Şüphesiz ki insanların hayata bakış açıları da futbola bakış açılarından farklı değildir. Kimisi gündelik hayatın zorluklarından arınmak için bu güzel oyunu kendine bir ''araç'' olarak kabul eder ve şova dayalı bir oyun olarak görür. Kimisi de yoğun bir içselleştirmeye tabi tuttuğu futbolu salt skor ve başarıya dayalı bir oyun olarak görür. Seyircinin bakış açısı ne olursa olsun, teknik kapasitesi yüksek, seyirciyi hareketlendiren topla süzülürcesine hareket edebilen oyuncular her zaman ön planda olur. Ama bir de o seyircilerin pek sevmediği oyuncuların sahada rahat hareket edebilmesi, onların saha içerisinde yeteneklerini daha iyi gösterebilmesi için sahada varını yoğunu veren gizli kahramanlar vardır.
Günümüzde olduğu gibi futbol da çok sık bir değişimden geçiyor. Örneğin, bundan 7-8 yıl öncesine kadar futbolda ''çapa'' olarak tabir edilen oyunculardan rakibi bozması, gerektiğinde ''çirkin'' oyun oynaması istenirdi. Hele bir de yanındaki adama kaptığı paslardan % 50'ye yakınını verebiliyorsa, el üstünde tutulan oyuncu konumuna ulaşırlardı.
Ama bu değişti, formasyonların, takım mantalitelerinin çok hızlı ervimleştiği günümüz futbol anlayışında kalecilerin dahil oyuna katılması, pas trafiğini başlatan oyuncular olması bekleniyor. Örnekleri somutlaştıralım: 2 sene öncesine kadar uzay takımı olarak gösterilen Guardiola'nın Barcelona'sında bir isim var, her futbol tartışmasında ''Halı sahaya bile almam'', ''Bu adam nasıl Barcelona'da'' oynuyor denilen birisi. Kim mi bu? Sergio Busquets...
Ön alanında merkez bir pivot santrforun yok, ayağa pas trafiğine dayalı bir oynuyor ve topla oynama yüzdesinin senden yana olması için ''ribaund'' toplarını da toplaman gerekiyorsa, Sergio gibi bir oyuncu takıma ''one man difference'' kuralını işletir. Set hücumu esnasında paslarla öne yayılan bir takımda topun kaptırıldığı esnada Busquets gibi stoper özellikleri de taşıyan bir oyuncu kenarlara açılan stoperlerin arasına girip, kenar beklerini oyuna dahil eder ve uygulanan iç-alan baskısıyla sekenleri toplamana yardımcı olur. Rakip kontralarında bu bahsettiğim pozisyon alma şekli sayesinde kuvvetli bir alan markajı uygulanır ve rakibinin pas rutinini bozarsın.
BİR DÖNÜŞÜM
Busquets'in tek faydası bu mu hayır? Busquets, Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon %90'lık bir pas isabeti yakaladı. Kaptığı topları hatasız bir şekilde arkadaşlarına aktaran ve takımının atak başlangıçlarında savunmasına bir pas opsiyonu sunan Sergio, alan parselizasyonundaki üstünlüğü sayesinde futbolda bir değişimin de öncüsü oldu. İtalyan futbolunda esen 3'lü savunma furyası Avrupa futboluna da Busquests, Martinez, Gustavo gibi oyuncuların önemini daha fazla ortaya çıkararak yansıdı.
Bir gizli silah
İki kenar hücum bek ile oynayan yüksek pres ve hızlı hücuma dayalı bir oyun yapısı ile oynayan Bayern Münih'in de en gizli silahı Javi Martinez. 2009 yılında kurt hoca Bielsa'nın A.Bilbao'sunda ''libero'' mevkiinde oynuyordu. Martinez, takımın pas trafiğinde büyük önem arz etmekle beraber, stoperlerin hemen önlerine girip savunmada takımının 3'lüye dönmesini sağlıyordu. Ön alanda beklerin de katılımını sağlayan Javi, yüksek pas isabeti ile değişen dünya futbolundaki önemini Bayern Münih'e 40 milyon Euro ile transfer olarak gösteriyordu.
