Kötü gidişata dur demenin vakti gelmiş de geçiyordu Beşiktaş adına. Bunun için sanırım en doğru takımlardan biri de ligin dibine demirlemiş olan Kayserispor olacaktı.
Slaven Bilic, Hırvatistan Milli Takımı'nda yardımcısı olan ve sezon başında Beşiktaş'ın ilgisinin malum olduğu Robert Prosinecki karşısında geçtiğimiz haftaki kadroyu karbon kağıdı ile eşleştirerek sahaya sürmüştü. Prosinecki de vatandaşına karşı farklı bir uygulamaya gitmemişti.
Taktik
Beşiktaş'ın oyun felsefesi zaman zaman sekteye uğramış olsa da hepinizin malumu. Pratik üzerinden gidelim. Hatlar yine mümkün olduğu kadar sıkışık tutulmaya çalışıldı. Rakip topa sahip olduğu zaman genel itibari ile kompakt bekleyiş düzeninden şaşılmadı. Belirli pozisyonlarda rakip stoperlere ve beklere basarak top yapılması engellenmeyen çalışıldı. Topa sahip olunup, mümkün olduğunca hızlı -tabii ki Gökhan Töre ve Manuel Fernandes ikilisinin topla olan seviyeli beraberliğine rağmen- çıkılmaya çalışıldı. Sıkıntıların baş gösterdiği noktalar da yine belirliydi. Atiba Hutchinson'ın göbekte olmadığı her karşılaşmada olduğu gibi pas oranı düştü. Ribaundların toparlanma süreci sadece Veli Kavlak'ın omuzlarında yük haline geldi. Bekleyiş düzeninde ve daha da önemlisi hücuma çıkışlarda orta sahada oluşan alan boşlukları doldurulamadı. Zaman zaman Kayserispor'un oyunu eline almasının birincil sebebi görebildiğim kadarı ile bu oldu. Üstüne bir de Veli'nin sarı kartı görmesi, işin tuzu biberi olacaktı.
Geçtiğimiz haftalarda yaşanılan puan kayıplarını bir sebebi olarak da hücum hattını göstermiştik. O sıkıntılar belirli biçimde devam etmekte. Öncelikle Hugo Almeida'nın heyecanlı davranarak harcadığı net karşı karşıya fırsatları bir kenara bırakalım. Asli görevinin gol atmak olduğunun da farkındayım lakin oyunda kaldığı süre içerisinde -çıkışına sebep olan düşüş hariç- hücumdaki akışkanlığı bir nebze olsun sağladı. Yerine giren Michael Eneramo ise gole rağmen oyun bilgisi "kıtlığı" ile başa daha çok bela olabilecek gibi duruyor. Olcay Şahan, bir gol bir asistlik performans çizerken savunmadaki görevini de neredeyse eksiksiz yerine getirdi. İstatistiklere bakmadım lakin top çalmada takımda ilk üç içerisinde olması işten değil. Gökhan Töre ise durağanlık periyodundan henüz çıkabilmiş değil. Sallantıda gitmesi son derece normal fakat kenarda Kerim Frei'ın varlığını unutmamak gerek, yineliyorum. Kaldı ki son iki haftadır oyuna girişleri neticesinde özellikle hızı ile son derece fark yarattı. Kritik süreçte onu kullanma hakkı saklı kalmaktan çıkmalı.
Oyun
Beşiktaş'ın Bursa deplasmanındaki üç gollü muazzam galibiyetinden sonra başlayan puan kayıplarından daha can sıkıcı olan bir şey varsa o da rakiplerine kendisini teslim etmesiydi. Sürekli olarak rakibin kabına göre şekil alan ve edilgen yapısından çıkamayan Beşiktaş için bu hafta da öyle oldu. Geçen hafta oynanan Karabükspor karşılaşmasından tek farkı sanırım Olcay Şahan'dan gelen gol oldu. Dengede giden karşılaşmada Kayserispor'un özellikle kanatları ve duran topları kullanarak bulduğu pozisyonlar Tolga Zengin tarafından savuşturuldu. İkinci yarıya geçilirken Kayserispor baskılı başladı. Orta alanda Veli'nin sarı kartlı oluşu, Oğuzhan ve Fernandes'in yeteri kadar "koşmayışı" neticesinde bir türlü ayakta tutulamayan top, pozisyon olarak kalede görülüyordu. Bilic'in bunu görerek oyuna Gökhan Töre yerine Necip Uysal'ı sokarak verdiği tepki fazlasıyla yerindeydi. Fernandes ve Oğuzhan'ın bu dakikadan sonra kanatta dönüşümlü olarak oynaması da radikal bir hamle oldu. Dengeyi bulan ve hatta oyun üstünlüğünü tekrar alan Beşiktaş rakip sahada son vuruşları yapamadığı dakikalarda Michael Eneramo hamlesi geldi. Dakikalar ilerledikçe delici oyuncu eksikliği hissedilirken Kerim Frei hamlesinin de gelişi ile fiş çekildi. Önce Ramon Motta'nın bilardo oynayışı ve ardından Eneramo'nun takla atmasını sağlayan golü geldi. Skor: 0-3...
