27 Ağustos 2011 Cumartesi

Kazanan Hep Alt Yapı Olsun(Sporting- Sociedad)


Biraz değişiklik yapalım istedim. 2011-2012 sezonu La Liga açılış maçı ile başlıyoruz yazımıza. Maçın adı Sporting Gijon- Real Sociedad.

Ev sahibi Gijon yeni stadı ile sezona başlıyor. Güzel de bir stad olmuş. Bizi kıskandıracak nitelikte. Real Sociedad da teknik direktörlük değişimi yapıp sezona başlıyor. Fransız Philippe Montanier ile 2 yıllık kontrat yaptılar. Yerinde bir değişim olduğunu söyleyebiliriz.

Gelelim kadrolara. Daha doğrusu ön plana çıkanlara. San Sebastian ekibinden başlayalım. Kadrolarına Vela ve Mariga gibi “büyük takım” görmüş iki isim kattılar. Kesinlikle faydaları olacaktır. Bugün Vela sahadaydı. Mariga ise sakatlığı nedeniyle görev alanında yoktu. Açıkçası Vela gibi çok güvenilen genç yeteneği buralarda görmek ilginç geliyor. Hele ki o muhteşem U17 Dünya Kupası performansından sonra… Hatırlayacak olursak Vela ve Dos Santos Meksika’ya inanılmaz katkılarda bulunmuş ve kupayı kazanmalarını sağlamışlardı. Şu anda ikisi de yokları oynuyor dersek yanlış söylemiş olmayız. Sociedad’da Xabi Prieto’yu göz ardı etmek olmaz. Böyle bir yetenek nasıl olurda –tabiri caizse- buralarda sürünür gerçekten irdelenmesi gereken bir konu. Ülkemizde üç büyüklerde çok rahat 11 oyuncusu olabilecek nitelikte bir isim kendileri… Sporting’e gelecek olursak  ilk bakışta Eguren ve FM efsanelerinden biri olan Trejo dikkatleri çekiyor.

Maç başladığı andan itibaren Sociedad’ın Gijon’dan üstün olduğunu net bir şekilde anlayabildik. Ancak Sociedad’da Gijon’da bu ligde tutunması kolay olan ekiplerden olmayacak buna daha ilk maçtan kesin gözüyle bakabiliriz. Birbirlerine taktiksel anlamda üstünlük kurabildi mi diye soracak olursanız kesinlikle hayır derim. Ancak Sociedad’da kaliteli ayak sayısı daha fazla. Maç içinde Gijon’da sadece De Las Cuevas parladı. Gerçekten sağ ayağına hakim bir oyuncu. Bütün duran toplar onda. Gijon onun ayağına bakıyor dersek yeğdir. Bu maç sayesinde De La Cuevas radarıma takılmış durumda. Bakalım nasıl bir gelişim gösterecek 25 yaşındaki oyuncu.

Orta saha mücadelesi şeklinde geçen mücadele sonucu 35. dakikada ilk defa organize bir pas ağı yapan Sociedad; Aggiretxe ile şık bir kafa golü buldu. Sociedad’ın bu dakikadan sonra çok daha rahat oynadığını söyleyebiliriz. 65.dakikada ikinci kez usta işi paslaşmalar yapıp yine Aggiretxe’nin kafasından golü bulup daha da rahatladı Sociedad. Ancak  2 dakika sonra Carlos Martinez bir penaltı “yaptırdı” ve topun başına o çok beğendiğim De Las Cuevas geçti. Nitekim golü de şık bir vuruşla hanelerine yazdırdı. Bu dakikadan sonra Gijon’un daha atak olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Maç normalinde ilerledi. Bitime 2 dk kala da ev sahibi ekipten Lora kırmızı kartı gördü. Maç da 2-1’lik Sociedad üstünlüğüyle sona erdi.

Bu maçın önemi nedir benim için? Şudur: San Sebastian’dan çıkan alt yapı mahsülü gençler  2-3 yıl içinde tekrar atağa geçecekler. Nihatlı Kovacevicli Sociedad’ı unutmadınız umarım? Kazanan her zaman alt yapı olsun diyorum ve Sociedad’ı tebrik ediyorum.

