Serie A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serie A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2013 Cuma

Pozzo Hanedanlığı



İtalya'nın küçük kentlerinden olan Udine, futbol takımına sadık olan taraftarlarıyla da tanınır. Öyle ki çoğu zaman stat dolmaz ama Udinese'nin boş tribünlere oynadığını da göremezsiniz. Yıllardır süregelen bu durum taraftarın her manada kulübüne sadık kalmasını da beraberinde getirir. Oyuncular gelir, gider gık çıkmaz. Bir sezon üçüncü, birinde beşinci, diğerinde sekizinci olurlar yine de takımlarına sadıktırlar. Nitekim bu dingin haleti ruhiye kulübe de sirayet etmiş ve yönetimsel açıdan istikrarlı bir Udinese senelerdir varlığını sürdürmüştür.

21 Mayıs 1941 Udine doğumlu Giampaolo Pozzo önemli bir iş adamıdır. Yatırım yapmak için futbol seçtiğinde doğduğu şehrin takımından başkasına yönelmesi pek mümkün değildir. Nitekim Temmuz 1986'da kulübü satın alır. Kulüp borç batağındadır. Üstüne üstlük bir de şikeden ceza yemiştir. Yıllar geçtikçe düzen oturur. Bu kez Pozzo'nun zamanın Lazio başkanı ile telefon konuşması polisler tarafından soruşturma sebebi olarak gösterilir. Bu kez Pozzo bizzat kendisi yüzünden kulübüne ceza aldırtmış olur. Bu durum Pozzo'yu daha da çok kamçılar. İstediği şey başarı olacaktır. Alberto Zaccheronili takım ile Serie A üçüncülüğüne kadar yükselecektir. Bir sonraki sezon gelen yedincilik de aslında istikrarsızlığın büyük bir göstergesi olacaktır. Tesadüfi başarı dalgalarına tutulmalarına karşın Pozzo işin böyle yürümeyeceğini şirketlerinden de bilmektedir. Profesyoneller ile anlaşır. O profesyoneller bugünkü Udinese'nin temel prensiplerini oluşturur. Ardından programlanış başlar. Amaç basittir: Kar elde ederken başarılı olmak. Amaç göreceli biçimde de olsa gerçekleşecektir. İlk büyük satış zamanın kuru ile 12 buçuk milyon Euro'luk Oliver Bierhoff ile olur. Yavaş yavaş sistem oturur. Ardından Parma'ya 28 milyon Euro'ya yollanan Marcio Amoroso gelir. İki sezon sonra Stefano Fiore 25 milyon Euro'ya Lazio'ya, altı sezon sonra David Pizarro 12 milyona Inter'e ve Marek Jankulovski'de 8.5 milyona Milan'a transfer olur. Bunlar tabii ki büyük meblağlar karşılığı olan transferler. Sıkı durun esas kazanç geliyor, 1998-1999 sezonundan beri Udinese'nin aldığı ve sattığı futbolcuları dengelediğinizde kulüp yaklaşık olarak 215 milyon Euro kar elde etmiş durumda. Sadece oyuncu satımı ile Beşiktaş'ın güncel borcunun yarısından çoğunu ödeyebilecek bir banka hesabına sahip olduklarını söylersek abartmış olmayız. Hakikaten büyük rakamlar.

