Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Tahakküm
Slaven Bilic ve Mustafa Reşit Akçay'ın maç öncesindeki içli sarılmasından tutun, İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Beşiktaş taraftarı arasında maç izlemesine kadar; hatta Beşiktaş taraftarının arasına birer ikişer serpiştirilmiş Trabzonspor taraftarına kadar muhteşem bir saha dışı "mücadelesi" mevcuttu. Suni gündemde ne kadar karşı karşıya getirilmeye çalışılsa da aklıselim olan her insanın birbirini rahatlıkla içselleştirebildiğine bizzat şahit olduğum bir ortamı es geçerek başlamak istemezdim. Şimdi gönül rahatlığı ile maça geçebiliriz.
Bilic'in maç sonu basın toplantısında dillendirdiği gibi bu maç iki faktörü içinde barındırıyordu. Sezonun ilk maçı olmasının yanında derbi niteliği de taşıması... Bu bağlamda iki taraf adına da rahat olunamayacak bir maç yaşanılacaktı. Maçın başladığı andan itibaren topu ayağına alan Beşiktaş, özellikle Trabzonspor adına bu durumu somutlaştırıyordu. Beşiktaş'ın topa hakim olmanın yanı sıra keyfi biçimde tempoyu belirlemesi aslında maçın gidişatının bir nevi fotoğrafını çekmekteydi.
Bilic'in daha imza attığı gün belirttiği takımın o şuursuzca hücumları bir kenara, geçtiğimiz sezonu Terminatör film serisine benzetecek olursak bu düzen içinde durağan bir Fransız yapımı izliyormuş izlenimine kapılmak işten bile sayılmayacaktı. Aslında bu durum hem saha içinde futbolculara hem de ekranları başındaki taraftara biraz olsun rahatlama payı da bırakıyordu. Bilic, bu dingin oyuna "haddini bilmek" kavramını da ekleyince Beşiktaş'ın hücumları çok daha bilinçli bir hale gelmişti. Saha parselizasyonunu da gözle görülür biçimde iyi yapan Beşiktaş'ta tüm bu durumlara karşın tek sıkıntı santrafor mevkiisine yerleştirilen Mustafa Pektemek'ten, sistemin işlemesi adına verim alınamıyor oluşuydu. Bu noktayı daha iyi anlamak için sizi Hugo Almeida-Mustafa Pektemek değişikliğine götüreceğim. Almeida'nın girdiği andan itibaren Beşiktaş'ın tüm esprisi ortaya çıkmaya başladı. Beğenilmeyen bir isim olmasına karşın takım içindeki yeri hayati. Pivot santrafor olarak varlığı bile kanat forvetleri işlevsel kılmaya yetecekti. Nitekim goller de rahatlayan sistemin getirisi olarak iki kanat forvet sayesinde tabelaya yazılacaktı. Burada Olcay Şahan'a özel bir parantez açmak zorundayız. Maç öncesi Twitter'da paylaştığı fotoğraf neticesinde kendini hazırlayışı ve hırsı takdire şayan. Oyun içinde sürekli çabalaması bir o kadar takdir edilesi. Kalite kokan işlere imza atması ise her geçen gün daha da fazla "dilenilecek" futbolcu kontenjanına eklenmesini sağlıyor. Hele ki Gökhan Töre'nin attığı goldeki payı çok acayipti. Maça tam anlamıyla damgasını vurdu.
Takımın bu genel görüntüsünün tam ortasında var olan Veli Kavlak-Atiba Hutchinson ikilisi ise oyunu tutmayı ve karşı tarafı ısırmayı görev bellemişti ki sanıyorum bu ikili Beşiktaş'ın sezon boyunca omuriliğini oluşturan mihenk taşları olacaktır. Özellikle Atiba'nın saha içindeki iki hatta üç kişilik oyunu, ihtiyaç olunan her noktada olması başta bu transfere olumsuz baktığım halde beni oldukça tatmin eden unsurlar oluyordu. Açıkçası bu performansını devam ettirmesi durumunda özür dilemeye hazırım.
Tüm bunların yanında Beşiktaş'ta eksikler yok muydu? Elbette vardı. Saha içinde hücum yaparken kat edilmek zorunda kalınan mesafenin fazlalığı, hücumda Olcay Şahan dışında durağan kalınması, duran toplardan dönüşün sürekli pozisyon görmeye eğilimli olması; ek olarak orijinal bir sol beke sahip olunmaması ilk akla gelenler.
