28 Nisan 2013 Pazar

Gözlemcinin Not Defteri: #8 Bruno Ecuele Manga



Bruno Ecule Manga, 16 Temmuz 1988 Libreville/Gabon doğumlu bir futbolcu. Futbolcu araştırırken benim için ilk kıstas yaştır. Genellikle 23 yaş altı isimleri incelemeyi severim lakin Manga özel bir oyuncu. Peşin peşin belirteyim.

Futbola yerel bir Gabon kulübü olan FC 105 Libreville'de başlayan Manga, Bordeaux gözlemcileri tarafından keşfedilir ve kulüp 2006 yılında onu kadrosuna katar. Yedek takımda geçirilen bir sezonun ardından Rodez'ye kiralanır. Burada bulduğu şansı iyi değerlendirir ve ikinci yarıda Ligue 2 ekiplerinde Angers'e kiralık olarak geçiş yapar. Burada bir buçuk yılı tamamlar ve 2010-2011 sezonunda Lorient'a katılır. Burada kilit noktalar Arsenal'a geçiş yapan Laurent Koscienly'nin yerini doldurmak amacıyla alınması ve ekstra olarak baba Gourcuff, Christian'ın oyuncu potansiyelinden çok iyi anlayan bir teknik adama olarak onu özellikle takıma kazandırmasıdır.O sezondan beri Lorient'ın önemli bir parçası haline gelen Manga, PSG ile oynanan sezonun ilk maçında sakatlanmıştı. Bu sakatlık onun üzerindeki gözlerdeki ilginin azalmasına neden oldu. Buna rağmen hala "taş" gibi bir oyuncu. Eski günlerine tam anlamıyla dönemese de, az kaldı diyelim.

Özellikler

İki ayağını da kullanabilen Manga'nın baskın ayağı sağ ayağı. Buna karşın genelde sol stoper mevkiisinde oynuyor.Ayaklarına hakimiyetinin yanı sıra topla olan ilişkisi de direkt olarak göze batıyor. Onu mevkiidaşlarından ayıran en büyük özelliği de bu topla olan ilişkisi.Bunu pas yüzdesinden de görebiliyoruz; 84.5. Bunun yanı sıra kendine güveni üst düzey. Sık sık Gerard Piquevari savunmadan topla çıkışları yapmakta. Avrupa'da revaçta olan, aranan stoper özelliklerinden birisi. Lafı evelemeyelim, geriden oyun kurma problemine bire bir diyelim.Soğuk kanlılığı ile bire birlerde geçilmesi zor bir isim haline geliyor. Buna karşın yukarıda bahsettiğim o sakatlık esnekliğinden biraz alıp götürmüş gibi. Bazen pozisyonlarda tepkime süresi uzayabiliyor. Hava toplarından boyunun avantajını iyi kullanıyor.Fizik olarak kendisini Kolo Toure'ye benzetiyorum. Rakibi korkutan cinsten bir isim. Bunların hepsi bir kenara en önemli özelliği defansın organizatörü olması. Çoğu maçta takımının kaptanlığını da yapıyor. Lider ruhu ile organizatörlük durumu birleşince tadından yenmez bir hal almıyor değil.

Kötüleyebileceğimiz yanı belki sakatlık neticesinde oluşan paslanmış özellikleridir. Bunun yanında en büyük sıkıntısı -tabii ne kadar sıkıntı diyebilirseniz- şut blokajının vasat oluşudur.

Kapalı savunma için de açık savunma için de aranılacak bir isim. Önünde oynayacak iyi bir süpürücü ile de verimini arttırırsınız, bir ufak tüyo daha olsun.

İleride Nereye Gider? 

Arsene Wenger'in sevdiği tarzda isimlerden birisiydi aslında. Sakatlık onu "defolu" kategorisine sokar mı bilemiyorum ama büyük takımların ilgisi kesildi. Onu almak için sanırım tam da zamanıdır. Bir veya iki sezon daha sakatlığı nüks etmez ise önemli kulüplere kapağı atabilir.

Fiyat Aralığı Ne Olur?

Lorient Başkanı Loic Fery çok paragöz bir isim değil. En azından bir Louis Niccolin değil diyeyim. Sakatlık bahanesini de ön plana çıkarırsanız 5-6 milyon Euro'ya muhteşem bir modern stoper kazanmış olursunuz diyeyim. Lig standartı için epey iyi bir isim.