BİR ÖRNEK DE TÜRKİYE'DEN
Bu iki örneği neden verdiğime de gelirsek; Yanlışlar arasında kaybolan Türk futbolunda bizim de bir Busquets'imiz, Javi Martinez'imiz var. Topu önde tutma anlamında sorunlar yaşayan, ön alana oyunu set halinde kuramayan Fenerbahçe'nin sezonun 2.yarısının ortalarına kadar yediği golleri inceleyecek olduğumuzda, 3.ve 4.bölge aralarında top dolaştırıp öne yayılmaya çalışırken kaptırdığı toplarla yediği gollerden ne kadar başının ağrıdığını görüyoruz. Mehmet Topal'ın olmadığı maçların büyük çoğunluğunda Raul - Emre - Baroni üçlü orta sahasıyla çıkan Fenerbahçe, dönen toplarda geçiş oyununu sağlayamadı ve savunma hattının da önde oynamaya müsait olmaması nedeniyle kalesinde pek çok kez golü gördü. Mehmet Topal'ın olduğu maçlarda Gökhan - Hasan Ali gibi kenar hücum bekleinir oyuna rahatça katabilen Fenerbahçe, seken topları da toplayabiliyor ve Kuyt, Sow gibi kenar forvetleri de yakalanan set - hücumları sayesinde ceza sahası içerisine sokabiliyordu. Ön alandaki 3 kenar forveti de ceza sahasına sokabilmesi sayesindegol yollarında da tehlikeler yakalayabilen sarı - lacivertliler, rakiplerini özellikle iç sahadaki maçlarda yarı - sahasına hapsedebiliyordu. Özellikle Saracoğlu'nda oynanan karşılaşmaların büyük kısmında Mehmet Topal'ın olmadığı, üç hareketli merkez ile sahaya çıkan sarı - kanaryalar, geçtiğimiz sezon 25 maçta ilk golü kalesinde gören ekip oldu. 1-0 geride başlanan bu karşılaşmaların büyük çoğunluğunda Mehmet Topal'ın ilk 11'de yer almadığını belirtmekte fayda var.
Bu oyuncular pek çoğumuzun oynadığı futbola hayranı olduğumuz (yukarıda bahsettiğim) takımların gizli kahramanlarıdır. Messi'nin ileride özgür olmasını sağlayan, Ribery - Robben gibi yıldızların gözümüzün pasını silmesine yardımcı olan bu oyuncular, değeri bilinir bilinmez bilemem, bu insanlığın da gelişimine paralel bir olgu.
Ama şu bir gerçek ki; Pek çok ''futbolsever''in ''ya bu da topçu mu'' ''sahada bile görmedim, hep yan pas yapıyor'' dediği bu futbol-emekçilerinin önemini daha iyi anladığımız gün hiç şüphesiz Türkiye'de de futbol gelişecek, güzelleşecektir.
Aykut Kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aykut Kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Temmuz 2013 Cumartesi
One man difference
Etiketler:
Aykut Kocaman,
Barcelona,
Bayern Münih,
Fenerbahçe,
javi martinez,
mehmet topal,
sergio busquets
15 Mart 2013 Cuma
Böyle oynayacaksak çıkmayalım: Sağlığımız için!
Plzen'deki ilk karşılaşma öncesinde 11'leri öğrendiğimizde hemen herkes, hocanın büyük kumar oynadığını, Topal-Selçuk orta saha merkez tercihinin turun gitmesine neden olabileceği kara senaryolarını dillendirmişti. Plzen'de gerek taktiksel gerek bireysel olarak sezonun en iyi performansını vermişti Fenerbahçe. Yerinde gelen hamleler,doğru analizler, turu getirecek olan galibiyetin baş faktörüydü. Oyunu tutman gereken,temponun iniş çıkışına senin karar vermen gereken deplasmanda 'Böyle oynamalıyız'' dedirtmişti Aykut Hoca. Pek çoğumuzu da haksız çıkarmıştı.
Selçuk-Topal ikilisinin o günün şartlarında doğruluğuna hak vereduralım, seyircisiz de olsa kendi sahanda böyle bir tercihe,yarı sahana hapis futbolu tercih edeceğine inanmamıştım. Bir deplasmanda taktiksel başarı ile bizi utandıran Kocaman, çok geçmeden bu maçtaki kenar yönetimiyle,bizleri tekrar haklı çıkaracaktı.