Tabii ki iki takım adına da net yargılara varmak için çok erken lakin Ondrej Celutska'yı yollayıp sol beke Olcan Adın'ı koyan Mustafa Hoca'nın takımını düşündükçe içim de kararmıyor değil. İşleri çok zor. Beşiktaş'ın iyi değil fakat iyi yolda olan bir takım olduğunu da düşünürsek hele ki işleri hakikaten çok daha zor gibi gözüküyor.
Ufuk Tolga Aldırmaz
23 Temmuz 2013 Salı
Tolga Ağabey
Tolga Zengin, 10 Ekim 1983 yılında Artvin'in çok sevdiğim ilçesi olan Hopa'da dünyaya gelir. Ailecek Trabzon'a göç edilir. 1995 yılında Trabzon İdmanocağı'nda futbolculuk kariyerine başlayacaktır. Burada geçen üç amatör sezonun arından rota Trabzonspor'a kayar. Trabzonspor'da alt yapı eğitimini tamamlayan Tolga, 19 yaşında profesyonel sözleşmeye imza atar. 2003-2004 sezonundan itibaren A takımda bulunan Tolga(bir dönem PAF takımına geri yollansa da), ilk resmi maçını 2004-2005 sezonunda Galatasaray'a karşı oynadı. Pek hoş bir maç çıkarmasa da genç kaleci için işler plan dahilinde gidiyordu.
Michael Petkovic ve Jefferson gibi kalecilerin ardında beklenilen sezonların ardından 2006-2007 sezonunda kaleyi Jefferson'dan devralacaktır. Buna karşın yine de kalede güven vermez. Özellikle Trabzon şehrinin ve Trabzonspor taraftarının karakteristik özelliği olan sabırsızlık yüzünden Tolga mental anlamda darbeler de alır. Bir sonraki sezonda 21 maçta forma giyip 18 gol yiyen Tolga, o dönemki ligin maç başına ortalama olarak en az gol yiyen kaleciler sıralamasının başlarında yer alır. Buna karşın sonraki sezonda Trabzonspor yönetimi Tolga ve genç potansiyel Onur Kıvrak'ın varlığına rağmen Tony Sylva'yı kadroya dahil eder. Daha sonra Tony Sylva bir şekilde kaleyi Tolga'nın ellerinden alır. Kariyerindeki ikinci köşetaşı yine bir Galatasaray karşılaşması olur ve ligin yedinci haftasındaki Galatasaray maçından sonra kadroya dahi girememeye başlar. Ertesi sezon bu kez Onur engeline takılır. Onur kaleyi devralmış ve üstün bir performans sergilemeye başlamıştır. 2010-2011 sezonuna gelindiğinde ise her şey değişir. Hem Trabzonspor hem de Onur muhteşem bir sezon geçirmektedir. Fenerbahçe ile çekişilen sezonun en kritik virajına girilmiştir. Onur sakatlanır. Ligin bitimine dokuz hafta kala Tolga Trabzonspor taraftarının eyvahları eşliğinde kaleyi devralır. Kimsenin ona güveni yoktur dersem sanırım yeridir. Buna karşın Tolga tabiri caizse makus talihini yener. Üst üste müthiş maçlar çıkarır. Hakikaten abartısız olarak olmaz denilen şeyler yapar. Artık bir eşik atlamıştır. Bu eşik mental anlamda onu tam anlamıyla olgunlaştırır. Çocukluk sevdasını şampiyon yapabilmek için kendisini de törpüler. Oldu, olmadı tartışmalarına girecek değilim lakin Tolga herkesin yanıltmıştır. Şenol Güneş'in katkıları ile artık "olmuş" bir kaleci haline gelmiştir.
Ertesi sezon alınan kaptanlık ve aşılan o eşik ile birlikte kale artık ona emanettir. Adeta bir Engin İpekoğlu-Rüştü Reçber hikayesi daha yazılmıştır. Rüştü de Tolga'yı veliahtı olarak niteler. Tolga da bir kalecide olması gereken en önemli özelliği oynaya oynaya geliştirir: Devamlılık...Önceleri fazlasıyla heyecanlı ve istikrarsız olmasının bedelini çekmesine rağmen yukarıda belirttiğim gibi Şenol Güneş'in büyük katkıları ve Onur Kıvrak'ın onu yarışmaya zorlayıcı performanslar sergilemesi çok önemliydi. Tolga'nın Tam Saha dergisine verdiği bir röportajda "Onur ile birlikte Tony Sylva'nın arkasında bekleyeceğimize birbirimizin arkasında bekleriz." deyişi aslında alabilene birçok mesaj verir. 30 yaşında bir kaleci için olması gereken özellikleri bünyesinde barındıran Tolga için yeni kulübü Beşiktaş'ta en büyük artısı da şüphesiz onu "rahat bırakmayacak" olan Jose Sambade'dir. Arkasında bekleyecek olan Cenk Gönen'in tartışmasız kabullenilen potansiyelinin ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir "ağabeylik" görevini de üstlenebileceğini şahsen düşünüyorum. Bunu düşünmemdeki sebep de Onur'un hatalı goller yediği(şu an hangi maç olduğunu hatırlayamadım) bir milli maçtan sonra "Onun arkasında durmalıyız. Böyle hatalar olur, çok önemli bir kaleci. Benim ona güvenim tam." minvalindeki açıklamalarıdır. Velhasıl kelam Sambade'nin etkisi ile Beşiktaş iyi bir ikili yakalayacaktır.