Ufuk Tolga Aldırmaz

Corentin-Kıdemsiz Golcü



Altı yaşında US Chemery Mehers St.Romain, 13 yaşında Blois Foot 41 ve 15'inde Troyes. Corentin Jean'ın basamakları hızlıca çıkış sırası tam olarak budur. İki yıl akademide tabiri caizse takıldıktan sonra Lig Kupası'nda Rennes'e karşı ilk kez takımının formasını giydi, bir de gol kaydetti. Ligde de teknik direktörü ona git gide artan dakikalarda şanslar vermeye başladı. Hatta bir ara taraftardan tepki bile gördü Jean-Marc Furlan. Kadroda bulunan daha "kıdemli" forvetler vardı en nihayetinde.

Furlan gelen tepkilere aldırış etmedi ve Jean'ı oynatmaya devam etti. Karşılığında gelmeyen gol, Reims'e karşı gelecekti. 4-2 mağlup olmalarına rağmen o, takımının iki golünün altında da imzasını barındırıyordu. Daha sonra bir gol de son şampiyon Montpellier'nin ağlarına gönderdi. Takımdaki kıdemli forvetlerden daha fazla gol atmış oluyordu böylece, Jean.

Fransız milli takımının ilgili yaş kategorilerinde de forma giyen Jean ülkesi adına uluslararası turnuvalarda da boy göstermekte. Ligin son sırasına demirleyen Troyes'in gelecek sezon Ligue 2'de önemli bir parçası haline gelip sıçrayış yapabilir. Adını zihnimizin bir köşesine yazalım şimdiden.

Ufuk Tolga Aldırmaz

Gözlemcinin Not Defteri: #7 Serge Aurier



Toulouse'un 20 yaşındaki sağ ve sol bek mevkiilerinde oynayabilen oyuncusu Serge Aurier Fildişi Sahilleri doğumlu. Küçük yaşta ailesi ile birlikte Fransa'ya göç ediyorlar. Futbol konusunda yetenekleri fark edilince ailesi tarafından yerel kulüplerin himayesine veriliyor. Birkaç yıl geçip 14 yaşına geldiğinde Villepinte'e "transfer" oluyor. Buradan direkt olarak o zaman Ligue 1 ekiplerinden biri olan Lens'a geçiş yapar. İzleyenler onda ışık görmektedir. Kendisini geliştirir. Değişik mevkiilerde de boy gösterir bu yıllarda. 16 yaşında ilk profesyönel kontratına imza atıp Fransa Kupası'nda Lorient'a karşı ilk kez forma giyecektir. Lens küme düştükten sonra kulübünde düzenli olarak forma giymeye başlayacaktır. Burada birçok kulübün dikkatini çeker ve 1.5 milyon Euro karşılığında Toulouse'a transfer olur.

Özellikler

Yukarıda da belirttiğim gibi sağ ve sol bek oynayabilen bir isim. Sağ ayaklı olmasına rağmen sol bekte de en az sağ bekte verdiği performansı vermekte. Bunun dışında orta sahanın sağı, solu ve hatta stoper olarak da forma giyebilmekte Aurier. Hızlı bir isim. Hızının yanında topla olan ilişkisinin ortalamanın üstünde olması neticesinde bir bek için iyi bir sprinter olduğunu söyleyebiliriz. Hücum olarak komple bir bekten alabileceğiniz verimi size verecektir. Bunu henüz istatistiklere yansıtabilmiş değil. 73'ü ilk on bir olmak üzere çıktığı 92 karşılaşmada iki gol beş asistlik bir performans göstermiş. Bunun üzerine zamanla rahatça çıkacağını dillendirmeliyim.

Aurier hücumsal katkısından daha fazlasını savunma yönüyle veriyor. Örnekler üzerinden gidecek olursak Ligue 1'de açık ara en iyi sağ bek olarak göze çarpan Christophe Jallet ile karşılaştırabiliriz. Jallet'nin top kapma istatistiği 2.7 iken Aurier'in 3.6. Aynı şekilde interception diye tabir edilen o pas aralarında da 2.1'e 2.7'lik bir üstünlüğü söz konusu.

Pas oyununa yatkınlığı ise iyi seviyede. Maç başına 36 civarı pas yaparken başarı yüzdesi 82.5. Uzun top seçeneğini fazlaca kullanmamasına rağmen iyi işler de çıkarıyor. Hiç fena değil, değil mi?

İleride Nereye Gider? 