NOT: Xabi Prieto’ya saygılar, De Las Cuevas’a da sevgiler…

26 Ağustos 2011 Cuma

Bu Gruptan Çıkarsa Şampiyon Olur...


3-0’lık galibiyetten sonra ter akıta akıta 2-0 mağlup olup; rezil bir futbol oynayarak sahadan turu alıp çıkmayı bildi Kartal. Açıkçası dün maçı yorumlayan bir yazı yazmam gerekirdi ancak sahada futbol adına futbolun f’sini görememenin hayal kırıklığı maçı tekrar yaşatmak istemedi bana. Bugün de rakipler belli oldu. 2. Pottan katılmış olmamıza rağmen zorlu bir kura çektiğimizi düşünüyorum. Rakipler; Dinamo Kiev,Stoke City, Maccabi Tel-Aviv.

Kağıt üzerinde üç takımın toplamından daha fazla “yıldız” futbolcu barındırıyor Beşiktaş. Tabi ki futbol kağıt üzerinde oynanan bir oyun değil. Rusya 2.lig takımı resmen darma duman etti Beşiktaş’ı. Gelelim rakipleri değerlendirmeye…

Sırayla gidelim ve Dinamo Kiev ile başlayalım. Bahsetmeye gerek yok aslında Türk takımlarının belalısı olan ve geçen seneden bize acı bir deneyim kazandırmış bir takım Kiev temsilcisi. Küçümseyenler bir hayli fazla idi. Hala daha bunu savunanlar var. Kiev temsilcisi kesinlikle iyi bir “takım”. Geçen seneki kadrolarına çok da önemli futbolcular kattı diyemeyiz. Stopere Diakhate geldi kuşkusuz en önemli transfer bu. Kısacası Kiev bildiğimiz Kiev. Umarım soğuklar bastırmadan önce oralara uğrarız. Açıkçası iki maçtan da umudum yok denecek kadar az. Grup liderliği isteniyorsa en azından evde galibiyet şart.

Stoke City İngiliz takımı. Ancak değişi unsurları içinde bulunduran bir takım. Taç atışlarından tutun da evlerindeki form grafiğine kadar… Deplasmanda Stoke City’i mağlup etmek gerçekten çok çok zor. Zira bunu EPL devleri gerçekleştiremiyor. Pragmatist yaklaşımda bulunursak 1 puan bile iyi bir sonuç olacaktır. Deplasmanlarda zorlanıyorlar. Ancak duran toptan önlenemeyen zaafımızı hepimiz gördüğümüze göre Delap’ın taç atışlarından gol yemeyi beklemek hata olmaz. İnönü’de işimiz kolay olmayacaktır. Ancak kendi standardındaki bir Beşiktaş Stoke’u geçmesini bilir. Tek sorun Beşiktaş’ın bir standardının olmaması sanırım… The Potters kadrosunda Ryan Showcross,Mathew Upson,Mathew Etterington,Jermaine Pennant gibi kalbur üstü futbolcular barındırıyor. Defans yapmasını çok iyi bilip kontra-atak futbol ile bizi çok çok zorlayacaklardır.


Maccabi Tel-Aviv tipik İsrail takımı. Deplasmanları zor, iyi savunma yapan, kontra-atak futbolu iyi bilen bir ekip. Panathinaikos’u 3-0 yenmeyi başarmaları çok dikkat çekici. Şans olarak nitelendirmek pek doğru olmaz.Kadro olarak gerçekten kötüler diyebiliriz. Beşiktaş’ın iki maçı da kazanması başarı sayılamaz. Ancak iki maçı da kaybederse şaşırmam. Olay Beşiktaş’da bitiyor demek yeridir.

Maalesef üç takımında ortak noktası kontra-atak futbolu iyi oynayıp, duran toplarda etkili olmaları… Evet korkmamız gerekiyor ne kadar ters takım varsa hepsini mıknatıs gibi çekmiş durumdayız. Bu konudaki sözüm iddialı olacak ancak Beşiktaş bu turu geçerse bu kupayı alır. Önümüzde çok büyük takımlar var evet kesinlikle katılıyorum ancak bu turu geçmek demek tüm eksik noktaları kapamak demek. Umarım bu turu geçer ve kupaya uzanırız. Zorlu bir maraton bizi bekliyor. Her şey Beşiktaş’ın kendisinde bitiyor bunu unutmamalıyız…

NOT:Acilen bir forvet ve bir bek gerekiyor!