Teknik olarak baktığımızda ise hem yaş hem de mental anlamda olgun bir kaleci göreceğiz. Belki kariyerinin hiçbir döneminde net "bir numara" olmadı fakat yaşadığı tecrübelerin ardından kalede bir duruş sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında iyi refleksleri olduğu aşikar. Özellikle aklıma İtalya'dan oynanan Inter karşılaşması geliyor. Über bir karşılaşma çıkardığını kabul ederim lakin refleksler performansla alakalı değildir, takdir edersiniz ki. Bunların yanı sıra en önemli özelliği olarak bir Türk kalecisi için garip gelebilir fakat yan toplardaki başarısının altını çizebilirim. Hatta bir adım ileri de gidip kendi Türk rakipleri arasında bu noktadaki en iyi kalecidir de diyebilirim. Fatih Terim'in milli takımda bu özelliği başta olmak üzere pek çok noktadan benzettiği efsane kaleci Rinat Dasaev'in de öne çıkan noktalarından biridir.Eksi hanesine geldiğimizde ise hem el hem de ayakları ile top hakimiyetinin zayıf olmasıdır diyebilirim. Özellikle ayakları ciddi anlamda çok zayıf. Geri pasları oyuna sokma konusunda vasat ve hatta altı bir görünüm sergiliyor. Bu çoğumuzun hoşuna gitmeyebilir.
Athletic Club karşılaşmasında ekmeği öpüp kenara koyması, kırık burunla bir maç tamamlayacak kadar inatçı olması, sakat olduğu esnada "Kulüp bana para ödememeli" deyip Fair-Play ödülüne aday gösterilmesi Tolga deyince ilk aklıma gelenler. Fenerbahçe camiası ile aralarında yaşadıkları problemlerin verdiği zararlar ve bu saydıklarım dışında Tolga'nın gerçekten çok sağlam bir karaktere sahip olduğunu söylemek zor değil. O belki tek seçenek değildi, belki yabancı bir kaleciye de yönelinebilirdi lakin ideal isimdi. Olması gereken transfer gerçekleşti diyebiliriz. Üç taraf adına da hayırlısı olsun diyelim. Bitirmeden es geçmek istemedim, Allah Tolga Zengin'in annesine acil şifa versin diyelim.
Ufuk Tolga Aldırmaz
22 Temmuz 2013 Pazartesi
Guyanalı Adam
"Metropolitan Fransa'ya geldiğimden beri sistem tarafından reddedilmenin önüne geçmek için karakterimin belirli özelliklerini törpüledim. Ta ki bir elektrik bataryası olsam bile umursamazlıkla suçlanacak noktaya gelene dek."
Yukarıda bir futbolcunun serzenişlerini okuyorsunuz. Fransız Guyanası'nda doğup büyüyen ve her daim amacı daha iyiyi başarmak olan bir futbolcunun serzenişini okuyorsunuz. Sahada zaman zaman kötü oynasa da her zaman çabalayan bir futbolcunun serzenişini okuyorsunuz. En büyük özelliği kollektif bir oyun olan futbolda takımını kendi adından önde tutan mütevazi bir futbolcunun serzenişini...
Aslında annesi daha önceleri belirtmişti: "Her zaman ciddi bir çocuktu.". Çocukluğunda başlayan o ciddiyet sahibi karakter özelliğini ilerleyen yaşlarında da taşıyacaktı. Ligue 1'in en iyisi seçildikten sonra da, uğruna 14 milyon Sterlin ödendiği zamanda da işinin ciddiyetinin hep farkında olacaktı.