Savunma çizgisinin yanında hücumsal zenginlik de katar ve bunun istatistiklere vurmaya başarırsa net biçimde Premier League'in başaltı takımlarına sıçrama yapabilecek potansiyelde. Lens'ten beri gelişimini takip eden kulüpler olduğu biliniyor. Buna karşın herhangi bir hamle gelmedi. Bu sezon sonunda da geleceğe benzemiyor. Hızlı davranıldığı takdirde ülkemize rahatlıkla getirilebilecek bir isim olarak göze çarpıyor.

Fiyat Aralığı Ne Olur? 

Toulouse'un ona yaptığı yatırımı da düşününce 3-4 milyon Euro civarında bir ücrete rahatlıkla bitirilebilir. İyi pazarlık ile belki daha az bir miktar bile ödenebilir. Vereceğiniz her kuruşun karşılığını öyle veya böyle alırsınız, temin edebilirim.

Ufuk Tolga Aldırmaz



27 Nisan 2013 Cumartesi

Fussballmeister: Borussia Dortmund!

Özellikle beklediğim Borussia Dortmund ile Real Madrid arasındaki mücadele çarşamba gecesi 4-1'lik skor ile son buldu, bildiğiniz gibi. Maçı "endüstriyel futbol" kisvesi altında bolca sövmeme sebep olan link arama işlemi yüzünden eksiksiz olarak izleme şansını bulamamıştım. Bundan ötürü maçı torrentten çekip naçizane bir analiz gireyim dedim. En sonunda indirip, izleme şerefine nail oldum. Emeği geçenler var olsun diyeyim.

Westfalenstadion'da oynanan karşılaşma hakikaten beklendiği gibi taktik bir savaşa dönüştü. Bunda çeşitli etkenler vardı pek tabii. Öncelikle ev sahibinin geneli itibari ile maç öncesi yazımda da belirttiğim düzenin dışında pek bir gelişme ile sahada olmadığını dillendireyim. Maçtan önce kadrolar sosyal medyaya düştüğünde kafamdaki tek soru işareti Jakub Blaszczykowski'nin Kevin Grosskreutz yerine sahada yerini almış olmasıydı. Orta alandaki esnekliği sağlayıp sağlayamayacağı hakkında bir düşünce oluşturmuştum çapımda. Jürgen Klopp bu düşünceyi boşa çıkardı, peşin peşin söyleyeyim. Marco Reus'un maçın genelinde sol tarafta oynaması ve Kuba'nın üzerine düşen görevi Mario Götze'nin de saha içi yardımları ile birlikte yerine getirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Karşı tarafta ise Angel Di Maria'nın özel durumları ile birlikte hem zorunlu hem de taktisel düşünce anlamında bir değişim söz konusuydu. Yine o meşhur(!) maç öncesi yazımda üstünde defalarca durduğum Xabi Alonso'ya baskıyı kırmak adına Luka Modric hamlesi gelmişti. Öyle ki Modric hamlesi altta da görebileceğiniz gibi Real Madrid'in artık klasikleşmiş o 4-2-3-1'ini 4-3-3'e evirecekti. Mesut Özil'in de ortaya kırık biçimde sağda oynaması daha da sağlam bir orta alan anlamına gelecekti, kağıt üstünde.
Maç içindeki örneklerden sadece biri

Modric hamlesinin en büyük dayanağı net biçimde oyun kontrolü ve tempoyu elde tutmaydı. Jose Mourinho tempoyu Dortmund'a bırakırsa başına geleceklerin farkındaydı. Takımının geri dönüşlerde bu seviyede sıkıntı yaşadığı aşikar. Daha yedinci dakikada Reus ile gelen kontradan sonra jest ve mimikleri de takımına tempoyu düşürmeleri gerektiğini gösteren cinsteydi.