Sonuç
Beşiktaş'ın edilgen yapıdan çıkması için belki de bir galibiyet ile moralini toparlaması gerekiyordu, bunu göreceğiz. Gecenin siyah - beyazlılar adına karı sadece üç puan ile sınırlı kalmayacak. Yarın akşamki derbinin sonucunu bekleyecek olan Beşiktaş, haftayı fazlasıyla karlı kapatabilir. Açıkçası ihtiyaçları da var.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Kerim Frei etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kerim Frei etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Kasım 2013 Cumartesi
4 Kasım 2013 Pazartesi
Rahmetli Vedat Okyar
Maça hatları sıkışık, dominant biçimde başlayan ve sürekli olarak topa hükmeden takım bir türlü golü bulamıyordu. Daha doğrusu golü yaratamıyordu. Samet Aybaba döneminden gelen o kısa ve hızlı harika paslaşmaların odağı olan Oğuzhan Özyakup sahada olduğu her dilimdeki gibi yine bir nevi maestro görevini icraa ediyordu. Oğuzhan'ın parlayan oyununa ayak uyduramayan Manuel Fernandes, hücumdaki tıkanmanın ana sebeplerinden yalnızca biri haline gelecekti. Bu sebepleri biraz daha açacak olursak Hugo Almeida'nın gün geçtikçe daha da tembel bir santrafor oyunu oynamaya başlamasını, Olcay Şahan'ın anlam veremediğim bir şekilde geçen seneden aşina olduğu o tamamlayıcı rolündeki yerini sorgular cinsten garip işler yapması, Gökhan Töre'nin ise klasik devam sorununun baş göstermesini sıralayabiliriz. Bu saydıklarım bir kenara kadroda Hugo Almeida'ya denk biçimde hedef santrafor görevini icraa edebilecek bir diğer isim olmaması ise paradoksu yaratan durum olarak baş göstermekte. Almeida'nın kafasını veremediği düzende Beşiktaş'ın o bölgede geçici çözümler dışında ikinci bir alternatifi daha gözükmemekte. İkinci yarıda oyuna giren Michael Eneramo'nun kötü bir Almeida kadar verim sağlayamaması ise bu tezimi doğrular nitelikte. Beşiktaş'ın hücum tarafında ise esas dikkat çekici olan Kerim Frei'ın oyuna girdikten sonra yaptıkları. Kanat forvetlerinden maç özelinde bir türlü verim alamayan Bilic'in Frei'ı oyuna sürdükten sonra oluşturduğu pozisyonları net biçimde irdelemesi gerektiği kanaatindeyim. Haftalar geçtikçe oyun anlamında düşen bu ikiliden birinin -özellikle Gökhan Töre'nin- yerini Frei'a bırakması sanırım hem takımın sağlığı hem de adalet açısından daha yararlı olacaktır. Frei'ın lig standartlarına göre üst düzey hızı ve top tekniği ile birlikte mevcut düzende dikine giden ikinci bir oyuncu -ilki Oğuzhan- olarak fark yaratması pek de zor görünmemekte.