Onun kalibresinde olup saha içinde egolarından arınmış her futbolcunun kaderidir "İyi oyuncu ama eh işte" diye tabir edilmek. Her zaman eh iştedir. Belki de ilk kez en azından oynadığı şehirde "eh işte"den kurtulacak, bir takımın akla gelen ilk ismi olacak. Ben inanıyorum burada da başaracak. Nihayetinde istatistik kağıdındaki rakam veya sayılarla olmasa da işine olan bağlılığı ile anılacak. Zamanında çok istemiştim Beşiktaş'a yolu düşsün diye, olmadı. Günün şartlarına göre yine istemezdim, tercih etmezdim kafamdaki düşüncelere göre belki de ama bir şekilde bu topraklara gelmesi beni açıkçası çok sevindirdi.
Florent Malouda Trabzonspor'da...
NOT: Tırnak içindeki alıntılar Simon Kuper'in Futbol Adamları adlı eserinden alıntılanmıştır.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Yukarıda bir futbolcunun serzenişlerini okuyorsunuz. Fransız Guyanası'nda doğup büyüyen ve her daim amacı daha iyiyi başarmak olan bir futbolcunun serzenişini okuyorsunuz. Sahada zaman zaman kötü oynasa da her zaman çabalayan bir futbolcunun serzenişini okuyorsunuz. En büyük özelliği kollektif bir oyun olan futbolda takımını kendi adından önde tutan mütevazi bir futbolcunun serzenişini...
Aslında annesi daha önceleri belirtmişti: "Her zaman ciddi bir çocuktu.". Çocukluğunda başlayan o ciddiyet sahibi karakter özelliğini ilerleyen yaşlarında da taşıyacaktı. Ligue 1'in en iyisi seçildikten sonra da, uğruna 14 milyon Sterlin ödendiği zamanda da işinin ciddiyetinin hep farkında olacaktı.
Onun kalibresinde olup saha içinde egolarından arınmış her futbolcunun kaderidir "İyi oyuncu ama eh işte" diye tabir edilmek. Her zaman eh iştedir. Belki de ilk kez en azından oynadığı şehirde "eh işte"den kurtulacak, bir takımın akla gelen ilk ismi olacak. Ben inanıyorum burada da başaracak. Nihayetinde istatistik kağıdındaki rakam veya sayılarla olmasa da işine olan bağlılığı ile anılacak. Zamanında çok istemiştim Beşiktaş'a yolu düşsün diye, olmadı. Günün şartlarına göre yine istemezdim, tercih etmezdim kafamdaki düşüncelere göre belki de ama bir şekilde bu topraklara gelmesi beni açıkçası çok sevindirdi.
Florent Malouda Trabzonspor'da...
NOT: Tırnak içindeki alıntılar Simon Kuper'in Futbol Adamları adlı eserinden alıntılanmıştır.
Ufuk Tolga Aldırmaz
18 Mart 2013 Pazartesi
Aga Bu Nedir? #3
Twitter'da, orada, burada, şurada dolanırken gözüme çarpan şeyler bunlar sadece. Detay araştırmaya kalksak neler çıkacak bilemiyorum.
Rusya'nın Çeçen takımı olan Terek Grozni sahasında Rubin Kazan'ı ağırladığı karşılaşmada hakem tarafından bir oyuncusu kırmızı kart ile oyun dışı edilirken Çeçenistan Devlet Başkanı "garip" Ramazan Kadirov stat hoparlörlerinden hakeme küfür ediyor:
Haydi bu olmaz denilen olmuş sorun yok(!) ama arkadaş hakikaten bu nedir? Hakikaten efsane:
Ufuk Tolga Aldırmaz
30 Ocak 2013 Çarşamba
Bu Gitmeler Gitme Değil
"Futbolu eskiden açlar oynar, zenginler izlerdi; şimdi ise zenginler oynuyor, açlar izliyor!"
"Takım olarak kazanın ya da tek başınıza kaybedin."
Ve daha niceleri...
Trabzonspor Şenol Güneş'i "gönderirken" bir aydın, bir yol gösterici, bir düşünce adamını kaybetti. Bu sefer öncekiler gibi değil. Şenol Hoca çok yıprandı. Maalesef kaotik ortam buna vesile oldu. Türk futbol tarihinin en başarılı insanlarından birisi bilinçli bir şekilde toprağa gömülmeye çalışıldı. Başarısız da olundu diyemem lakin kaybeden Şenol Hoca değil hepimiziz. Adalet her daim yanında olsun, Allah yolunu açık etsin.
NOT:
Ufuk Tolga Aldırmaz
12 Nisan 2012 Perşembe
Olaylar Olaylar-Süper Final Süreci
Futbol tarihimizin en garip sezonlarından birini geçirdik.