Udinese yukarıda belirttiğim karı elde ederken sırtını gözlem ağına dayadığını hepimiz biliyoruz. Geçtiğimiz hazirana dek kulüpte Sportif Direktör olarak görev almış olan Fabrizio Larini ile yapılan bir röportajda bu ağ ilgili gelen soruya verdiği cevaptan detayları alıyoruz. Yirmi adet gözlemcisi bulunan kulüp, bu gözlemcileri dünya üzerine yaymış durumda. Bunlardan beşi İtalya'da çalışıyorken beşi de Avrupa genelindeki düşük profilli ligleri takip ediyor. Biri Brezilya, biri Arjantin ve çevresi, bir diğeri ise Şili ve çevresindeki ülkelerden sorumlu. Biri de özellikle Gana olmak üzere Afrika'nın belli başlı ülkelerinde cirit atıyor. Diğer gözlemciler ise genellikle raporları olumlu gelen oyuncular üzerinde karar kılıcı rolünü oynuyor. Kimi oyuncular için aylar harcandığını kimileri içinse bir iki maçta karar verildiğini belirten Larini, oyuncuların kiralanması konusunda da etkili bir isim. Bu konuda herhangi bir araştırmam yok lakin Udinese'nin sözleşmeli yüzü geçik oyuncusu olduğunu ve bunların yaklaşık yetmişinin de başka kulüplerde kiralık olarak top koşturduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Türkçe'ye "bul-kullan-sat" şeklinde sokabileceğimiz sistemin işlemesindeki en önemli organlardan biri de 2008'de Pozzo ailesinin hisselerinin büyük çoğunu aldığı La Liga'da mücadele eden Granada. Granada'nın La Liga'ya yükselişi şüphesiz ki onlar adına büyük bir olay oldu. Bugün Granada'nın güncel kadrosunda altı Udinese menşeli oyuncu barındırdığını da hemen belirtmeliyim. Granada'nın ardından İngiltere Championship ekiplerinden FC Watford'u da satın alan Pozzo ailesi resmi anlamda futbol dünyasındaki öyle zannediyorum ki ilk çok uluslu şirketi oluşturdu. Geçtiğimiz sezon Premier League'e çıkışı kıl payı diye tabir edebileceğimiz şekilde kaçıran Watford'un güncel kadrosunda da 12 Udinese ve Granada geçmişi bulunan oyuncu mevcut. Bu bağlamda Watford'un da Premier League'e çıkışı şiddetle istedikleri bir olay.

İleride ne olur, zaman ne getirir bilinmez fakat iyi senaryoyu oluşturacak olursak; Watford Premier League'e kalifiye olur. Belli bir süre ardından Granada yavaş yavaş Avrupa kupalarına gidecek seviyeye gelir. Udinese ise ilk dördü her sezon zorlar ve belki de -hakikaten en iyi ihtimalle- bir şampiyonluk gelir. Kötüyü çizecek olursak Watford ve Granada yerinde sayar, Udinese kar elde eden bir orta sıra takımından öteye gidemez. Hep birlikte Pozzo ailesinin bu kulüpleri nereye götüreceğine şahit olacağız. Para akışını daha verimli kullanabilirlerse başarının gelmesi pek de zor bir iş gibi de durmuyor diyebiliriz.

Ufuk Tolga Aldırmaz

16 Ağustos 2013 Cuma

Kolay Olmayacak

AS Roma Serie A'daki son "Ben de bu işin içindeyim!" mesajını 2009-2010 sezonundaki ikincilik ile vermişti. Philippe Mexes, John Arne Riise, David Pizarro, Luca Toni gibi isimler son kez yarışmacı takım olduklarını hatırlatan cinsten olan kadronun yıldız isimleriydi. Tabii ki demirbaşlar Francesco Totti ve Daniele De Rossi gibi isimleri de unutmak olmaz. Daha sonraki sezonlarda gelen sırası ile altıncılık, yedincilik ve geçen sezonki altıncılık ise bir noktada yanlış yaptıklarının kanıtı niteliğindeydi. Oyuncuların dağılması bir tarafa, 2010-2011 sezonunda sportif direktörlüğe getirilen Walter Sabatini'nin yanlış adımları Roma'yı zirveden uzaklaştırmaya yetecekti. Claudio Ranieri, Vincenzo Montella(caretaker), Luis Enrique, Zdenek Zeman ve Aurelio Andreazzoli(caretaker) gibi birbirinden farklı profillerdeki marjinalliğe varan teknik direktör seçimleri Sabatini'yi sıkıntıya sokan durumların başında geliyordu. Nitekim o da bunun farkında olacak ki bir düzen oturtturmanın peşine düşerek Fransız Rudi Garcia'yı takımın başına getirdi.