Gelelim işin savunma kısmına. Belki de en can alıcı nokta burası. Gol yemeyen bir savunma anlayışı kağıt üstünde kusursuz olarak nitelendirilebilir. Buna karşın karşınızdaki rakip ligin en az gol atan takımı ve en önemli hücum silahının kontra ataklar olduğunu düşünecek olursak pek de önemli bir aksiyon olarak göze çarpmayacaktır. Kilit nokta ise takım savunması. Beşiktaş'ın özellikle Bursa deplasmanında uyguladığı o boğucu, Almeida'dan başlayan pres yerini yellere bırakmış durumda. Ligde üç büyükler dahil herhangi bir takıma ön alanda baskı yaptığınızda nasıl geri dönüşler aldığınız malumunuz. Sırf bu sebepten ötürü yapılabilecek olan baskının bir türlü gelmemesi belki de gelememesi sıkıntının ana unsuru olmakta. Bilic'in Beşiktaş'ı için yapılmış en güzel tabir sanırım "oynatmayarak oynayan" bir takım olunuşudur. Bu baskının gelmeyişi neticesinde top kazanma süresinin uzaması, Beşiktaş'ın bir türlü rakip kaleye oyunu yıkamaması anlamına gelecekti. Nitekim öyle de oldu. Mutlaka dikkatleri çekmiştir, Beşiktaş bu noktada vitesi bir tık dahi olsa yükselttiği anda pozisyonları bulmayı becerdi.
Velhasıl kelam, benim yazı yazmaya heves etmemi sağlayan kişilerin başında geldiğini söyleyebileceğim insanlardan olan rahmetli Vedat Okyar'ın bir sözü vardı; "Eğer şampiyon olmak istiyorsan atanın da tutanın da iyi olacak." minvalinde. Beşiktaş'ı ilgilendiren kısmı ise ilk nokta. Beşiktaş'ın atanı son yıllarda hiç iyi olmadı. Şu son periyotta da bunun sıkıntısı net biçimde gözüküyor. Bu takım üzerine yazılacak belki milyon tane şey daha var lakin şimdilik bununla yetinmeli ve beklemeliyiz. O zamana kadar sanırım en doğru şey Ercan Taner'in son yazısına atıfta bulunmak olacak: "Hayat zor, Beşiktaşlı olmak daha zor."
Ufuk Tolga Aldırmaz
12 Eylül 2013 Perşembe
Geleceğe Dönüş
Beşiktaş, şu günlerde aman aman zamanlar geçirmiyor olsa da "Feda" kisvesi altında geçirdiği zorlu sezonun ardından yarınlarına her anlamda daha umutlu bakıyor. Bir yıl önce hemen hemen aynı dönemde başlayan lige girilen mentalite ile şu günlerdeki mentalite arasındaki farkı anlatmak için gece ve gündüzü karşılaştırmak bile yeterli olmayabilir. Yönetimden tutun da takımdaki futbolculara, basketbol şubesinden tutun da hentbol şubesine kadar her alanda çok daha farklı noktalara gidildiği görüldü. Tabii ki ana branş futboldaki değişim çok daha belirgin olacaktı.
Bir Tamer Kıran projesi olarak Futbol Genel Direktörlüğü'ne getirilen Önder Özen ve onun iş bilir tavrı hakkında daha önce de "Devrim mi Şanlı Mağlubiyet mi?" başlığında birkaç kelam etmiştim. Genel hatları ile oluşturduğu görev şablonu ve yaptığı görev tanımlamaları neticesinde çok daha profesyonel bir yapılanmanın temelleri atılacaktı. Önder Özen göreve ilk geldiği günden itibaren bunu vaad edip, günü ve özellikle de geleceği düşündüğünün altını çizecekti. Nitekim bir şekilde bu yapılanma başladı. Adımlar atıldıkça ve bu adımların doğru olduğu Önder Özen tarafından bir şekilde açıklanınca taraftarın desteği de çığ gibi büyüyordu.
Başta Slaven Bilic olmak üzere A takıma birçok yeni hamle yapılacaktı. Bunun mesajları da açık biçimde verilmişti. Nitekim 13.800.000 Euro harcanarak kadroya Tolga Zengin, Günay Güvenç, Serdar Kurtuluş, Pedro Franco, Ramon Motta, Atiba Hutchinson, Sezer Öztürk, Ömer Şişmanoğlu, Gökhan Töre, Kerim Frei ve Michael Eneramo katıldı. Neredeyse rakiplerden Fenerbahçe'nin yaptığı sadece Emmanuel Emenike transferi ve Galatasaray'ın da sadece Bruma transferinin maliyetleri kadar bir bütçe doğrultusunda Beşiktaş 11 ismi kadrosuna katacaktı.