Çok basit bir tabir olacak ama gerçekten her şey yaşandı. Leyla ile Mecnun
izlemem lakin –çok eleştiri alıyorum bu konuda- dizide kalıplaşmış olan bir söz
var: Olaylar olaylar… Güzide dizinin yine kendisi gibi güzide olan ikilemesi
ciddi anlamda futbol dünyamızın bu sezonki özetiydi. 3 Temmuz süreciyle
başlayan bir sezondan başkası da beklenmez pek tabii. Yine 3 Temmuz sürecinin
getirilerinden birine geldi sıra: Süper Final…
Böylesine ağır toplarla oynanacak bir ufak çapta ligi ilk
defa göreceğiz. Her şeyini tartışabiliriz. Oluşum süreci, sebebi, ekonomik
çıkarları, şunu, bunu bu böyle uzar gider. Tartışamayacağımız tek şey ise
hepimizin heyecanlı olduğu. Tabii ki bu heyecanın içinde şampiyonluk olsun
Şampiyonlar Ligi olsun çeşitli kazanımlar olacak. Bu kazanımlar pastanın
üzerindeki krema gibi. Mühim olan –en azından benim için- bu denli derbileri
ardı ardına ve altı hafta boyunca izleyecek olmak. Sene içindeki derbi
heyecanları bir kenara, turnuva niteliğinde derbi şöleni izlemek gerçekten
hangi boyutundan bakarsanız bakın ilginç olacak. Birbirinden değişik maçlar ve
öyküler göreceğimizden şüphe yok. Bunu takımlarımızın futbol kalitesinin
farkındalığında olan bir birey olarak yazıyorum, evet. Arma, forma, tribün
meselesidir benim kast ettiğim. Bunun için geçen yıl lig başlamadan önce Almanya’daki
Fenerbahçe-Galatasaray derbisini hatırlamanız demek istediğim şey için en açıklayıcı örnek olacaktır.
Birbirinden değişik olacak olan maç programımız ise şöyle:
1.Hafta;
Beşiktaş-Galatasaray
Fenerbahçe-Trabzonspor
2.Hafta;
Galatasaray-Fenerbahçe
Trabzonspor-Beşiktaş
3.Hafta;
Trabzonspor-Galatasaray
Fenerbahçe-Beşiktaş
4.Hafta;
Galatasaray-Trabzonspor
Beşiktaş-Fenerbahçe
5.Hafta;
Trabzonspor-Fenerbahçe
Galatasaray-Beşiktaş
6.Hafta;
Fenerbahçe-Galatasaray
Beşiktaş-Trabzonspor
Maçlar bu hafta sonu
başlıyor. Puan durumu ise: “Galatasaray 39,Fenerbahçe 34,Trabzonspor
28,Beşiktaş 28” şeklinde. Başlangıç öncesi takımlarımızı tek tek irdeleyelim.
GALATASARAY
Gerçekçi olmak gerekirse Galatasaray’ın ligi bu noktada
bitiriyor olması ve rakiplerine bu kadar puan farkı yapmış olmasını pek
beklemiyordum. Fatih Terim’in gelişi ve kadroda büyük çapta bir revizyon
neticesinde geçtiğimiz sezonun küllerinden doğan bir anka kuşu var karşımızda.
Sallantıda başladıkları ligin faturasını Fatih Terim taktik
düzenine kesti. İlk yarıdaki mahkum geçen Beşiktaş mücadelesinden sonra takımını
4-4-2 düzenine sokup, oturttu. İlerleyen haftalarda rahat takvimlerinin de
etkisiyle geçiş sürecini fazla puan kaybı yapmadan sonlandırdılar. Tabii ki
bunun en büyük etkeni Fatih Terim’dir. Oyuncular arasında yaratılan sinerji
geçtiğimiz haftaya kadar mükemmel diye nitelendirilebilirdi. Neyse ki bu süreci
kendileri adına iyi bir şekilde sonlandırdılar ve normal kadro yapılarına
büründüler.
Fatih Terim’in hakkını verdik ancak bunu sağlayan
oyuncularına değinmezsek olmaz. Nicelik olmasa da nitelik anlamında yaşanan
değişimler bugünün sırrıdır. Muslera,Eboue,Ujfalusi,Melo,Elmander gibi
yabancıların tabiri caizse takıma cuk diye oturması, akabinde de Selçuk,Necati
ve hatta Semih gibi yerlilerin onlara eşlik etmesi ile gerçekten önemli bir
harmoni yakalanmış oldu. Kilit nokta ise daha önceki yazılarımda da belirttiğim
gibi Selçuk-Melo ikilisi. Özellikle Selçuk’un takımı sırtladığını söylersek de
yanılmış olmayız. Büyük ihtimal bildiğimiz oyuncu düzeniyle çıkacakları
maçlarda yine bu ikili önemli görevler üstlenecek.