Rudi Garcia, 2008'de bir proje olarak Lille'in başına getirilmişti. Nitekim bu proje 2010-2011 sezonunda Ligue 1 şampiyonluğu ve Fransa Kupası ile amacına ulaşacaktı. Roma düşerken Lille yükseliyordu. Ardından bu çaptaki Ligue 1 şampiyonlarının kaçınılmaz durumu olan oyuncu satımı faslına gelindi. Her ne kadar profesyonelliği müthiş icra edip giden her ismin yerini doldursalar da potada kalmayı başaramamaları neticesinde Garcia'nın başında olduğu proje lağvedilecekti. Sözleşmesinin sona ermesi neticesinde Roma'ya imza atarak Lille'dekinden çok farklı bir profildeki takımın başına geçip tabiri caizse büyük bir maceraya atılacaktı.

Takımın başına geçtiği ilk günden itibaren sorunların da ortasına düşecekti. Büyük defoları bulunan kadro bir yana, Daniele De Rossi'yi ikna etmek, Marquinhos'u elde tutmak ve Totti'nin emeklilik zamanına karar vermek konusundaki düşüncelerini değiştirmek zorundaydı. Nitekim De Rossi ikna edildi, Totti de sezon sonu kariyerine son noktayı koyacaktı. Marquinhos'un gidişi ise büyük bir maddi getiri ile oldu. Aslına bakacak olursak bu satış Garcia'nın elini kuvvetlendiren de bir satış oluyordu. Sıra kadronun defolarını kapatmaktaydı. Geçtiğimiz sezon şampiyon Juventus kadar gol atmalarına rağmen(71) savunmaları felaketti. Zeman'ın kaos futbolunu da düşününce doğal gelmesine rağmen takviye şarttı. Öncelikle Maarten Stekelenburg'un yetersiz performansının farkındaydılar ve (beğenmeme ve sevmeme hakkınız saklıdır) ligin en iyilerinden biri olarak gösterilen Morgan De Sanctis'i aldılar. Beğenilmeyen Ivan Piris'in bonservisini almayıp her ne kadar düşüşte de olsa Serie A'ya damga vurmuş Maicon'u o bölge için kadrolarına kattılar. En büyük sıkıntı ise tandemdeydi. Marquinhos'un gidişi ile o bölgeyi tolere etmenin zor olmasına rağmen ligde göz kamaştıran Mehdi Benatia ve genç Hırvat Tin Jedvaj ile boşluk ideal biçimde dolduruldu. Orta sahaya Serie A başta olmak üzere ilerleyen yıllarda dünya futbolunda yer edinmesi hiç de zor olmayan Kevin Strootman eklentisi yapıldı ki şüphesiz en heyecan verici transfer. Dar olan forvet rotasyonunu genişletmek amacı ile Garcia'nın eski öğrencisi Gervinho, Pescara'dan Gianluca Caprari gibi bir yetenek ve Serie A'nın son dönemdeki gözde santraforlarından Mattia Destro da kadroya katıldı.

Garcia'nın Lille'deki vazgeçilmez diye nitelendirebileceğimiz 4-3-3'üne uygun bir kadro yapısı oluşturuldu. Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan hazırlık kampında oluşturulan kadrolar neticesinde altta görebileceğiniz kadro ideal kadro olarak göze çarptı. Şu an için en büyük zaaflarının taktiksel disiplini oturtamamaları olduğunu söyleyebilirim. Zamanla aşılacaktır. Sahada dengeli göreceğimiz Roma, geçen sezon Zeman'ın Roması'ndan farklı olarak daha derli toplu lakin göze o denli hitap etmeyen bir takım hüvviyetinde olacaktır. Transferlerin kağıt üzerinde her ne kadar önemli olduğunu söylesek de bir takım riskleri içinde barındırdığını takdir edersiniz. Roma'nın sene içinde oluşabilecek sorunlar bu duruma yönelik olur gibi gözüküyor. Son sezonundaki efsane Totti, bayrak adam De Rossi, yeni heyecan Strootman ve savunma hattı ise sezon sonu nerede olacaklarını belirleyecek. Garcia'nın Osvaldo'yu kadroda tutması ya da tutamadığı takdirde yapacağı hamle ise yine belirleyici olacak bir diğer faktör.