Bir önceki sezon ilk yarının beklenmedik derecede iyi bir noktada tamamlanması ve ikinci yarıda yaşanılan düşüş neticesinde teknik direktör Samet Aybaba'nın doğruları ile yanlışları bir tarafa en önemli sebebin kadro derinliğinin yeterli düzeyde olmaması; bunun yanı sıra alternatifler arasında uçurumlar bulunması en büyük sebeplerden olacaktı. Bunu tolere etmek için mecburi biçimde niceliği arttırmak, niceliği arttırırken de niteliğe etki etmek gerekecekti. Nitekim yukarıda saydığım oyuncuların transferi her ne kadar taraftarın belirli bir kısmını tatmin etmeye yetmese de ciddi, kendi içinde risk barındıran, rasyonel yatırımlar olacaktı. Bu transferler içinde elbette birkaç istisna var (özellikle başkanın ben aldım demeye getirdiği Sezer Öztürk) fakat genel hatları itibari ile anlaşılabilir isimlerden örülü bir liste özelliği taşıyor. Sanırım örneğe tam da şu an başvurmalıyız.
2012-2013 sezonunun ikinci yarısında oynanan ve İnönü Stadı'ndaki son derbi niteliğini de taşıyan Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşmasında sonuç bildiğiniz gibi 3-2 Beşiktaş lehineydi. Rica ediyorum kimse kızmasın ama biraz da şans ve tesadüf eseri kazanıldığını idrak etmenin zor olmadığı karşılaşmada Beşiktaş'ın ilk 11'i alttaki görselde mevcut. Yedekler ise Cenk Gönen, Julien Escude, Emre Özkan, Mehmet Akgün, Oğuzhan Özyakup, Necip Uysal ve Sinan Kurumuş'tu. Dentinho, Hugo Almeida gibi sakat isimlerin de mevcudiyetini atlamamalıyız. Belli başlı kilit dişlileri saymazsak ilk on sekizin ne kadar zayıf olduğu su götürmez cinsten. Hemen altındaki görsel ise Beşiktaş'ın içinde bulunduğumuz sezondaki son karşılaşması olan ve 2-0'lık lehte biten Gaziantepspor karşılaşmasındaki ilk 11'i. Yedekler ise Cenk Gönen, İbrahim Toraman, Ersan Gülüm, Necip Uysal, Muhammed Demirci, Dentinho ve Mustafa Pektemek. Yabancı sınırlaması ve sakatlıkları da düşündüğümüzde dışarıda kalan belirli oyuncu grubu ise bir önceki sezona göre parmak ısırtan cinsten. Ek olarak bir önceki sezon kadroda bulunmaları halinde ilk on biri rahatlıkla zorlayabilecek kıymette isimler olarak göze çarpıyor: Pedro Franco, Sezer Öztürk, Ömer Şişmanoğlu, Filip Holosko, Michael Eneramo... Bu isimlere katılan Ramon'un direkt olarak sol beke ve Kerim Frei'ın da yedek kulübesi, belki de ilk 11'e monte edileceğini düşündüğümüzde hem nitelik hem de nicelik bakımından kadroda nasıl bir genişleme olduğunu daha net idrak etmekteyiz.
Kiralık olan Gökhan Töre'nin de bonservisini almak için çalışmalara başlanacağını da düşündüğümüzde ilerleyen yıllar açısından Beşiktaş, son derece önemli bir yerli jenerasyonuna sahip olacak. Özellikle Oğuzhan Özyakup, Muhammed Demirci, Gökhan Töre ve Kerim Frei dörtlüsü Slaven Bilic'in elinde futbol olgunluklarını kazandıkları takdirde belirli bir döneme damga vurabilecek kapasitede çekirdek oyuncu grubu olacaktır. Önder Özen'in Atletik Performans Departmanı ve Milan Lab benzeri bir oluşumun peşinden koşması ile birlikte saha dışı bütün ortam oluşturulmuş olacak. Gökhan Töre'nin kafasına sihirli değneği dokundurmuşçasına bir etki yaratan Bilic'in ise bunu devam ettirmemesi için hiçbir sebep yok. Gurbetçi diye nitelendirebileceğimiz futbolcu grubundan "yayılmacı" politikalar neticesinde bu bahsettiğimiz çekirdek gruba eklemeler olacaktır. Önder Özen'in açıklamaları ve fikirleri de açıkçası bunu işaret edecektir.