CL ve Trabzonspor Üzerine


Trabzonspor şok bir karar ile CL’ye alınmış durumda. Bu konulara girmeyeceğim zira hepimizin canı bu şike muhabbetinden yana çok sıkkın. Diyeceğim tek bir şey olabilir bu konuda o da bizleri futboldan soğutan ve bu işi yapmış olan ne kadar kişi varsa en beter halde cezalarını çekmelerini dilemek…

Konumuza dönelim. Trabzonspor bir İtalyan,bir Fransız, bir de Rus ile temsilcisi ile eşleşti. Aklımıza o “meşhur” fıkra geyiği de gelmiyor değil tabi… Takımlar: İnternazionale,Lille ve CSKA… Temsilcimizin ilk bakışta işinin ne kadar zor olduğunu fark etmemek için futbol ile azıcık ilgilensek yeter.İki sene önce CL şampiyonu bir takım, son Fransa ligi şampiyonu ve bu ligin gediklilerinden Rus futbolu denilince akla gelen ilk takım. Pot sırasına göre gitmekte fayda var.


Birinci torbadan gelen rakip İnter… İnter’i çok tasvir etmeye gerek yok kanımca. Ancak  1-2 şeye değinmekte fayda var. İlk değineceğim şey Juve’nun küme düşürülüşü sonrasında üçünü büyük konumuna gerileyen İnter’in önü alınamaz yükselişi… Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi durumunda olabilecek değişimlerden biri de esamesi okunmayan takımların bile artık bu kopuk düzende kendilerine yer bulabilecek olması. Diyeceğim şudur ki Anadolu’dan şampiyonlara alışmakta fayda var… Değineceğim diğer nokta da İnter’in eski gücünü kaybetmeye başlaması ve yerini Milan’a bırakıyor olması. Eto’o gitti, Sneijder gitmek üzere, Kaptan Zanetti 40’ına merdiven dayadı, Milito sakatlıklardan kurtulamadı, Pandev eski Pandev değil. Bunların hepsi Trabzonspor adına bir avantaj. Normalde o torbadan gelen rakibe potansiyel ezici gözüyle bakılır ancak İnter’den iç sahada alıncak 3 puan beni hiç mi hiç şaşırtmaz. Deplasmana umut bağlamak pollyannacılıktan öteye geçmek olmaz.


Gelelim CSKA’ya. Moskova temsilcisi ile kara kış girmeden oynamak doğal olarak bir avantajdır. CSKA kadrosunda çok önemli isimler barındırıyor. Akinfeev’den tutun Berazutskiler’e, Tosic’den Dzagoev’e… Açıkçası hem kalite anlamında hem de tecrübe anlamında TS’den çok çok üstünler. İçeride galibiyet kovalamaktan başka çare yok dışarısı Allah kerim… Belirtmekte fayda var FM delisi arkadaşlar bilir Mark Gonzalez’imiz de bu takımda. Yetenekli oyuncular çok. Allah Şenol Hoca’ya yardım etsin.


Son olarak da Lille… Nereden başlasak nasıl söylesek ki? Bazı takımlar vardır hiçbir yıldızı olmaz, ama 11 kişi yenemeyecekleri hiçbir takım yoktur. Üstesinden gelemeyecekleri zorluklar yoktur(TS’yi de bir bakıma alabiliriz bu sınıfa).Lille işte öyle bir takım. Üstüne üstlük bir de yıldızları var kimsenin almayı beceremediği. Eden Hazard… Sow,Hazard,Pedretti, Payet, Bonnart… adı pek duyulmamış gibi gelebilir bu isimler ancak hepsinin yaptığı ve yapacağı katkının inanın sınırı yok. Hepsi çok önemli futbolcular. Trabzonspor için kazanılsa sürpriz olmayacak ancak kaybedilmesi de bir o kadar beklenilmesi gerek iki karşılaşma…


Gelelim sadede. Trabzonspor iyi bir “takım”. Takım oyununu iyi beceriyor. Yetenekli de oyuncuları var. Bu lafları bolca kullanıyorduk geçen sene. Ancak noktamız şu ki o takım dağıldı. Yepyeni isimler geldi. Selçuk ve Egemen’in yeri hala doldurulamadı. Bakalım neler olacak. Trabzonspor rezil de olabilir vezir de ikisi de beni şaşırtmaz. Ancak tek bir nokta var Trabzonspor’un fizik gücü inanılmaz. Bunun üzerine oynamaları gerek. Şenol Güneş gibi teknik dehaya sahip olmaları da ayrı bir önem arz ediyor… Umarım bu bulanık ortamda ülkemizi en iyi şekilde temsil ederler.