Velhasılkelam Roma heyecan veriyor. Garcia projesi ile Roma'nın önü açık. İstikrar sağlandığı takdirde ilerleyen sezonlarda hükümranın bileği bükülebilir mi? Neden olmasın. Bu sezon zor. Hedef Şampiyonlar Ligi potası.

NOT: Bu yazı yarisaha.com için yazılmıştır. Bundan sonra elden geldiğince o platformda yer almaya çalışacağım. Saygılarımla.

Ufuk Tolga Aldırmaz

15 Ağustos 2013 Perşembe

Aldair'in Forması Emin Ellerde

13 Şubat 1990 doğumlu Kevin Strootman, şu günlerde yepyeni bir heyecan yaşıyor. Yeni takımı Roma'nın teknik direktörlüğe getirdiği Rudi Garcia'nın en kilit hamlelerinden biri, hatta birincisi olarak göze çarptı. Daha önce bahsetmiş olduğum Garcia'nın sistemi içindeki büyük bir boşluğu fazlası ile dolduracağını rahatlıkla söyleyebilirim. 

Strootman, Sparta Rotterdam'da başladığı kulübü gibi kendisinin de inişli çıkışlı kariyerinde çok geçmeden fark edildi. Çok kısa süreli Utrecht kariyerinde üzerine koyması neticesinde PSV'nin yolunu tutacaktı. Utrecht'ten Dries Mertens ile birlikte transfer oldukları PSV'de beklentiler hali ile yüksekti. Onunla birlikte çok geçmeden PSV'nin as kadrosunda, sonrasında da ilk on birinde yer bulacaktı. İkisinin de göstermiş olduğu performans dikkat çekiciydi. Mertens için A klasman takımlar konuşulmasa da Strootman için Manchester United başta olmak üzere birçok elit kulüp ile adı geçmekteydi. Nitekim iki kader arkadaşı yine birlikte, aynı lige fakat farklı takımların yolunu tutacaklardı. Hepimizin bildiği gibi Mertens Napoli'nin yolunu tutarken Strootman Garcia'nın puzzleını tamamlamak için başkentin yolunu tutacaktı. Strootman hızlı adımlar ile kariyerinde ilerlemeye devam edip yaptığı 16.5 milyon Euro'luk transferin ardından Portakallar'ın kaptanı olarak sahaya çıkmaya başlıyordu. Bu yaşta bir isim için çok daha iyi bir kariyer planlaması oluşturmak kolay değil, değil mi? 

Strootman Roma'ya transferinin ardından ilk açıklamalarında kilit bir cümle kurdu. "I spoke to Coach Rudi Garcia and he is very important for me. I took everything into account and that made my choice easy.". Garcia'nın Lille'den aşina olduğumuz üçlü orta sahalı düzeninde Daniele De Rossi- Miralem Pjanic ikilisinin yanına kimi koyarsınız diye sorsak sanırım az çok futbolun gerçeklerine hakim olan herkesin listesinde Strootman yer alacaktı. Açıkçası "çift yönlü orta saha" şeklinde futbol terminolojimize sokulan tiplemenin Roma için muhteşem bir uygulayıcısı olacaktır. Alttaki infografikte de görebileceğiniz gibi Strootman tam bir top kapma ve pas canavarı. Bu çizgisini devam ettireceğinden şüpheniz olmasın. Tek handikapı Eredivisie'den Serie A'ya geçiş yapmış olması. Bu handikapı da evrilme yoluyla atlatacağını varsayıyorum. Bu evrilme esnasında "Top Class" seviyeye her gün daha da fazla yaklaşacaktır. 



Rudi Garcia ile gün geçtikçe daha çok dilendiğim Roma için Scudetto pek de yakın bir ihtimal değil. Buna karşın Garcia bu yetkin takımı bir şekilde yarışın içine sokmayı başaracaktır. Bu sezonu Roma ve Strootman başta olmak üzere birçok isim için geçiş evresi olarak kabul etmek hayırlı olacaktır. Strootmanlı Roma, son dönemlerde hiç olmadığı kadar heyecan verici, orası garanti.