Yukarıda bahsini geçirdiğim geleceğe yatırım "proje oyuncular" dışında Beşiktaş'ta, karar alıcıların politikalarına has uygulamalara verilen tepkimeler de yine rasyonel biçimde yönetilen bir kulüp edasını taşımakta. Sürpriz olmazsa (ki olmamalı da) 5+0+3 kuralına uygun bir politika geliştiren ve iki kiralık(Dentinho, Ramon) bir de Mayıs ayında sözleşmesi sona erecek (Julien Escude) oyuncuyu kadrosunda bulunduran Beşiktaş bu aklı başında hamleler ile de bir tebriği hak etmekte.
Velhasıl kelam rakiplerin kadro mühendisliği konusunda rezilleri oynadığı ve yabancı oyuncu sözleşmeleri gereğince belli yükümlülükleri zorla yerine getirebildiği ortamda Beşiktaş son derece başarılı bir "proje takımıdır". Bütçe (objektif biçimde) ve kadro kalitesi (subjektif biçimde) bakımında rakiplerine oranla daha geride olmasına karşın yaptıkları harcamalar ve lig standardının çok üzerinde dengeli bir kadroya sahip olmaları onlar için son derece sevindirici. Yatırım yapılırken geleceğin ağırlıkla düşünülmesi ve bu yatırımları mevcut performansı ile işleyebileceğini gösteren Bilic'in varlığı ise artı hanesine yazılan bir diğer unsur olmakta. Önder Özen önderliğinde, Slaven Bilic komutasında Beşiktaş için gelecek son derece aydınlık. Yapılmakta olan Vodafone Arena'ya bu mentalite ile geçilmesi durumunda dem vurduğum o devrimin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yok.. Beşiktaş, geçmişindeki o şaşalı kolej takımı havasını geleceğine de taşıyacak gibi görünüyor.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Kerim Frei
19 Kasım 1993'de Avusturya'nın Feldkirch şehrinde doğan Kerim Frei, Türk asıllı İsviçreli bir baba ve Faslı bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Ufak çapta bir Birleşmiş Milletler niteliğindeki ailede, Kerim babasının yönlendirmesi neticesinde beş yaşında FC Au-Heerburgg takımında futbol hayatına başlayacaktır. Futbol için ilk öğrenimini burada gören Kerim iki yıl sonra İsviçre'nin önemli kulüplerinden olan St.Gallen'in alt yapısına geçecektir. 2006 yılına dek burada tabiri caizse şekle giren Kerim'in yolu ülkenin en büyük kulüplerinden olan Grasshopper'a düşer. Bir dönem AS Romalı yetkililerin dikkatini çekmesine rağmen İtalyan kulübüne katılamayacaktır. Bunun neticesinde Fulham alt yapısına transfer olur. Dikkatleri üzerine bildiğiniz gibi burada çekecektir. Alt yaş kategorileri ve yedek takımda oynadıktan sonra ilk kez resmi formayı Faroe Adaları'nın Runavik takımına karşı giyer. İngiltere Lig Kupası'nda Chelsea ile oynanan mücadelede oynadığı etkili oyun kısa kariyerindeki en önemli enstantaneler olarak hatırlanır. 2008'de alt yaş kategorilerinde başlayan İsviçre Milli Takımı serüveni Andorra ile deplasmanda oynadığımız milli maç neticesinde biter ve artık nüfus kağıdında Kerim Koyunlu yazar. Türk Milli Takımı'nı tercih etmesi İsviçre cephesinde ufak çapta bir sinir harbine neden oldu da diyebiliriz. Kariyeri boyunca çıktığı 84 maçta 13 gol sekiz asistlik performans sergileyen Kerim için istatistikler üzerinden yorum yapmak pek de mümkün gözükmüyor.