19 Ağustos 2011 Cuma

Alania/ Farklı Bir Düzen...

Uzun süren bir ayrılıktan sonra Beşiktaş’ıma kavuşmuş olmanın verdiği zevki hiçbir şey veremez. Çok uzun bir süre oldu. Üstüne malum olunan söylentiler çıktı. Kısacası futboldan soğutan günler yaşadık ama geçti ve yepyeni bir sezona başlıyoruz. Dilerim ki öncelikle Beşiktaş olmak üzere tüm takımlarımız kendileri adına hayırlı birer sezon geçirir.

Daha maç başlamadan resmi onbirleri görünce Carvalhal galiba bu işi kıvıracak dedim kendi kendime. Carvalhal’ı ne ben iyi tanıyorum ne de siz. Ancak heyecanını ve yaptığı –bu kadro gibi- işleri görünce git gide kanım kaynamıyor değil. Umarım baskının altından kalkabilir.Toraman’ı beke yazması, Pektemek’i uzak forvet oynatması çok çok önemliydi.Bunlar çok basit gibi görünüyor değil mi? Aslında hiç de değil. Çünkü Carvalhal’ın özellikle Türk oyuncuların özellikleri hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunu seçimleri ile görmüş olduk. Sonuç: Hiç de azımsanacak ölçüde değil… Carvalhal’ın basın toplantılarında söyledikleri sahada tam anlamıyla örtüşüyordu. Buna 4-3-3 oynamak ve Guti’nin mevkisi paralellik gösteriyordu. Yani Guti 4-3-3’ün tam göbeğinde oynuyordu. Bu Beşiktaş için tam bir felaket demek. Guti’nin yaşı ve fiziksel özellikleri bunu kaldıramıyor. Maç içinde bunu daha da net anladık umarım ısrarcı olmaz…Şu dizilişle çıktılar sahaya:

Maç başladığı andan itibaren kanatlar etkin biçimde kullanıldı. Özellikle Simao her zamanki gibi üstün bir görüntü çizdi. Pektemek’in oyun stili ve heyecanı beni ciddi anlamda umutlandırdı. Uzun zamandır sahip olamadığımız nitelikte bir yerli santrafora sahip olmak üzereyiz diyebilirim. Yeter ki şu çocuğun sakatlıklar peşini bıraksın. Simao sakatlandıktan sonra oyuna giren Holosko çok ekstra şeyler sunamadı ancak onunda azmini beğendim.Almeida her zamanki bildiğimiz Almeida idi. Sağa sola deplase olan defansı yoran bir kimlikteydi yine… Hücum oyuncuları genel hatlarıyla böyleydi. Ancak hücuma pek katkıları olmayan ortasaha üçlüsünden bahsetmek de gerek… Guti tam anlamıyla argo tabir ile Epic Fail performans sergiledi bugün. Beklentilerin çok çok altındaydı. İkinci yarı toparlar gibi oldu ancak çoğu topu ezdi ve vasat Alania ortasahalarına kaptırdı.Fernandes desek maç içinde resmen kaçak güreşti. Ernst kendi vasatındaydı. Bu oyuncuları sertçe eleştirdiğimi düşünebilirsiniz ancak hepsinin potansiyelinin ne kadar üst düzey olduğunu biliyoruz. Eleştirilerim bu yüzden…

Defans hattına gelirsek , belirttiğim gibi Toraman’ın oraya kayması hem sağ bek sorununun çözülmesi(ufak çapta) hem de daha oturaklı bir defans hattı oluşturulmasını sağlamış durumda. İsmail aynı tas aynı hamam. Egemen bugün el bombası gibiydi resmen. Allah’tan gol yedirtmeden maçı tamamladı ancak kaliteli bir oyuncu. En azından ligimize göre. Sivok harika oynadı desem yeridir. 0 hata ile oynadı. Gerçi onları zorlayacak pek bir durum olmadı. Cılız atakları vardı Alania’nın… Ofans konusunda ne kadar düzeysiz de olsalar ortasaha oyuncuları defans adına o kadar vasat değillerdi. Guti dışında.