Bunların yanı sıra Dortmund yine orta alanda özellikle Alonso'ya olmak üzere ekstra olarak da Real Madrid geri dörtlüsüne baskı yapacaktı. Alonso stoperlerin arasına girmek sureti ile top çıkarma çabasına girecekti. Yanında bulunan Modric ve Sami Khedira'nın İlkay Gündoğan ve Sven Bender'in insanüstü baskısına dayanamaması neticesinde yine yalnız kalacaktı. Diğer çözüm olarak işaret ettiğim/edilen durum ise bekler ile top çıkarmaktı. Bunun yapılamamasının ilk sebebi Mourinho'nun tercihleriydi. Yukarıda da belirttiğim gibi bu kadar "sağlam" bir orta alandan oyun merkezini beklere kaydırmak hiç de kolay bir iş olmazdı. İkincil sebep ise Dortmund'un beklere uyguladığı "overload". Özellikle Fabio Coentrao'ya gelen bu baskı maç boyunca Sergio Ramos'a göre ofansif meziyetleri daha üst düzey olmasına rağmen Portekizli'yi sahadan silecekti.
Akan oyunda İlkay'dan Alonso'ya baskı

"Normal" oyunda gelen Alonso'ya baskı

Coentrao'ya yapılan baskı ve neticesinde gelecek olan top kaybı

Üstüne üstlük "gegenpressing'in" de layıkı ile uygulanması neticesinde Real Madrid hiç düşmediği bir savurgan oyun oynama zorunluluğuna düşecekti. Nitekim attıkları golün şans unsurunu fazlaca barındırması da alışık olmadığımız bu duruma iyi bir örnek olacaktı.

Gegenpressing ile vakıf olunan dinamizm, tam saha baskı ile uygulanan muhteşem alan savunması ve kompakt bekleyişe çözüm bulamayan Real Madrid'in acziyeti ile birlikte Robert Lewandowski'nin üstün oyunu skor tabelasının bu denli farklı oluşunun tesadüf olmadığını gösterecekti. Takım olarak muhteşem biçimde sahayı parselleyen ve rakibini etkisiz bırakan Dortmund'un potansiyelinin tamamını sahaya yansıttığını söyleyecek olursak yanılmayız. Bunların yanına bir de Mourinho'nun iş işten geçtikten sonra yaptıkları hamleleri de ekleyince Dortmund ve Klopp'un maçı, hatta turu ne kadar hak ettiğini söyleyebiliriz.

İki hafta sonra -yanılıyor olabilirim- oynanacak rövanşta Real Madrid'in insanüstü bir performans sergileyeceğini düşünüyorum. Zaman tüneline girdiğimizde Real Madrid'in hafızam beni yanıltmıyorsa Borussia Mönchengladbach'a karşı böyle bir hezimetten turu çevirdiğini göreceğiz. Olamaz mı? Olabilir. Tarihin tekerrür ettiğini daha önce de gördük lakin futbolun azıcık adaleti varsa Dortmund'a ait olan o peri masalı kupanın alınması ile tamamlanacaktır.

Ufuk Tolga Aldırmaz

26 Nisan 2013 Cuma

Yazı yazma çabaları: Mutluluktan yazamamak!

Dünyanın en kötü yazısını iftiharla sunarım..Böyle akıl tutulmasına can kurban. Siz o finale gidin,ben Amsterdam'da olayım,ömrümün geri kalan kısmını menenjit olarak yaşamaya razıyım.
Öğreniyoruz,alışıyoruz,kazandıkça büyüyoruz. Öncelikle, sırtında taşıdığu şerefli formanın, alın terilerine çamur sürülmüş bu güzel renklerin değerini bilen futbolcularımızı, golleriyle bu takıma yıllarca can vermiş Aykut Hocamı canı gönülden kutlarım.

Herhalde Yunanistan'ın Avrupa şampiyonluğundan sonra, başarısı medya manipülasyonuyla bu kadar küçültülen başka takım yoktur. Abartıyor da olabilirim,hakkımdır.

Evet, sizin gözünüzden konuşalım. Sizin beyin seviyelerinize olayı indirgeyelim. Bate kötü takım eledik, Plzen grubundan lider çıktı eledik, Benfica namağlup liginde ve Avrupa'da, yendik. 1-0 yendik, üzülüyoruz neden 4 olmadı diye!. Doğru, abartıldılar, ama peki Fenerbahçe'nin hakkı ne kadar verildi? Kompakt oynama, takım savunması, oyun mantalitesiyle Avrupa'nın analistlerince ''örnek'' hayran olunası takım olarak gösterilirken, siz neler diyordunuz?
Neyse bunu deme gereği duydum. Maç özelinde, ben,sen o biz siz onlarca çok fazla büyütülen, büyütülürken de karşısındaki büyük takım Fenerbahçe küçültüldü,doğru,yalan yok işimize de geldi gibi.