Orta saha 3'lüsü
Sezon başından beri dile getirmekten usandım,dilimde tüy kalmadı. Selçuk/Topal ikilisinden birinin oynaması takdirinde orta sahada oluşacak mesafe ve pas trafiği sorununu bizler hesaplamaya çalışırken, bu iki kesici ve baskı altında hataya çok müsait profillerin beraber sahada yer aldığında oluşturduğu tabloyu anlatmaya çalışmak inanın hiç de kolay değil. Rakip ceza sahasına yönelmesi olmayan, karşılayıcı,,ayak kabiliyeti düşük Topal-Selçuk ikilisi ve önlerinde gamsız Baroni'yi koyduğun anda, takımın bloklar arası mesafesi 60 metreye varıyor. 2 kesicinin önüne, teknik düzeyi denizde olmayan gelgit'li Baroni'yi monte ettiğin anda, topla da dripling edip mesafe daraltamadıkları için, Sow'a giden her top duvara çarpar gibi geri geliyor. En azından topu durdurup,desteğe gelen arkadaşlarına pas çıkartacak kadar bile formda olmayan Sow'lu Fenerbahçe ilerisinden her top geri döndü. Ön alan oyuncularının statik olması, merkez oyuncularının pas trafiğine uygun olmamaları nedeniyle, takım ritmi bozuluyor. Önde sağlanamayan ritimsizlik, ön alan oyuncularını da oyundan düşürüyor ve giden her top geri geliyor. Bunun karşılığında önde yakalanamayan tempo, bizlere taraftarlara kalp ritminde bozukluk olarak geri dönüyor.
Takdir-i ilahi
Hiç böyle laflar etmeyi sevmem,hayatının merkezine mantığı koymuş,mantık dışı her şeyi reddetmiş,daima nedenin arkasındaki nedeni sorgulayan bana bile bu lafları ettirdiniz ya helal olsun. Topal'ın şanssız sakatlığı belki de turun tehlikeye girmesini önledi. Mehmet'in sakatlığı sonrası Salih'in oyuna girmesiyle,canlanan Fenerbahçe orta sahası,Salih'in topla mesafe kat edebilmesi,ilk toplara yaptığı akıllı baskı ve pasörlüğü ile Sow-Yobo arasındaki uçurumu bir nebze de olsa daraltıyordu. Nitekim Salih'in oyuna girmesiyle çok ama çok kritik dakikada gelen gol soyunma odasında rahat bir nefes aldıracaktı oyunculara. O dakikaya kadar, savunmasını yay civarına konuşlandıran Plzen, manav göbekli Horvath ve Darida'nın önderliğinde oyunu dilediği gibi yönlendiriyordu.
2.yarıya ''tamam artık turu aldık'' rahatlığıyla çıkan Fenerbahçe'ye, aslında Plzen mesajı daha 45'te veriyordu. Savunmasını bizim yarı sahamıza kadar çıkaran Çek'ler,oyunu tamamen domine ediyor, ceza sahamız çevresinde dilediği gibi top akışı sağlıyorlardı. Nitekim Darida ile golü bulan Plzen, son 30 dakikada bizlere ecel teri döktürüyordu. Buradan sonrası malum, bildiğimiz senaryo, çok da anlatacak bir şey yok.
Kocaman bir hamle yapsan n'olurdu?
Az önce anlatmaya çalıştığım hususlardan ötürü, pas akışını sağlayamayan, Sow'u kaderine terkeden ve bir gamsızın ön alan servisine bakan Fenerbahçe'de Kocaman'dan bir değişiklik beklendi. Sow'un oyun ritminden kopuşu ve gündelik formundan çok uzak oluşu nedeniyle, giden her top duvar gibi geri geldi son 30 dakikada. Kendisine hamle bulunulduğu,alan savunulmadığı takdirde neler yapabileceğini dünyaya kanıtlamış Krasic'i kenara çekip,Baroni'nin yerine merkeze Topuz'u koymak,ilerleyen dakikalarda da fornsuzluğuyla takıma zarar veren Sow'u çıkarmak, onun yerine Kuyt'ı kontrada kullanmak, ilk etapta benim aklıma gelenler. En azından bir deneme,ya da kenardan kısa ritimli alkışlar yerine, oyuncuları ateşlesen,bir motivasyon örneği göstersen inan bize o da yeterdi be Hocam.