Guti bu ve buna benzer oyunlarını devam ettirirse bu takımda oynaması zarar olur. Bir de bunun sadece Guti’nin suçu gibi lanse edilmesi de yanlış olur. Carvalhal Guti’den verim almak istiyorsa onu daha ileriye atmak zorunda. Gücünü ekonomik kullanması açısından forvet arkası mevkisin Guti’ye tam da bu çağında daha uygun.

Genel hatlarıyla takımı beğenmesem de daha ilk maç olması, eksiklerin varlığı ve oyuncuların istemeden de olsa rehavete kapılmış olabileceklerini düşününce bu konuda yorum yapmamak en iyisi diyorum.

Bir forvetin acilen alınması gerektiğini belirtmeden de duramayacağım. Saygılar…

NOT:Şükür kavuşturana.

DİP NOT:Arda Turan yolun açık olsun…

Yerin Dibindeki Not: Guti nasıl yararlı olur derseniz Veli girince oynadığı mevkiye bakın derim.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Dominant Brezilya/Copa America Serisi

Başlıkta da belirttiğim gibi Brezilya Venezüela karşısında baştan sona baskın bir oyun sergiledi. Özellikle ilk yarı iyi organize olan bir takım hüviyetindeydiler. Ofans anlamında zaten Robinho,Neymar,Pato,Ganso gibi teknik yıldızlara defans hattındaki Lucio,Alves,Santos gibi üst düzey futbolcularda eklenince gerçek anlamda korkulası bir takım oluyor Brezilya.

Bahsettiğim isimlerin eksikliği skordan da anlaşılacağı gibi son vuruş eksikliğiydi. Takım oyunu olarak kopuk başlamalarına karşında maçın orta bölümünde toparlandılar ancak son bölümde yine koptular. Genel olarak Robinho’nun artık bencillikten sıyrılmış olması, Andre Santos’un üst düzey oyunu, Ganso’nun uzun pasları,Pato’nun harika top kontrolü akıllarda kalan genel şeylerdi. Ancak Neymar’a ayrı bir parantez açmakta fayda var. Bu adam gerçekten çok büyük yetenek. Ayağına her topu alması ve her hareketi öldürücü nitelikte. Bencillik yapmayıp kollektif oyun içinde kendine yer açması da ekstradan takım oyununa katkısı. Real’e gideceği konuşuluyor. Bu konuda sevinçliyim çünkü Mr.Derrida’nın elinde büyük bir zanaatkara dönüşecektir.

İlk yarıda Venezüela’nın atağı yok desek yeridir. Akılda kalan en önemli pozisyonlar; Pato’nun direkten dönen topu ve Robinho’nun boş kaleye yuvarlayacağı top ile kale arasına giren bir omuza rağmen verilmeyen bir penaltı… İkinci yarı da Venezüela açısından daha berbattı diyebiliriz. Oysaki Arango gibi bir oyuncunun bireysel olarak daha fazla iş yapıyor olması gerekirdi. Brezilya açısından da dişe dokunur bir iki pozisyon ya vardı ya yoktu desek yeridir. Dikkat çeken unsur Menezes’in top kendilerinde iken 3-5-2’ye dönüyor olması idi. Alves’i ortasahaya kaydırıyor hatta iç bölgelere sokuyordu. Gerçek şu ki gol atamasalar da hatta gerçek anlamda kötü oynasalar da bu takımdan yine de zevk alıyor olmam…

Bu takım Arjantin’den daha çok heyecan veriyor. Uzun zaman sonra bir süper starsız bu kupadalar ancak oyun itibari ile en çok heyecan veren takım yine Brezilya…

İlk maçlardan olsa gerek şu an kupada tat tuz yok. Bekleyelim. Latin rüzgarı illaki kendisini gösterecektir.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Saçma Sapan Bir Arjantin/Copa America Serisi


Her zamanki gibi güzel bir açılış seramonisi ardından başladı Copa America 2011. Sahadaki taraflar ev sahibi Arjantin ve küçük bir futbol ülkesi olan Bolivya idi. Maç La Plata’da Copa La Plata Stadı’nda oynanıyordu.
Kadroları elimize alıp baktığımızda Arjantin’in bariz üstünlüğü apaçık ortada. Ancak her şey kağıt üstünde olduğu gibi olmuyor.