Lazio'ya benzer bir orta saha prototiplerine sahip Benfica'ya karşı da, savunmadan ve ön savunma bölgesinden 3 ve 4.bölgeye çoğunlukla dikey paslarla hücum aksiyonları denedik ki, hocanın taktik analizi en iyi burada ortaya çıktı. Özellikle Luisao'nun yokluğunda, stoperlerin ceza sahasına gönderilen her topta hataya müsait olduğu, pozisyon şansı tanıdığı savunmalarına karşı, öne dikey oynamak çok mantıklı bir fikir idi.

Paris Saint Germain'in Valencia maçındaki taktiğine benzer bir planla sahaya yayıldığını düşündüğüm Benfica, savunmada yer yer 3'lüye geçişler yaptı. Matic ve 19'luk orta saha ile önlerine, ileri 3'lüyü beslemek için yerleştirilmiş Aimar'ı Topal ve Raul ile hızlı baskı ile kitleyen Fenerbahçe orta sahası, merkezde kapılan çabuk toplarla, ön alan oyuncularıyla hareketlilik aradı.



İki takım da 4-2-3-1 oynadı ama fark kenarda ortaya çıktı!
Bu sözler benim değil, kanımca Avrupa'nın en iyi analisti olan Zonal Marking'deki adını hatırlayamadığım abimizin.
Haklıydı da, kenarlarda sol kanattan aradığı ataklar haricinde etkili gelemeyen ve merkezde de büyük bir presle karşılaşan Benfica, çoğu zaman Cardozo'nun vücuduna atılan toplarda Salvio'yu kullanmayı denedi ki, orada gladyatör Egemen devreye girdi. Cardozo'ya top aldırmamak? desem yeter sanırım.

Yetmedi, 1.94'lük Avrupa'nın en iyi santrforlarından biri olan Cardozo'ya top aldırmayan Egemen, Ziegler'in zorlandığı pozisyonlarda da sol stoper kademesinde hayati müdahaleler yaptı. Farkındayım bireysel anlamda övmek çok zor oluyor, her biri harika oynadı,hayatımda yazmak istediğim belki de en iyi yazıydı bu,o kadar heyecanlı ve mutluyum ki,beyin,mantık,koordinasyon durdu adeta.

Pek sevmem ama istatistiklerden bahsedelim.

UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 23 Ekim 2012'de Spartak Moskova'ya 2-1 yenildiği maçın ardından 38 resmi maçta rakiplerine boyun eğmeyen Benfica, 39. maçta Fenerbahçe'ye mağlup oldu. Portekiz temsilcisi 38 maçta 31 galibiyet, 7 beraberlik almıştı.


En son Ekim ayında S.Moskova'ya yenilen takımı yendik. Bu hem övgü hem de bizim için bir done içerir aslında. Zira Porto'nun çok kötü olduğu ligde aldıkları namağlupluğun benim nazarımda çok da bir anlamı yok. Avrupa'da Celtic, Moskova gibi takımlara yenilen bir takımın nereden ve nasıl çökertileceğinin yolu buralardan geçiyor.

İnanın çok şey var demek istediğim,yapmak istediğim tespit,olmuyor be olmuyor,beyin durdu,akmıyor,koordinasyon yok.
Bir parantez de '' Hocam''a

Yalan yok,taktik analiz, hamle konusunda çok fazla şüphem vardı hakkında Ben utandırılmaktan, çok utanan bir insanım,yanılmayı sevmem. Ama hayatımda hiç keyif almadığım kadar keyif alıyorum, hocam beni utandırınca. Tek kelime ile muhteşem bir gece, muhteşem analiz, harika futbol,istek arzu çok şey var be hocam, yüreğine sağlık. Sen böyle ol,ben yerin dibine gireyim,razıyım.

Glory Glory Fenerbahçe!

Fenerbahçe ile tarihi maçlar kuşağına devam ediyoruz. Neresinden tutmaya çalışılsa çalışılsın koskocaman bir başarı var ortada. Bunun devamı için de bu gece sahaya çıktı sarı-lacivertliler. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; Aykut Kocaman ve ekibi rakibi "yine" muhteşem biçimde analiz etmiş.

Nicolas Gaitan ve Rodrigo Lima'nın kenarda oturduğu bir düzen ile sahada yer alan Benfica aslında Fenerbahçe'den çekinmiş dersek yanılmış olmayacağız. Bu çekincenin yanına bir de Jorge Jesus'un maç sonu açıklamalarında belirttiği gibi iki futbolcunun da ufak problemlerinin oluşu aslında takım adına büyük engel teşkil edecekti.