Açıkçası hiçbir maç için bir uzun uzadıya yorum yapmak
istemiyorum. Sürprizlere çok açık mücadeleler yaşanacaktır lakin Galatasaray
için önemli haftalara bakacak olursak ilk iki İstanbul derbisi şampiyonluk
yolunda en büyük engeller olarak göze batıyor. Gerçi form grafiklerini
düşünürsek iki takımdan da üstün bir Galatasaray bulacağız. Ek olarak son
haftaki Fenerbahçe derbisi de çok büyük bir sürpriz olmazsa şampiyonluk mücadelesi
olacak. Normal sezondaki ev sahipliğini Fenerbahçe’nin yapmış olduğu derbide
bana kalırsa psikolojik avantajı yakalayan Galatasaray’ın o maçta da bir adım
önde olacağını düşünmekteyim.
FENERBAHÇE
Yazının başında da belirttiğim gibi 3 Temmuz süreci ile girdiğimiz
sezonun baş aktörü maalesef Fenerbahçe. Bu süreçte itibar kaybettiği aşikar.
Bunun yanı sıra özellikle futbol açısından bakacak olursak büyük güç kaybı
yaşadılar. Andre Santos,Lugano ve Niang’ın gidişi Fenerbahçe’ye çok kan
kaybettirdi. Yerine getirilen oyuncuların da vasat performansları belki de
lider ile arasındaki puan farkının en büyük nedenlerinden biri. Bu noktada Moussa Sow transferini bir kenara
koymak istiyorum. Ondan beklentim büyük. Geldiğinden beri iyi iş çıkardı ve
çıkarmaya da devam edecektir.
Aykut Kocaman’ın takımına sezon başından beri şöyle bir
kuşbakışı bir gözlem atacak olursak her zamanki gibi Alex göze batmakta. Onu
anlatmak gibi bir gaflete düşmeyeceğim.Alex dışında en büyük verimin(en azından
sezonun ikinci bölümünde) Miroslav Stoch’tan geldiğini rahatlıkla
söyleyebilirim. Aynı şekilde ne kadar sorunlar yaşasa da Emre’nin ve bu sezonki
çıkışıyla zaman zaman beklenmedik işler yapan Baroni’yi de unutmamak lazım.
Gelgelelim aynı şekilde diğer eski ve yeni oyuncuların vasatlığının üstünü
örtemeyiz. Reto Ziegler gibi bana göre facia bir transfer var ortada. Aykut
Hoca’nın Zeigler’i almayı gövde gösterisi olarak nitelendirmesi de ayrı bir
dünya tabii. Aykut Hoca’nın açıklamaları bir kenara bu sezon takımına yaptığı
ya da daha doğrusu yapamadığı müdahaleler yüzünden ket vurduğu da aşikar.
Kendisi adına da sıkıntılı bir performans grafiği var. Doğruları yapmakta her
zaman geç kalıyor. Fenerbahçe adına bu dönemde çok büyük handikap kesinlikle.
Galatasaray derbilerini bir kenara koyacak olursak eğer
Fenerbahçe için şampiyonluk yolunda en büyük sıkıntı deplasmandaki Beşiktaş ve
Trabzonspor mücadeleleri olacaktır. Burada yaşanılacak mağlubiyetlerin telafisi
olmaz. Değil şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi bile kaybedilebilir. Deplasman
fobisi yenilirse ve de Aykut Kocaman handikapı aşılırsa Fenerbahçe’nin
Galatasaray’ı geçip şampiyon olması iş değil. Net.
TRABZONSPOR
Şenol Güneş gibi “filozof” bir teknik adamla başlanan lig
için en kötü senaryo geçtiğimiz yıl sonunda kontratı biten tüm oyuncularını
kaybetmek olsa gerekti. Evet, Trabzonspor neredeyse bütün iskeletini İstanbul
takımlarına yolladı. İşin daha da kötüsü hiçbirinin yerini dolduramadı.
Galatasaray’ın tersi olarak nicelik bakımında fazla nitelik yönünden ise son
derece vasat transferler yapıldı. Burada da Fenerbahçe’deki Sow gibi bir diğer
Afrikalı Zokora’yı bir kenara koyuyorum. Şenol Hoca’yı en fazla etkileyen ve
devamlı serzenişte bulunduğu durum da buydu.