Baroni'nin evrimi
İlk geldiği 2 sene içerisinde takımın en zayıf halkası olarak gösterilen,yüksek ihtimalle 3 Temmuz süreci yaşanmasaydı takımdan gönderilecek olan Baroni'yi forvet arkası kullanmanın da nereden baksan ipe sapa gelir yanı yok... Tek adamın hareketliliğiyle gelişecek ataklara,ona bağımlı olmaya karşıyım diyerek,'' kolektif oynayacağız,antrenör takımı olacağız'' diyip,seçim vaadi gibi açıklamalarda bulunan Kocaman'ın Alex'in gidişinin ardından, bir B planının olmayışının kanıtıydı aslında Cris'den Alex yaratmak. Hatırlayalım Emre'nin geçtiğimiz sezon sahada azarlaya azarlaya oynattığı Baroni, nam-ı değer gamsıza saha içerisinde özgürlük tanırsan, o da kafasına göre oynar. Yanından geçen topa ayak uzatmaz,yarı sahayı da yürüyerek geçer. İşin mental kısımları bir yana, savunmanın önde basamadığı, orta sahanın da Topal-Selçuk'tan oluştuğu zaman, topla mesafesi olmayan,öne kreatiflik sağlayamayan ve günü gününe uymayan bir oyuncudan ön alandaki oyuncularını beslemesini beklemek fazlaca iyimser bence. Son olarak Baroni hakkında, Güntekin Onay'ın bir sözü vardı. ''Orta sahada takımın hamallığı görevindeyken bile sorumsuzca kafasına göre oynayan, rahat karakterli,gamsız bir adama sen Alex özgürlüğü verirsen,o da bunu hemen kullanır''.. Basit ama açıklayıcı.
SALİH UÇAN
Adamlık çağına gelmiş oyunculara çocuk muamelesi yapıldığı ülkemizde, saha içerisindeki duruşu,kendinden yaşça büyük abilerini azarlayaşı,sorumluluk almaktan kaçınmayışı, ve kamera karşısındaki kendini rahatça ifade etme yeteneğiyle Salih Uçan, emsallerinden çok ama çok farklı bir konumda. Stresli,zorluk kat sayısı çok yüksek maçlarda çok rahat bir şekilde sahada bu şerefli formanın hakkını veren 19'luk yıldızın, ilk 11'de olması için daha ne yapması lazım bilemiyorum. İlk topa çok doğru zamanda akılcı baskı yapan, kadife ayaklarıyla top dağıtan,oyunun her iki yönünü de çok iyi oynayan Salih'in ihtiyacı olan tek şey, 11'leri yazarken ilk başta onu yazacak akılda ve futbol cesaretinde bir hoca. Salih'den çok bizim ihtiyacımız var buna.
Bir parantez de Kuyt ve Volkan'a
Öncelikle kaptanım,en güzel anlarmızın baş mimarı Volkan,sana laf etmek hiç içimden gelmiyor. Fenerbahçe sevginin,takım için neler yapabileceğin,neler de yaptığının sonuna kadar bilincinde olarak,2 laf etmek istiyorum hakkında. Sakat sakat oynuyorsun sezon başından beri biliyorum,soluna gelen her topta leğen oldun,görüyorum.Ama kurbanın olayım soluna da gelen gol oluyor sağına da.Performansın,formun ölümcül kritik eşikte olduğumuz şu zamanlarda takımı yakacak cinsten,nitekim yakıyor da.Ameliyat ol kurbanın olayım,sana küfretmek hiç istemiyorum. Jöleli o disco bodyguard kılığından,başkan içeride olduğu için sakal bırakan,takıma abilik yapan 'bayrak adam' duruşu gösterdiğin 3 Temmuz'a binahen,kurbanın olayım ameliyat ol ya da buna bir çözüm bul.
Mr.Duracell
Sana ne diyeyim ki,senin yaradanına kurban olayım,saçın teli olayım. Öyle yürekten,öyle gönülden oynuyorsun ki,sahada senin azmini görmeyip,sana laf sallayanlarla kafa kafaya kavgaya girerim,sen var ol.Büyük yürekli profesyonel!