Fenerbahçe'nin maçın ilk saniyesinden itibaren üst düzey konsantrasyonda kompakt bir bekleyiş sergilemesi son derece önemliydi. Öyle ki Benfica, en iyi ihtimalle blokları arası beş metreden fazla olmayan bir ikili hatta tutulacaktı. Bu savunma düzeninin dışın sadece bir tek kontra atak ile çıktı Fenerbahçe. Benfica'nın hücum organizasyonunda hedef adam olarak kullandığı Oscar Cardozo'nun ağır kalması yahut Perreira-Salvio ikilisinin oyunları(istenilen elde edilemedi) ile bir şeyler tutturmaya çalışılması hattın delinememesine de öncü oluyordu. Buna karşın Fenerbahçe de Aykut Kocaman'ın kişisel özelliklerinden biri olan "sabrı" bu yönde kullandı. Sabırla yapılan bu savunmada zaman zaman aksayabilen tek yer ise sol taraftı. Salvio'nun savruk oyunu ile birkaç kez koridor haline gelen bölge sol stoper Egemen'in üstün oyunu ile tölere edildi. Buna karşın rakibin de sol tarafı bir o kadar rahatsız edildi. Fenerbahçe'ye göre daha zayıf olan bu sol kanat Fenerbahçe adına maden oldu. Lorenzo Malgarejo'nun kanadı bizim Beşiktaş'ın sol bekliği omuzlarına yüklenen Uğur Boral'dan hallice bir savunma ile kotarılmaya çalışıldı. İşlenen bu bölgeden gelen yüksek topların hemen hepsi tehlike yarattı.

Dengede giden oyunda farkı yaratan Fenerbahçe'nin geçiş oyunlarındaki mobilitesi idi. Hem oyuncular hem de top ile iyi bir biçimde hareket yaratılıyordu. Benfica'nın savunma hattı ile orta bölgesinde yaşanan aksamaların da kullanılması ile bu fark daha da etkin hale gelecekti. Böylece en büyük avantaj ise topu ayakta tutup rakibe oynama izni verilmemesi olacaktı. Fenerbahçe'nin klasikleşen sağlamcı oyununda en büyük handikap topu rakibe vermesi ile her defasında oluştu, gördük. Aykut Kocaman bundan ders almış olmalı ki golden sonra dahi meşhur Selçuk Şahin hamlesini hemen icra etmedi.

Velhasıl kelam, Aykut Kocaman da Fenerbahçe de devinim halinde. Oynadıkça gelişiyorlar. İtiraf etmeliyim ki bu anlayış ve birkaç ufak nüans ile özellikle Şükrü Saraçoğlu'nda korkunç bir "Avrupa takımı" haline geleceklerdir. Maç öncesi Kocaman'ın dile getirdiği o 51-49'luk Benfica'nın favoriliği ise Işık Stadı'na gidilirken eşitlenecekti. Şahsi fikrim sokaklara dökülmek için daha erken olduğu yönünde. Doksan dakika kaldı. Kolay gelsin Fenerbahçe!

Ufuk Tolga Aldırmaz

16 Nisan 2013 Salı

"Oğuzhan Oyuna Girdikten Sonra"

Sezon başı kapı kapı dolaşılıp teknik direktör arandığı vakit açıkça her yerde Samet Aybaba'nın konuşulan isimler içinde en ideali olduğunu ve onun Beşiktaş'ın mevcut durumu içerisinde beklentiler çerçevesinde iyi işler yapabileceğini düşünüyordum. Allah'ın bildiği kuldan saklanmaz. Bunun yanı sıra yiğidi öldürüp hakkını vereceğiz. İnönü'de oynanan Trabzonspor karşılaşmasının ikinci yarısı da dahil olmak üzere ikinci yarı yine İnönü'de oynana İBB karşılaşmasına kadar takım hakikaten Türkiye standartlarının bir tık üst seviyesinde bir direkt hücum prensibi ile sahada mücadele ediyordu. Dikkat mücadele ediyordu diyorum çünkü puan kayıpları ve her türlü saha içi olumsuzluklara (sakatlık vs) oyuncular tarafından bir direnç gösteriliyordu. Ne olduysa ondan sonra oldu. Samet Aybaba'nın özellikle Oğuzhan Özyakup hakkındaki olumsuz açıklamaları ve bir takım mesnetsiz saha dışı iddialar neticesinde oluşan transfer bilançosu ile takıma iyiden iyiye kendisi tarafından ket vurulmaya başlandı. Yaşanan süreç bu güne kadar geldi. Hepimiz biliyoruz.