Ufuk Tolga Aldırmaz

9 Temmuz 2013 Salı

Gözlemcinin Not Defteri: #15 Saphir Taider



Saphir Taider 29 Şubat 1992'de Fransa'nın Castres şehrinde dünyaya gelir. Tunuslu bir baba ve Cezayirli bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Taider, doğduğu ülke Fransa dahil üç pasaporta sahip.

Alt yapı eğitimini sırasıyla Castres FC, Albi, INF Castelmaurou ve Grenoble'da alır. 2010 yılında Grenoble ile sözleşme imzalayarak profesyonel kariyerine ilk adımı atar. Groneble'ın finansal problemler nedeniyle beşinci kümeye düşürülmesinin arından Taider'in yolu İtalyan Bologna'dan geçecektir. FM severlerin netlikle hatırlayacağı bilmeyenler için de kısacası bonservisi kulüpler arasında bölüştürmek anlamına gelen "co-ownership" usulü ile Juventus'a yollanır. Burada yollanan şey bonservisinin yüzde ellisi, yanlış olmasın. 

Kariyerinde toplamda 90 maça çıkan Taider 12 gol dört asistlik performans sergilemiştir. Defalarca Fransa'nın alt yaş kategorilerinde forma giymesine rağmen Cezayir milli takımını seçmiştir. Büyük ihtimalle annesi ayrı bir gurur yaşamıştır. 

Özellikler

Taider orta sahanın hemen hemen her bölgesinde görev alabilen versatil bir oyuncu. Buna karşın birincil bölgesi merkez orta saha ve defansif orta saha mevkiileridir. İki mevkii arasında hangisine daha yakın diye soracak olursanız aslında net bir cevap vermek güç olur diyebilirim. Ne tam bir "box to box" orta saha ne de tam bir altı numara. Buna karşın saha içinde iki mevkiide de başarılı performanslar sergilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Şahsi fikrim defansif olarak daha başarılı olacağı yönünde.

Ayakları yere sağlam basan, güçlü bir oyuncu olan Taider savunma anlamında birçok melekeye sahip. Top kapma, araya girme, blokaj özelliklerinin hepsi yeterli seviyede kendisinde bulunmakta. Oyun algısı ve sezgilerinin gelişmiş olması da bu özelliklerini iyi biçimde kullanmasını sağlıyor. Hücumsal zenginlik bakımından  ise bu denli üst seviyede bir isim değil. En büyük avantajlarından biri olarak gördüğüm basit ve garanti oyunun pas oyununa yatkınlık olarak ona geri dönüyor. Oyun içinde sürekli olarak arkadaşlarına yardımcı olması, topsuz oyunda sürekli var olması çok önemli bir olgu olarak göze çarpıyor. Göstermeden iş yapmak tabiri tam da onun için kullanılır dersem yeridir. Buna karşı ceza sahasını fazla zorlamaması, içeri girmemesi ve ayağı temiz olmasına rağmen genellikle şut tercihini kullanmaması eksi hanesine yazılıyor. Bunun yanında boyunun kısalığı hava toplarında zamanlamasının fena olmamasına rağmen zaman zaman sorunlar yaratabiliyor.

İleride Nereye Gider? 

Juventus'un co-ownership yapması, Fransa'nın alt yaş kategorilerinde defalarca milli olması gibi birçok faktör onun üzerinde göz olduğunun göstergesi. Kendini geliştirmeye açık bir isim. Saha içinde istekli oluşu bunun en büyük göstergesi. Buna karşın milli takım tercihi başına iş açabilir. Bunların hepsini göz önünde bulunduracak olursak oyun olgunluğunu kazandığı taktirde özellikle Premier League'in orta-üst seviye takımlarında rahatlıkla boy gösterebilecek seviyede bir isim olacaktır. Şahsi fikrim Fransa'ya geri dönüp ekol bir takım ve hoca ile çalışırsa önünün daha da açılacağı yönünde. 