Selçuk-Topal ikilisinin o günün şartlarında doğruluğuna hak vereduralım, seyircisiz de olsa kendi sahanda böyle bir tercihe,yarı sahana hapis futbolu tercih edeceğine inanmamıştım. Bir deplasmanda taktiksel başarı ile bizi utandıran Kocaman, çok geçmeden bu maçtaki kenar yönetimiyle,bizleri tekrar haklı çıkaracaktı.
Orta saha 3'lüsü
Sezon başından beri dile getirmekten usandım,dilimde tüy kalmadı. Selçuk/Topal ikilisinden birinin oynaması takdirinde orta sahada oluşacak mesafe ve pas trafiği sorununu bizler hesaplamaya çalışırken, bu iki kesici ve baskı altında hataya çok müsait profillerin beraber sahada yer aldığında oluşturduğu tabloyu anlatmaya çalışmak inanın hiç de kolay değil. Rakip ceza sahasına yönelmesi olmayan, karşılayıcı,,ayak kabiliyeti düşük Topal-Selçuk ikilisi ve önlerinde gamsız Baroni'yi koyduğun anda, takımın bloklar arası mesafesi 60 metreye varıyor. 2 kesicinin önüne, teknik düzeyi denizde olmayan gelgit'li Baroni'yi monte ettiğin anda, topla da dripling edip mesafe daraltamadıkları için, Sow'a giden her top duvara çarpar gibi geri geliyor. En azından topu durdurup,desteğe gelen arkadaşlarına pas çıkartacak kadar bile formda olmayan Sow'lu Fenerbahçe ilerisinden her top geri döndü. Ön alan oyuncularının statik olması, merkez oyuncularının pas trafiğine uygun olmamaları nedeniyle, takım ritmi bozuluyor. Önde sağlanamayan ritimsizlik, ön alan oyuncularını da oyundan düşürüyor ve giden her top geri geliyor. Bunun karşılığında önde yakalanamayan tempo, bizlere taraftarlara kalp ritminde bozukluk olarak geri dönüyor.
Takdir-i ilahi
Hiç böyle laflar etmeyi sevmem,hayatının merkezine mantığı koymuş,mantık dışı her şeyi reddetmiş,daima nedenin arkasındaki nedeni sorgulayan bana bile bu lafları ettirdiniz ya helal olsun. Topal'ın şanssız sakatlığı belki de turun tehlikeye girmesini önledi. Mehmet'in sakatlığı sonrası Salih'in oyuna girmesiyle,canlanan Fenerbahçe orta sahası,Salih'in topla mesafe kat edebilmesi,ilk toplara yaptığı akıllı baskı ve pasörlüğü ile Sow-Yobo arasındaki uçurumu bir nebze de olsa daraltıyordu. Nitekim Salih'in oyuna girmesiyle çok ama çok kritik dakikada gelen gol soyunma odasında rahat bir nefes aldıracaktı oyunculara. O dakikaya kadar, savunmasını yay civarına konuşlandıran Plzen, manav göbekli Horvath ve Darida'nın önderliğinde oyunu dilediği gibi yönlendiriyordu.
2.yarıya ''tamam artık turu aldık'' rahatlığıyla çıkan Fenerbahçe'ye, aslında Plzen mesajı daha 45'te veriyordu. Savunmasını bizim yarı sahamıza kadar çıkaran Çek'ler,oyunu tamamen domine ediyor, ceza sahamız çevresinde dilediği gibi top akışı sağlıyorlardı. Nitekim Darida ile golü bulan Plzen, son 30 dakikada bizlere ecel teri döktürüyordu. Buradan sonrası malum, bildiğimiz senaryo, çok da anlatacak bir şey yok.
Kocaman bir hamle yapsan n'olurdu?