Sezona ilginçliklerle başladılar. CL’den elenmiş EL’den de
elenmek üzereyken piyangodan bir Şampiyonlar Ligi bileti çıkmıştı. Bu onlar
için aslında sıkıntılı bir durumdu. Kısa vadede mali açıdan önemli bir durum
olduğu aşikar lakin bu sıkışık fikstürlü ligin sonu için pek hoş bir tablo
oluşturmayacaktı. Nitekim öyle de oldu. Trabzonspor şu an Şampiyonlar Ligi
değil de direkt şampiyonluk kovalayamıyorsa bunun en büyük nedeni de
Şampiyonlar Ligi katılımıydı. Tüm bunları bir kenara koyacak olursak ülke
futbolumuza mükemmel bir değer kattılar:Burak Yılmaz. Burak’ın yanında Colman’ın
varlığı da Trabzonspor’un taşıyıcı kolonlarıydı. Süper Final’de de böyle
olacaktır.
Kendileri için Fenerbahçe maçları sıkıntılı geçecektir.
Rakipleri ise sırf bu nedenden dolayı Beşiktaş olacak. Fenerbahçe’yi iki maçta
yenip de üstlerine çıkabilme umutları bana kalırsa Şenol Hoca’da bile yoktur.
Ligin ikinci yarısındaki derbi performansı ile ilk yarısındakiler arasındaki
fark gece ile gündüz arasındaki fark kadar. Umutlu bakabilmeleri için en büyük
sebep de bu olsa gerek.
BEŞİKTAŞ
3 Temmuz sürecinin mağdurlarından biri daha. Serdal Adalı, Tayfur
Havutçu ve Ahmet Ateş’in gözaltına alınmaları camiada büyük bir şok ile
karşılandı. Bu kaos ortamında yönetim takımı Carlos Carvalhal’e emanet etti.
Tereddütlü yaklaşıldı ki kesinlikle haklılık payı bu bağlamda yüksekti. Çeşitli
kararlar verdi “emanetçi”. Guti gibi bir ismi yolluyor, Fernandes’e de cezayı
kesiyordu.
Carlos Carvalhal eşliğinde lige ve Avrupa’ya güzel bir
başlangıç yapan bir Beşiktaş vardı. Öyle ki EL’yi grubunda lider tamamlama
başarısı elde edilmişti. Kulüp tarihinde bu bir ilkti. İlerleyen günlerde maç
yoğunluğu takımı iki buçuk günde bir maça çıkarmaya başlamıştı. Sakatlıkların ardı
arkası kesilmiyordu. Özellikle defans hattındaki sakatlıklar takımın belini
büküyordu. Daha da önemlisi taraftarın takım ile özleştirdiği Quaresma’nın bir
daha sakatlıktan kafa olarak dönememesi Beşiktaş’ı bitiren son darbe oluyordu.
Son düzlükte takımı taşıyan ve herkesin beğenisini de kazanan Fernandes oluyordu.
Çeşitli kaos ortamlarından geçen takımın
faturası da Carlos Carvalhal’e kesiliyordu(Aykut Kocaman için yaptığım
eleştiriler bire bir Carlos Carvalhal için de geçerlidir.) . Yerine Tayfur Hoca
getiriliyordu.
Fernandes’in futbol önderliği ve Tayfur Hoca’nın yönetimindeki
Beşiktaş Süper Final’e Şampiyonlar Ligi parolasıyla çıkıyor. Yine gerçekçi
bakmak gerekirse zor bir hedef. Öncelikle Galatasaray derbisi ile iyi bir
başlangıç yapılmalı ki bu da Fenerbahçe’nin potaya iyice sokulması anlamına gelmekte.
Moda girmiş bir Fenerbahçe’yi Beşiktaş’ın şu ortamda iki kez ardı ardına
yenebileceğini pek düşünmüyorum ki Trabzonspor bölümünde belirttiğim gibi
rakipleri Trabzonspor olacaktır. Üçüncülüğün elde edilip gelişen ortamda
Şampiyonlar Ligi hedefi konulması daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu iki
takım arasındaki mücadelenin bir adım önde olan tarafı da Beşiktaş olacaktır.
Tüm bunları toparlayacak olursak her şeye gebe bir Süper
Finalimiz var. Fenerbahçe-Galatasaray ve Trabzonspor-Beşiktaş arasında olacak
bir blok mücadele beklemekteyim. Bu mücadelenin üstünlüğü hangi takımlarca ele
geçirilecek hep birlikte göreceğiz. Bize de bu futbol şölenini keyifle izlemek
düşecek. Şimdiden keyifli seyirler efendim.
NOT: Buraya bir tek Fatih Terim'in resmini koymam açıkça bir mesajdır. Saygılarımla.