Fiyat Aralığı Ne Olur? 

4-6 milyon Euro arası olacağını tahmin ediyorum. "Financial Fair Play" kuralları piyasayı biraz düzenlemiş gibi gözüküyor. 

Ufuk Tolga Aldırmaz

17 Haziran 2013 Pazartesi

Obiang

Pedro Obiang, İspanya'nın Madrid Özerk Bölgesi'nde doğmuş; Ekvator Ginesi asıllı bir isim. 1992 Doğumlu olan Obiang, İtalya'nın Sampdoria takımında top koşturan bir orta saha oyuncusu.

15 yaşında alt yapısına girdiği Atletico Madrid, onun için önemli bir kariyerin başlangıcı olacaktı. Burada İspanyol gözlemcilerin dikkatini çeken Obiang, milli takımın alt yaş kategorilerine seçilmeye başlayarak adını ufak çapta da olsa uluslararası arenada duyuracaktır. 2008'de Sampdoria'ya transfer olarak genç takım ile maçlara çıkmaya başlar. Buna karşın zamanın teknik direktörü Walter Mazzari'nin görüşleri doğrultusunda zaman zaman A takımda yedek soyunmaya başlayacaktır. Daha sonra 2010'da, mevkiidaşlarının sakatlıkları sonuncunda Juventus karşısında ilk kez resmi bir karşılaşmada forma şansı bulur. Toplamda Sampdoria forması ile 64 maça çıkıp bir gol dokuz asistlik performans kaydeden Obiang, zaman zaman İspanya'nın U21 formasını da sırtına geçiriyor.

Güçlü fizik, sağlam ayaklar, iyi bir oyun görüşü ile hakikaten üst düzey bir kariyer vaad ediyor. Buna karşın henüz skor tabelasını değiştirememesi en büyük eksisi. Seria A'nın fiziğine ve savunma yönüne katkısı yadsınamaz lakin La Liga gibi bir ligde daha "rahat" oynayabilir.

Manchester City, Tottenham gibi kulüplerle adı anılsa da herhangi bir girişim mevcut değil. Buna karşın ilerleyen yıllarda Sampdoria'yı basamak olarak kullanması iş değil. Buraya adını not edelim, lazım olacak.

Ufuk Tolga Aldırmaz


6 Mayıs 2013 Pazartesi

Aga Bu Nedir?: #11 Donla Dolaşmaya Alışkın Takım

İtalya Serie A'yı geçtiğimiz sezon olduğu gibi bu sezon da Juventus kazandı. San Paolo'da oynanan Napoli karşılaşmasından sonra "Şampi..." diye kendi çapımda lanse ettiğim takım "Ben şampiyonum!" diye bağırıyordu. Nitekim öyle de oldu.

Geçen iki şampiyonluğun baş mimarı Antonio Conte de kutlamalardan nasibini alıp bize "Aga bu nedir?" diye sordurtuyor. Hayatımda ilk kez bir teknik adamı "donla" görüyorum, kusura bakmayın. Gerçi Mirko Vucinic de Pescara mücadelesinde attığı golden sonra şortunu çıkararak "donla" dolaşmıştı ama bu farklı. Düşünsenize bir, Fatih Terim şampiyonluğun ardından soyunma odasında "donu" ile dolaşıyor?

Ufuk Tolga Aldırmaz

2 Mart 2013 Cumartesi

Juve Şampi...

Stadio San Paolo'da oynanan ve Serie A'nın bu sezonki kaderini bizatihi çizecek olan karşılaşmada Napoli ile Juventus 1-1'lik skor ile sahadan ayrıldılar. Maça çıkmadan önce tarafların puanları sırası ile 52 ve 58 idi. Juventus böylelikle altı puanlık farkı koruyarak bana göre şampiyonluk için büyük bir adım attı. Son yıllardı ha oldu ha olacak ha geldi ha gelecek diye diye bu noktalara geldi Napoli. Bu gece kazanmış olsalardı San Paolo'da "Şampiyonluk şarkısı düşmesin dillerden" diye bağıracak bir kesim olacaktı. İşleri çok zor.