Az önce anlatmaya çalıştığım hususlardan ötürü, pas akışını sağlayamayan, Sow'u kaderine terkeden ve bir gamsızın ön alan servisine bakan Fenerbahçe'de Kocaman'dan bir değişiklik beklendi. Sow'un oyun ritminden kopuşu ve gündelik formundan çok uzak oluşu nedeniyle, giden her top duvar gibi geri geldi son 30 dakikada. Kendisine hamle bulunulduğu,alan savunulmadığı takdirde neler yapabileceğini dünyaya kanıtlamış Krasic'i kenara çekip,Baroni'nin yerine merkeze Topuz'u koymak,ilerleyen dakikalarda da fornsuzluğuyla takıma zarar veren Sow'u çıkarmak, onun yerine Kuyt'ı kontrada kullanmak, ilk etapta benim aklıma gelenler. En azından bir deneme,ya da kenardan kısa ritimli alkışlar yerine, oyuncuları ateşlesen,bir motivasyon örneği göstersen inan bize o da yeterdi be Hocam.
Baroni'nin evrimi
İlk geldiği 2 sene içerisinde takımın en zayıf halkası olarak gösterilen,yüksek ihtimalle 3 Temmuz süreci yaşanmasaydı takımdan gönderilecek olan Baroni'yi forvet arkası kullanmanın da nereden baksan ipe sapa gelir yanı yok... Tek adamın hareketliliğiyle gelişecek ataklara,ona bağımlı olmaya karşıyım diyerek,'' kolektif oynayacağız,antrenör takımı olacağız'' diyip,seçim vaadi gibi açıklamalarda bulunan Kocaman'ın Alex'in gidişinin ardından, bir B planının olmayışının kanıtıydı aslında Cris'den Alex yaratmak. Hatırlayalım Emre'nin geçtiğimiz sezon sahada azarlaya azarlaya oynattığı Baroni, nam-ı değer gamsıza saha içerisinde özgürlük tanırsan, o da kafasına göre oynar. Yanından geçen topa ayak uzatmaz,yarı sahayı da yürüyerek geçer. İşin mental kısımları bir yana, savunmanın önde basamadığı, orta sahanın da Topal-Selçuk'tan oluştuğu zaman, topla mesafesi olmayan,öne kreatiflik sağlayamayan ve günü gününe uymayan bir oyuncudan ön alandaki oyuncularını beslemesini beklemek fazlaca iyimser bence. Son olarak Baroni hakkında, Güntekin Onay'ın bir sözü vardı. ''Orta sahada takımın hamallığı görevindeyken bile sorumsuzca kafasına göre oynayan, rahat karakterli,gamsız bir adama sen Alex özgürlüğü verirsen,o da bunu hemen kullanır''.. Basit ama açıklayıcı.
SALİH UÇAN
Adamlık çağına gelmiş oyunculara çocuk muamelesi yapıldığı ülkemizde, saha içerisindeki duruşu,kendinden yaşça büyük abilerini azarlayaşı,sorumluluk almaktan kaçınmayışı, ve kamera karşısındaki kendini rahatça ifade etme yeteneğiyle Salih Uçan, emsallerinden çok ama çok farklı bir konumda. Stresli,zorluk kat sayısı çok yüksek maçlarda çok rahat bir şekilde sahada bu şerefli formanın hakkını veren 19'luk yıldızın, ilk 11'de olması için daha ne yapması lazım bilemiyorum. İlk topa çok doğru zamanda akılcı baskı yapan, kadife ayaklarıyla top dağıtan,oyunun her iki yönünü de çok iyi oynayan Salih'in ihtiyacı olan tek şey, 11'leri yazarken ilk başta onu yazacak akılda ve futbol cesaretinde bir hoca. Salih'den çok bizim ihtiyacımız var buna.
Bir parantez de Kuyt ve Volkan'a
Öncelikle kaptanım,en güzel anlarmızın baş mimarı Volkan,sana laf etmek hiç içimden gelmiyor. Fenerbahçe sevginin,takım için neler yapabileceğin,neler de yaptığının sonuna kadar bilincinde olarak,2 laf etmek istiyorum hakkında. Sakat sakat oynuyorsun sezon başından beri biliyorum,soluna gelen her topta leğen oldun,görüyorum.Ama kurbanın olayım soluna da gelen gol oluyor sağına da.Performansın,formun ölümcül kritik eşikte olduğumuz şu zamanlarda takımı yakacak cinsten,nitekim yakıyor da.Ameliyat ol kurbanın olayım,sana küfretmek hiç istemiyorum. Jöleli o disco bodyguard kılığından,başkan içeride olduğu için sakal bırakan,takıma abilik yapan 'bayrak adam' duruşu gösterdiğin 3 Temmuz'a binahen,kurbanın olayım ameliyat ol ya da buna bir çözüm bul.