Takıldığım nokta yek. Oğuzhan Özyakup üzerinde oynanan ya da oynanmaya çalışılan oyun. Net biçimde bu oyunun baş rolü Samet Aybaba. Birbiri ardına gelip haftada bir olmak kaydı ile Oğuzhan Samet Aybaba nezdinde yerin dibine sokulmakta. Gece hayatından başlayıp, genç ve toy olmasına kadar daha da kötüsü sezon başı alınamayan ve Oğuzhan'ın tatlı rekabette olduğu Salih Uçan'ın üzerinden bu adamın eleştirilmesinin en ufak izahı yoktur; tıpkı bugün gelinen noktada Oğuzhan'ın garip biçimde on birden kesilmesi sorunununda izah olmaması gibi. Samet Aybaba'nın Oğuzhan'a karşı yürüttüğü bu soğuk savaş mentalitesinin takıma zarar verdiği de malum. Maç sonu açıklamaları yapan her oyuncunun ağzından düşmeyen laf da birdi:"Oğuzhan oyuna girdikten sonra." 

Beşiktaş'ın mevcut kadrosunun yamalı bir kadro olduğunu kabul etmeyen yoktur. Buna karşın bu yamalı kadronun içinde parlayabilecek ve bu geçiş sezonunun  kazancı sayılabilecek potansiyel isimler de yok değildi. Nitekim başta Oğuzhan olmak üzere Olcay ve hatta Holosko dahi bu kategoriye girecekti. Buna karşın elinizdeki en kıymetli parçayı parlatmak varken tam tersi yönde hareket etmenin ardında art niyet aranmasını yadırgamamak gerekiyor. Basite indirgersek, maça başlayan on birde yer alan Veli-Necip ikilisi ile Beşiktaş'ın kazandığı maç sayısı ikiyi geçmez. Sezon başından beri defalarca denenen bu on bir varyasyonu hiçbir şekilde tutmadı. Bugün de tutmadığını bir kez daha gördük. Oğuzhan'ın Veli ile yer değişimi oyunun kaderini değiştirdi. Önder Özen'in tabiri ile Fernandes'in atak organizatörü olduğu ortamda onu topla buluşturabilecek bir oyun organizatörüne ihtiyaç duyuluyor. Bu oyun organizatörü olarak iş görebilecek isim ne Veli ne Necip ne de Toraman olabilir. İstatistiksel olarak Beşiktaş'ın Oğuzhan sahada iken kazandığı ortalama puan 2.2; buna karşın Oğuzhan çeşitli sebeplerle oyunun dışında olduğunda bu ortalama 1.1'e düşüyor. Son şampiyonluğun geldiği zaman Mustafa Denizli kehanetlerini yaparken kilit bir şey söylemişti: "Türkiye Ligi'nde şampiyonluk için gereken puan ortalaması 2.3,2.4-2.5 seviyesindedir." Oğuzhan'ın sebepsiz takımdan kesilmesi net biçimde Beşiktaş'ın puan ortalamasını düşürüp, şampiyonluk yoluna en büyük taşı koymuştur.

Oğuzhan şu "kara" sezonun en büyük kazancıdır. Samet Aybaba bunun aksini (en azından) bana gösteremeyecek. Görece rahatlıkla alınabilecek sezon, ufak ayrıntılar ile çöpe gidiyor. Şampiyonluğu dillendirirken gereksiz yere "Acaba Avrupa Ligi'ne gidilebilecek mi? diye kendi kendime sormak sezon özelinde bana en çok koyan şey olmuştur, sizleri bilemem. 

NOT: Puan ortalaması ile ilgili Oğuzhan'lı-Oğuzhan'sız kısmı Ali Ece'nin yorumlarından derlenen Akşam gazetesinin web sayfasındaki ilgili haberinden alınmıştır.

DİP NOT: Fenerbahçe forması ile harikalar yaratan Pierre Webo'nun alınmasına engel olan isim de hatırladığım kadarıyla Samet Aybaba. He, yanlış hatırlıyorsam özür dilerim. Hoş kendisinin de Oğuzhan'ın olmadığı her maç için bizlere bir özür borcu da yok değil.

Ufuk Tolga Aldırmaz
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...