İlk etapta "overrated" olarak nitelendirdiğim Kerim Frei için naçizane fikirlerim değişmiş değil. Bu şekilde düşünmemin en büyük sebebi Türk Futbolu'nun oyuncu yetiştirme konusunda yaşadığı sıkıntılar neticesinde gurbetçi diye tabir edebileceğimiz alt yapı eğitimlerini yurt dışında gören oyunculara olduğundan fazla anlam yüklenmesidir. Kerim'in göstermiş olduğu performanslar bir kenara milli takıma getiriliş şeklinin yangından mal kaçırırcasına olduğu malumunuz. Bunun yanı sıra oynadığı üst düzey maç sayısının az olmasına rağmen belirli çevrelerce oyuncuya sahip olduğundan daha fazla anlamlar yüklenmesinin hem kendi gelişimi hem de beklentiye giren izleyici açısından pek de rasyonel bir yaklaşım olduğuna inanmamaktayım. Tüm bu düşüncelerim bir kenara Kerim'in belirli bir potansiyel taşıdığı ve işlenilmesi halinde önemli bir noktaya gelebilecek bir değer olduğuna da katılmıyor değilim deyip detaya girelim.
Fırsat buldukça forvet arkasında rahat olduğunu dillendiren Kerim'in oyun stili kanatlara daha uygun. Sağ ayaklı olmasının vermiş olduğu avantajlar ile sol kanatta çok daha etkili bir oyuncu haline büründüğü su götürmeyen cinsten. Aynı zamanda forvet hattı için versatil bir oyuncu olduğu da aşikar. Basiti oynamayı sevmesi ve gerektiği zaman -bir Olcay Şahan olmasa da- pozisyonu zorlaması bu açıdan dengeli bir oyuncu olduğunun emaresi. Buna karşın birebirlerde çok da iyi bir rakip ekarte etme özelliğine sahip olmadığını söyleyebiliriz. Topla hızlı hareket etmesi avantaj hanesinde fakat daha da büyük bir avantajı var -ki zaman zaman bunu uygulamasa da- topu hızlı biçimde hareket ettirmesi. İlk etapta pırpır diye tabir edilen Gökhan Töregiller'den diye de genişletebileceğimiz oyuncu grubuna dahil gibi gözüküyor. Buna karşın az önce dile getirdiğim özellikler sayesinde hiçbir zaman Gökhan Töre'de olduğu gibi Slaven Bilic'in baş parmağını şakağına götürmesine sebep olmayacaktır. Kerim'in önemi de işte bu noktada ortaya çıkıyor. Olcay Şahan ve Gökhan Töre gibi kaos futbolunu layıkıyla(!) yerine getirebilecek iki parçanız mevcutken farklı oyun yapısına uygun dişlileri de kadronuzda bulundurmak zorundasınızdır. Kerim set oyunundaki becerileri ile farkı yaratacaktır. Takım oyununa bu saydığım ikiliden kağıt üzerinde daha yatkın hücum repertuarına sahip olması önemli. Gerek kilidi çözülemeyen karşılaşmalarda gerekse de daha geniş alanlarda oynarken Kerim kullanılabilecek bir oyuncudur. Beşiktaş'ın son dönemdeki en büyük sıkıntısı hücum hattındaki akışkanlık ve hız iken bu transferin daha fazla anlam ifade edebilmesi de mümkün gözüküyor.
Beşiktaş'ın bu transferde istekli tavrının nedeni geleceğe yatırım alt başlığından da öte yerli kanat ve belirli pozisyonlar için kadroda elastike özelliklere sahip bir oyuncu bulundurma isteği olduğu büyük fotoğrafa bakıldığında net biçimde anlaşılıyor. Filip Holosko'nun sakatlığı, Dentinho'nun varlığı ile yokluğunun bir olması ve Olcay Şahan-Gökhan Töre ikilisinin yukarıda dem vurduğum yönleri neticesinde böyle bir eklentiye ihtiyaç vardı. Kerim iyi oynamayabilir hatta yokları oynayabilir ama kağıt üzerinde hamle olarak önem arz edecektir. Kaldı ki her fırsatta dile getirdiğim, Slaven Bilic'in Gökhan Töre'nin kafasına değdirdiği o sihirli değneğin bir de Kerim üzerindeki etkisini göreceğiz. Bu örnek Kerim için büyük umut veriyor fakat beklemek şart. Hem Kerim'in hem de Gökhan'ın futbol olgunluğunu kazanması zaman alacaktır. Özellikle Kerim açısından bakarsak daha da fazla zaman alabilir fakat varılan noktanın umut edilenden çok daha ötede olma ihtimali de mevcut. Buna karşın şu yerli piyasasında iyi gözüyle baktığımız Kerim için beklentileri en alt seviyede tutmanın da fayda sağlayabileceğini de söylemek gerekir.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