İlk yarıda göze çarpan şeylerin en başında Arjantin’in organize olamamasını sayabiliriz. Takımdaşlık konusunda hissedilir cinsten eksiklik var. Kadro ne kadar iyi olsa da bize bir İspanya bir Almanya gibi kulüp takımı havasını vermiyor. En büyük eksiklik bu. Defans ile ortasahayı birleştiren unsur Mascherano. Geriden topu çıkaran kişi o. Bütün topları Messi’de toplamayı hedeflemişlerdi. Başarılı oldu da. Messi’nin driblingleri göz doldurdu. Ancak son vuruş noktasında özellikle Lavezzi olmak üzere bütün takımın eksikliği var. Tevez’den beklenmeyecek bir performans var. Daha etkin olacağı ve daha fazla insiyatif alacağını düşünüyordum oysaki. Organizasyon eksikliğine son vuruş beceriksizliği de eklenince ilk yarıda zayıf rakibi karşısında Arjantin’in istediğini alamaması gayet normaldi.

İkinci yarının başında Batista Arjantin’i çakma Barca düzeninden belki de en iyi oynayabilecekleri düzen 4-2-3-1’e döndürüyordu. Cambiasso çıkıp Di Maria girmişti. Bu değişikliğin etkisini göremeden ikinci yarının hemen başında Banega’nın saçma sapan hatası Bolivya’yı öne geçiriyordu. Bence öne geçmeleri Bolivyalılar adına bile şok olmuştur. Banega’nın maç genelinde olumlu bir performans göstermiş olmasını da belirtmeden geçemeyeceğim. Arjantin doğal olarak golden sonra daha istekli oynamaya başladı. Aguero’nun girişi de bunda etkiliydi. Maçın kilit noktası sayılabilecek değişiklik idi. 75. Dakikada enfes bir gol vuruşu ile golünü atıyordu. Maç boyunca Arjantin’in saçma hareketlerine karşılık bu hareket çok daha ağır basıyordu. Yıldızınızın olması işte bu işe yarıyor beklenmedik anda beklenmedik işleri yapsın diye…

Arjantin bu maçtaki gibi “saçma” ve özenti oyununu sürdürüp kendi kimliklerinin dışına çıkarlarsa işleri çok zor olacak. Turnuva’nın en zayıf rakiplerinden biri karşısında bu kadar zorlanılması hayra alamet değil. Messi’nin üzerindeki baskıyı da azaltmalılar naçizane fikrim bu yönde.

NOT:Bolivya’nın golünü atan Edivaldo Rojas bir Brezilya devşirmesi.

DİP NOT: Bolivya adına söylenebilecek iki şeyden biri; Arce daha önce girseydi belki biraz daha fazla pozisyon bulabilecek olmalarıydı.

1 Temmuz 2011 Cuma

Modern Zaman Masalı/Andre Villas Boas

Andre Villas-Boas… Teşbihte hata olmaz derler onunkisi tam anlamıyla bir futbol-peri masalı. Teker teker çıkılan basamaklar ve zirveye bir adım daha…

O hiçbir zaman futbolcu olarak nitelendirilmedi. O hep futbolun farklı bir noktasındaydı.

 Masalın başı bir İngiliz Sir’üne dayanıyor. O kişi Bobby Robson. Boas’ın masalı Robson’a komşu olması ile başlar. Sir o zamanlar Porto’nun teknik direktörüdür. Her gün ona çeşitli mektuplar gelir. Bu mektuplar içinde her şey mevcuttur. Övgü,yergi hatta rakip takım taraftarlarının küfür içerikli yazıları bile…  Sir’ün dikkatini beklenen doğrultusunda eleştiri mektupları çekiyordu. Özellikle de bir tanesi onun dikkatini doğrudan doğruya çekiyordu. Düzgün akıcı bir İngilizce ile yazılmış ve takımın o zamanki forveti Domingos’un daha fazla süre alması gerektiğini inceleme ve analizlerle detaylı biçimde anlatan Andre adında ıslak imzalı bir mektup Sir’ün aklında yer edinmişti.. Yardımcıları aracılığıyla Andre’yi buldu. Üst kat komşuları olan Boas’ların 17 yaşındaki oğullarıydı o.