Mr.Duracell
Sana ne diyeyim ki,senin yaradanına kurban olayım,saçın teli olayım. Öyle yürekten,öyle gönülden oynuyorsun ki,sahada senin azmini görmeyip,sana laf sallayanlarla kafa kafaya kavgaya girerim,sen var ol.Büyük yürekli profesyonel!
Kocaman Yürek Lazım
Mehmet Topal-Selçuk ikilisinin top yapmada sınırlı olan becerisi ve Cristian'ın hakikaten bugün Fenerbahçe taraftarına hak verecek kadar vurdumduymaz oynayışı neticesinde genel bir aksaklık yaşanıyordu. İlk maçtaki gibi bir senaryo ile oynanamayacağı belirli olan karşılaşma bu açıdan Viktoria'nın lehine gitmeye başlıyordu ki Allah yukarıdan Zeus misali yıldırımını yolladı. Tabii ki bu işin goy goyu ama mecburi değişiklik haline gelen Topal-Salih değişikliği aslında Fenerbahçe'nin saha içinde arayıp da bulamadığı bir oyuncu tiplemesinin sahaya atlamasına neden oluyordu. İlk olarak Horvath'ın etkinliğini genel baskı odağını düzelterek kırdılar. Bunun yanında Salih'in bağlasan durmaz özelliği olan dikine gitmeleri neticesinde muazzam devam koşusu ve Horvath'ın yaşının getirdiği handikaplardan birini yaşaması neticesinde Fenerbahçe adına gol geldi. Hem de çok güzel bir dakikada geldi.
İkinci yarıda yaşanan rahatlık ve bazı futbolcuların -Sow gibi- günlük performansının kendi vasatının altında kalması ile Fenerbahçe gevşek bir oyun göstermeye başladı. Bunun yanı sıra Viktoria'nın önde baskı dozajını arttırması ve Fenerbahçe orta sahasının gerekli reaksiyonu gösterememesi neticesinde tehlikeli anlar yaşanmaya başladı. Volkan'ın da "Oğlum çok da hata yapasım var nasıl yapsak?" diye düşünmeye başladığı(!) dakikalarda Darida'nın golü işi çok daha yokuşa sürüyordu. Dakikalar geçtikçe Aykut Kocaman'ın farklı oyun planı ve tercihlerine kapalı olması neticesinde "gelemeyen" hamle belki de turun gitmesine sebep olacaktı. Yakaladığı şansları değerlendiremeyen Viktoria çok önemli tecrübeler ile veda ederken temsilcimiz Fenerbahçe yarın çekilecek kurada rakibini bekleyecek.
Nasıl ve nerede olursa olsun futbolun doğruları belirli kalıplarda gizlidir. En azından naçizane fikrim bu yönde. Johann Cruijff'un da dediği gibi "Futbol basit oyundur; ancak zor olan futbolu basit oynayabilmektir.". Aykut Kocaman'ın gözüne artık batması hatta deşmesi gereken Salih gecenin yıldızı oldu. Misalen Salih futbolun net "doğrularından biridir". Beşiktaş ile adı anıldığı günden beri incelediğim, takip ettiğim hatta büyük bir ilgi ve beğeni ile izlediğim Salih bir kez daha beni yanıltmadı. Fenerbahçe ve Türk futbolu çok büyük bir değere sahip. Farkında olmak lazım. Bir de onu sahaya sürecek "kocaman" bir yürek lazım.
NOT: Oynadığım bahis yine tutmadı.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Ufuk Tolga Aldırmaz
7 Mart 2013 Perşembe
"Kocaman" Biralar
Ne olduğundan fazla büyüteceksin ne de yerin dibine sokacaksın. Maçtan önce deli gibi korkulan Viktoria'dan maç sonrası neredeyse bir Tromsö gibi bahsedilmesi ciddi anlamda büyük bir sıkıntı. Toplasak iki-üç pozisyonun olduğu mücadeleden herhangi bir tarafın nasıl bir "takım" olduğunu anlamlandırmaya çalışmak fazla zoraki olur. Bu seviyeye gelmiş tarafların bundan sonra kupa yolunda rakiplerine göre akil oyun oynamaları beklenir ki olması gereken de zaten budur. Bu gece özelinde Fenerbahçe'nin de galibiyeti almasını sağlayan işte bu durumdu.