Maça baktığımızda iki tarafın da 3-5-2 ile başladığını göreceğiz. Juventus'un daha net bir şablonu olduğunu söyleyebiliriz. Beşlinin kanatları sürekli gidip gelerek savunma ve hücumda duracakları yeri iyi biliyorlar. Orta üçlü de aynı şekilde. Savunma zamanı forvet ikilisinden Sebastian Giovinco ya da Mirko Vucinic de duruma göre geri gelerek orta sahalarına yardım ediyordu. Napoli'de ise işler biraz daha komplike. Savunma üçlüsünün yanına gelen birer bek ve neredeyse stoperlerin arasına girecek kadar yaklaşan bir "deep-lying playmaker" Gökhan İnler mevcut. Valon Behrami ile Andrea Pirlo'yu kilitleme çabasına girerlerken Marek Hamsik de daha serbest bir rolde forvet bölgesine katılıyordu. Kimi zaman sol forvet olup kimi zaman da hafif çakma bir trequartista görünümünü alıyordu. Tüm bunların yanında iki taraf adına da en önemli durum Pirlo'nun Napoli tarafından "oynatılmamaya" çalışılması oluyordu.
Birbirlerini azıcık seviyorlar vol1

Birbirlerini azıcık seviyorlar vol2

Juventus Giorgio Chiellini ile golü bulana kadar hemen hemen dengede giden oyun, golden sonra Napoli'nin boyundurluğundaydı. Net biçimde Juventus boğdu demek külliyen yalan olur. Boyundurluk sadece topa hükmetmek anlamında. Zira moment ele geçmesine rağmen üçüncü bölgede efektif olamadılar. Özellikle Cheillini'nin net müdahaleleri ve maçın genelinde oynadığı kusursuz oyun muazzamdı. Her ne kadar tasvip etmesem de Edinson Cavani ile oyun içinde oyun oynayarak sahadan sildi diyebiliriz, abartı olmaz.

Juve'nin kendi yarı sahasından uzun topla çıkıp rakibi gafil avlamaya çalıştığı bir zaman dilimi vardı ki Pirlo ve Bonucci'nin müthiş adam kaçırışları göz doldurdu. Özellikle Pirlo'nun "pasında" Arturo Vidal'in ikiye iki pozisyonda sıkışmış topu sağ kanattan muhteşem ortalaması takdire şayandı. İki enstantanede de Mirko Vucinic'in net pozisyonları bitirememesi de sanırım Juventus'un neden fellik fellik golcü aradığının kanıtıdır. Bu ataklardan gol çıkmayınca topu rakibe vermenin cezasını Gökhan İnler'in golü ile çektiler. Güzel vuruş Leonardo Bonucci'nin kafasına da çarpınca uzanması imkansız bir yere gitti. Kritik dakikada gelen gol Napoli'yi oyunun içine attı.

İkinci yarıda topu da oyunu da kontrol altına alan Juventus için karşı hamle Walter Mazzari'den doğrudan doğruya geldi. Napoli'yi dörtlü savunmaya döndürdü ve hızlı çıkışlar ile rakip kalede önemli pozisyonlar yakaladı. Özellikle '72'de Hamsik'in ceza sahası dışından sektirdiği topu üç direk arasına yollayamayan Walter Gargano belki de takımını uzun vadede şampiyon yapacak golü de atamıyordu.

Açıkçası Juventus'un bu kadar resesif bir şekilde sahada yer alacağını düşünmüyordum. Savunmaları ve şansları ile istediklerini almayı başardılar.İki yıl önce Pirlo'ya burun kıvırıp Buffon takımdan gitsin diyebilen siyah beyazlı taraftarlar sezon sonunda şampiyon olduklarında o zamanları hatırlayıp kendileri ile dalga geçse yeridir. Geçmelidir de. Ayrıca izlediğim her dakika ayrı ayrı meziyetlerine hayran olduğum futbolcu Pirlo. Futbolu bırakması uzun sürmeyecek. Bence onun da tadını çıkaralım. Hele ki bir bir sahneden çekilenleri gördükçe.