Sir ona takımın(Domingos’un) detaylı analizini yapması için tribünde bir yer teklif etti ve maçtan sonra analizlerini aldı. Sir çocukta ışığı görmüştü. Onu kulüpte stajyer yapmıştı. Daha onyedilik bir delikanlı olmasına rağmen… 

Kulüpteki görevi genç takım hocaları ve Sir için genç oyuncuların analizini yapmak ve düzenli aralıklar ile raporlar sunmaktı.

Bir süre sonra Sir’ün özel referansı ile İskoçya’ya antrenörlük kursuna gitti. Gittiği akademi Largs Akademisi idi ve Jose Mourinho’nun da tamamladığı akademidir. Buradan C lisansı alarak Porto’ya geri döndü. B lisansı alması için gerekli olan 1 senelik çalışma ön koşulunu Porto altyapısında tamamladı ve İskoçya’ya dönerek bir dizi kurstan sonra B lisansını aldı. A lisansı için gereken süreyi tamamladığında henüz 20 yaşında yağız bir delikanlı idi. Onun uzmanlık alanı ise işe başladığında olduğu gibi maç analizi ve istatistikti.

 21 yaşında Virgin Adaları Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. Bermuda Adaları’na karşı yaptıkları 2 DK ön elemesi maçından da yenilgi ile ayrıldılar. Bu sonuçlar üzerinde kovuldu. Kovulurken de gelmiş geçmiş en genç milli takım teknik direktörü ünvanını elinde bulunduruyordu.

Bu artık onun için Portekiz’e dolayısı ile Porto’ya dönüş demekti. Porto’nun başında Jose Mourinho bulunuyordu. Ondan kendisine bir ekip kurup rakiplerin analizini yapmasını istedi. İşini ne denli üst düzey yaptığını Mourinho’nun şu sözünden anlıyoruz: “Boas benim gözüm ve kulağım.” Boas bu işi öylesine ciddiye almıştı ki çoğu kez rakip takımın kapalı antremanlarına bir casus gibi sızıyordu.Chelsea ve İnter’de de JM ile birlikte çalıştılar ta ki Ekim 2009’a kadar. 2009 Ekiminde küme düşmesine garanti gözüyle bakılan Academica’yı alıp 11.liğe kadar yükseltiyordu Boas. Bu ona harikalar yaratacağı Porto’nun kapılarını açıyordu.

Porto tarihinin en genç teknik direktörü ünvanını da eline almış oluyordu böylelikle. Rekor üstüne rekor kırıyordu. 36 maç mağlubiyet yüzü görmeme, Portekiz Ligi’nde bir sezonda en fazla galibiyet alma rekorunu 24 maç, bir sezonda toplanan en fazla puan 84, Portekiz Ligi’nde art arda maç kazanma rekoru  16, Portekiz Ligi’nde maç kaybetmeyen 3. Takım gibi rekorları kırıyor veya ele geçiriyordu. Bunun yanında Avrupa Ligi’ni de kazanıyordu ve bu kupayı kazanan en genç teknik direktör oluyordu. Avrupa Ligini kazanırken finali yine bir Portekiz takımı olan Braga ile oynadılar. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Braga’nın teknik direktörü ise kahramanımızın kariyerinin başlamasını sağlayan adam Domingos’un ta kendisi idi. Domingos Paciencia…



Artık ona JM’ye atfen Special Two deniyordu. O ise bunu kabul etmiyor ve ''Ben üstün yetenekli oyunculardan yararlanan normal bir antrenörüm, yeni Special One değilim. Bir gün gelecek bu denli yetenekli oyunculara sahip olmayacağım. Belki de o zaman Shit One olurum!''diyordu. Yine Special Two’ya atfen  ''Burada (Porto) bir diktatör yok. Benim işim temsil ettiğim kulübün yapısına ve oyuncuların düzen içerisinde göstereceği kaliteye bağlıdır. Bu yıl da yetenekli oyuncular ve güçlü bir felsefeyle iyi bir harman oluşturduk. Ben futbolu tek bir adamın şovu olarak görmüyorum. Bir maç tek kişiyle değil, ancak kolektif yetkinlikle kazanılabilir.'' diyordu.


