkalaştırdık. Daha da zor günler bizi bekliyor.

Dupont’un o meşhur CL’yi oynatmam sözüne gelecek olursak. Avrupa futbolunun “masonik” ve parasal düzeni içinde işi çok zor. CL üzerinden milyar Euroların döndüğünü düşünürsek hele ki…

Umarım İtalya’nın temizlenip Dünya Şampiyonluğunu elde etmesi gibi biz de tepe noktalara çıkarız bu olaydan sonra. Kolay mı? Çok zor. Herkese sabır diliyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...