NOT: Maçın adamı Giorgio Chiellini'dir. Plase Valon Behrami.

Ufuk Tolga Aldırmaz

28 Şubat 2013 Perşembe

Zamparini ile Çılgın Atmaya Devam

Sicilya'nın en eski kulübü olan Palermo bugünlerde Serie B'de yarışmaya devam etmekte. 1900'de üç İngiliz önderliğinde kurulan kulüp 113 yıllık geçmişinde çok da büyük başarılara sahip değil. Zaten bu yazının konusu da onların başarıları veya başarısızlıkları olmayacak.

2000'in Mart ayında, kulübün 100. yılını kutladığı dönemde Roma'nın da zamane sahibi Franco Sensi'nin şirketi tarafından Palermo satın alınır. Ufak çapta başarılar kazanılsa da büyük sıçrayışlar yapılamaz. Umut yoktur. Bunun üzerine Sensi kulübü satmaya karar verir. Kulübün alıcısı Maurizio Zamparini olacaktır. Zamparini kısa sürede yaptığı yatırımların karşılığını alır. Kulüp Serie A'ya yükselir. Yakın geçmişten hatırlayabileceğiniz kısa vadeli başarılar elde edilir. Fakat bir problem vardır. Zamparini yok sebepler ile teknik direktörlerin işlerine son verir. İşin daha da kötü olan tarafı bunu sürekli hale getirir. Onun için teknik direktör kovmak adeta bir hobi haline gelecekti(!).

11. yılını dolduracağı başkanlıkta 27 teknik direktör değiştirirken, geçtiğimiz sezon Serie B'ye düşürülmesinin ardından göreve Gennaro Gattuso getirilecekti. FC Sion'da kısa süreli de olsa yapmış olduğu oyuncu-teknik direktörlüğün ardından saha kenarındaki karizmatik duruşu ile Zamparini'yi bu kez durduracak isim olduğu konusunda İtalyan basını hemfikirdi.Olmadı. Saha içinde aslan parçası olan Gattuso, saha kenarında ve Başkan Zamparini'ye bağlı iken süt dökmüş kediye dönüşüyordu(!).

Takımın başına bu kez takımlarını Serie B'den Serie A'ya çıkarmak ile ünlü olan Iachini İtalyan Metin Diyadin olarak göze çarpmakta. Zamparini eğer ciddi anlamda takımının başarısını düşünüyorsa bu kez sabretmek zorunda. Yok aksini düşünürse, bu yazıyı tekrar tekrar karşınızda görebilirsiniz.

Zamparini'nin takımı devraldıktan sonra çalıştığı hocaların listesidir, arz ederim:

Bortolo Mutti 2001-2002
Roberto Pruzzo 2002
Ezio Glerean 2002
Daniele Arrigoni 2002-2003
Nedo Sonetti 2003
Silvio Baldini 2003-2004
Francesco Guidolin 2004-2005
Luigi Delneri 2005-2006
Giuseppe Papadopulo 2006
Francesco Guidolin 2006-2007
Renzo Gobbo-Rosario Pergolizzi 2007
Francesco Guidolin 2007
Stefano Colantuono 2007
Francesco Guidolin 2007-2008
Stefano Colantuono 2008
Davide Ballardini 2008-2009
Walter Zenga 2009
Delio Rossi 2009-2011
Serse Cosmi 2011
Delio Rossi 2011
Stefano Pioli 2011
Devis Mangia 2011
Bartolo Mutti 2012
Guiseppe Sannino 2012
Alberto Malesani 2013
Gian Piero Gasperini 2013
Guiseppe Sannino 2013
Gennaro Gattuso 2013
Guiseppe Iachini 2013-?

Bu listeyi oluştururken ciddi manada zorlandım. Daha net algılanabilmesi için şöyle de bir kıyas yapayım: Manchester United kuruluş yılı olan 1892'den beri sadece 21 menajer ile çalışmıştır. Varın gerisini siz hesap edin.

Ufuk Tolga Aldırmaz


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...