Mourinho ile olan bir çok ortak noktası sonucunda doğal olarak ona benzetiliyordu. Ancak o bu benzetmeden pek hoşnut değildi. ''Tüm zamanların en iyisi olabilecek olan birine ben rakip olamam.'' Sözlerinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Onun JM’dan en büyük farkı ise oyuncularına tanıdığı serbestlik olsa gerek. JM gibi katı disiplinli taktikten ziyade daha fazla esnekliği tercih ediyor. Bunu kendisi de ''Oyun felsefemiz bana ait değil, daha çok oyuncuların planı uygulamaya ne kadar imkan sağladıyla alakalı. Atak oynuyoruz, her zaman insiyatifi ele alıyoruz; çünkü biz inanıyoruz ki futbol, yaratıcılıkla eş anlamlı bir oyun olmalı.'' Sözleriyle açıkça beyan ediyor.

Onu diğerlerinden ayıran en önemli sözü ise bence şu(gayet açık bir dizi tümce o yüzden laf salatasına gerek yok): ''Amacım gurur duyacağım işler yapmak. Hedeflerim var, ama bu işi uzun süre yapmak da istemiyorum. Bu iş insanı duygusal olarak tüketiyor. Belki 10-12, belki de 15 yıllık bir kariyer; daha fazlası değil. Sonra bırakacağım.'' Bunun anlamı, 33 yaşındaki Villas-Boas 45'ine geldiğinde emekli olmak istiyor. Yani onun peşinde olanların fazla vakti yoktu. Hamleyi ise Chelsea yaptı. Her ne kadar istemese de JM’ya benzetilmesinin önünde kendisi de bir engel bırakmıyor gibi. Chelsea onu bir teknik direktöre ödenen en yüksek “bonservis” olan 15 milyon euroluk tazminat bedeli ile alıyordu.

Tüm bu yaptıklarının yanında iyi bir teknik direktör olması/kabul edilmesi şüphe bırakmayan cinsten. Ancak onun tüm bu yeteneklerinin yanında eski üstü JM gibi üstün konuşma ve cevap verme yetisi diğerlerinden farklı kılıyor. Ağzından çıkan her sözcük adeta bir aşçının yemek yaparken kullandığı malzeme gibi. Demek istediğim saha içi ve dışı her şeyinin –hadi nazar değdirmeyelim- kalbur üstü olduğu. E buradan büyük üstad Derrida’nın varisi olan JM’den sonra üçüncü bir Derrida’mız oldu diyebiliriz. Futbolun bu denli önemli fikir adamlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Boas’ın oyun sistemine gelince… Vurguladığımız gibi o hep istatistikçi ve analizci yapısıyla ön plana çıkmış durumda idi. Bu meziyetleri onun oyuncuları hakkında oyuncuların kendisinden bile daha çok bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Onun her sözünden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü ve takım oyunundan yana bir futbol felsefesine sahip. Bu iki durumun ortak paydası da doğal olarak futbolcuların kendini aşarak, katlanarak büyümesi ve büyürken de takımına çığ etkisi yaratması. İşte en basitinden size Andre Villas-Boas’ın sırrı…  O her zaman bütünlükten yana. Takım içinde oluşturduğu sinerji sosyologlara konu olacak cinsten. Ben Boas’ın Chelsea’de başarılı olacağına adım gibi eminim. Tek problem Abramovich’in CL takıntısı. Bu takıntıda problem teşkil eden şey ise tabi ki Barcelona. Barcelona gibi bir takım yaratmasını ne büyük üstad Sir Ferguson başardı ne de Jose Mourinho. Boas bunu becerebilecek mi? Zor ama imkansız değil. Kendisinin de belirttiği gibi bunun için en fazla 10 senesi var Mourinho gibi sağlıklı ve uzunca bir 30 sene değil…


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...