Ufuk Tolga Aldırmaz
26 Ağustos 2011 Cuma
CL ve Trabzonspor Üzerine
Trabzonspor şok bir karar ile CL’ye alınmış durumda. Bu konulara girmeyeceğim zira hepimizin canı bu şike muhabbetinden yana çok sıkkın. Diyeceğim tek bir şey olabilir bu konuda o da bizleri futboldan soğutan ve bu işi yapmış olan ne kadar kişi varsa en beter halde cezalarını çekmelerini dilemek…
Konumuza dönelim. Trabzonspor bir İtalyan,bir Fransız, bir de Rus ile temsilcisi ile eşleşti. Aklımıza o “meşhur” fıkra geyiği de gelmiyor değil tabi… Takımlar: İnternazionale,Lille ve CSKA… Temsilcimizin ilk bakışta işinin ne kadar zor olduğunu fark etmemek için futbol ile azıcık ilgilensek yeter.İki sene önce CL şampiyonu bir takım, son Fransa ligi şampiyonu ve bu ligin gediklilerinden Rus futbolu denilince akla gelen ilk takım. Pot sırasına göre gitmekte fayda var.
Birinci torbadan gelen rakip İnter… İnter’i çok tasvir etmeye gerek yok kanımca. Ancak 1-2 şeye değinmekte fayda var. İlk değineceğim şey Juve’nun küme düşürülüşü sonrasında üçünü büyük konumuna gerileyen İnter’in önü alınamaz yükselişi… Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi durumunda olabilecek değişimlerden biri de esamesi okunmayan takımların bile artık bu kopuk düzende kendilerine yer bulabilecek olması. Diyeceğim şudur ki Anadolu’dan şampiyonlara alışmakta fayda var… Değineceğim diğer nokta da İnter’in eski gücünü kaybetmeye başlaması ve yerini Milan’a bırakıyor olması. Eto’o gitti, Sneijder gitmek üzere, Kaptan Zanetti 40’ına merdiven dayadı, Milito sakatlıklardan kurtulamadı, Pandev eski Pandev değil. Bunların hepsi Trabzonspor adına bir avantaj. Normalde o torbadan gelen rakibe potansiyel ezici gözüyle bakılır ancak İnter’den iç sahada alıncak 3 puan beni hiç mi hiç şaşırtmaz. Deplasmana umut bağlamak pollyannacılıktan öteye geçmek olmaz.
Gelelim CSKA’ya. Moskova temsilcisi ile kara kış girmeden oynamak doğal olarak bir avantajdır. CSKA kadrosunda çok önemli isimler barındırıyor. Akinfeev’den tutun Berazutskiler’e, Tosic’den Dzagoev’e… Açıkçası hem kalite anlamında hem de tecrübe anlamında TS’den çok çok üstünler. İçeride galibiyet kovalamaktan başka çare yok dışarısı Allah kerim… Belirtmekte fayda var FM delisi arkadaşlar bilir Mark Gonzalez’imiz de bu takımda. Yetenekli oyuncular çok. Allah Şenol Hoca’ya yardım etsin.
Son olarak da Lille… Nereden başlasak nasıl söylesek ki? Bazı takımlar vardır hiçbir yıldızı olmaz, ama 11 kişi yenemeyecekleri hiçbir takım yoktur. Üstesinden gelemeyecekleri zorluklar yoktur(TS’yi de bir bakıma alabiliriz bu sınıfa).Lille işte öyle bir takım. Üstüne üstlük bir de yıldızları var kimsenin almayı beceremediği. Eden Hazard… Sow,Hazard,Pedretti, Payet, Bonnart… adı pek duyulmamış gibi gelebilir bu isimler ancak hepsinin yaptığı ve yapacağı katkının inanın sınırı yok. Hepsi çok önemli futbolcular. Trabzonspor için kazanılsa sürpriz olmayacak ancak kaybedilmesi de bir o kadar beklenilmesi gerek iki karşılaşma…
Gelelim sadede. Trabzonspor iyi bir “takım”. Takım oyununu iyi beceriyor. Yetenekli de oyuncuları var. Bu lafları bolca kullanıyorduk geçen sene. Ancak noktamız şu ki o takım dağıldı. Yepyeni isimler geldi. Selçuk ve Egemen’in yeri hala doldurulamadı. Bakalım neler olacak. Trabzonspor rezil de olabilir vezir de ikisi de beni şaşırtmaz. Ancak tek bir nokta var Trabzonspor’un fizik gücü inanılmaz. Bunun üzerine oynamaları gerek. Şenol Güneş gibi teknik dehaya sahip olmaları da ayrı bir önem arz ediyor… Umarım bu bulanık ortamda ülkemizi en iyi şekilde temsil ederler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