Aykut Kocaman'ın bu tarz karşılaşma ve turnuvalarda takımını nasıl oynatması gerektiğini öğrendiğini "tur öncesi" yazımda belirtmiştim. Fenerbahçe'nin hemen hemen tur biletini garantilemesinin de birincil sebebi budur. Rakibi iyi analiz ettikleri aşikar. Bunun yanında rakibin şanssız gününde olması ve evdeki hesabın da çarşıya uyması neticesinde istenilen doğal olarak alındı. Daha zor geçmesini beklediğim karşılaşma Fenerbahçe adına ekstra efor sarf edilmeden geçildi ki en önemli detay fikrimce budur.
Rakibin maç öncesi planını bozan durum David Limbersky'nin yokluğuydu. Takım için Radim Reznik ile birlikte planlar dahilinde önem arz eden oyuncunun yokluğunda sağ bek Reznik sola çekiliyor ve neticesinde bekten bozma ön oyuncusu Rajtoral da sağ beke tekrar kaydırılıyordu. Bu durumun neticesinde taşlarla fazlaca oynanması tıpkı TT Arena deplasmanında Samet Aybaba'nın yaptığı hataya benzer bir hata oluyordu. Teşbihte hata olmaz. Bunun yanı sıra Horvath'ın geçirdiği hafif sakatlık da zannımca rakibi bozan bir diğer unsur oldu. Oyun bağlantısını ve hızlı çıkışlarda doğru oyuncuyu bulamamaları bunun bir tezahürüydü. Dakikalar geçtikçe Fenerbahçe'nin istediği hale gelen oyun neticesinde gol yavaş yavaş geliyorum demeye başladı. Burada kilit nokta golden saniyeler öncesine kadar Rajtoral'ın önüne çekilen Kuyt'ın takımın büyük bir açığını kapatmasıydı. Sow ile tekrar yer değişimi yaşadıkları dakikada da Gökhan'ın ortası neticesinde Webo'nun golü geliyordu. O dakikadan sonra da rölantide giden karşılaşma ballı kaymaklı ekmek kadayıfı tadını alıyordu.
Her şey Fenerbahçe lehine işledi diyebiliriz. Bunu şansla bağdaştırıp ahmakça bir yorum yapmam. Doğru planlama ve doğru analizin getirisidir. Aykut Kocaman'ı Beşiktaşlılık kimliğimle dahi olsa da en çok eleştiren "taraf" olsam da bu gece hatta bu sezon Avrupa'da potansiyelinden fazlasını başarmaya doğru gidiyor. Spartak'a elenerek yatırımların karşılığını verememenin baş sorumlusu olan Kocaman çeyrek final biletini alırsa bu borcunu da ödemiş olur. İstanbul'daki karşılaşmada seyircisiz oynanacak olmasına rağmen galibiyetin gelmesi bu geceden sonra hiç şaşırtıcı olmayacaktır.
NOT: Maçın adamı kesinkes Moussa Sow. Hatta Fenerbahçe adına sezonun adamı da diyebiliriz.
NOT-2: Selçuk Şahin'in üzerine çok oynanıyor. Ülkede yaygın olan itin götüne futbolcu sokma adeti maçtan önce de tezahür etti.
DİP NOT: Rakibin göze batmayı geçtim resmen giren oyuncusu Darrida. İlerleyen yıllarda çok farklı yerlerde görebiliriz kendisini.
Ufuk TOLGA Aldırmaz
Etiketler:
Aykut Kocaman,
David Limbersky,
FC Viktoria Plzen,
FC Viktoria Plzen 0-1 Fenerbahçe,
Fenerbahçe,
Maç Değerlendirmesi,
Moussa Sow,
Pavel Horvath,
Pavel Vrba,
Redim Reznik,
UEFA Avrupa Ligi,
Vladimir Darida
5 Mart 2013 Salı
"Hasretinden" Prangalar Eskittim
Sanıyorum bu derbiyi Beşiktaş nasıl kazanabilirdi sorusunun tek cevabı Olcay'ın golü ile biten maçta cevabını buldu. Hızlı ve direkt hücumlar, duran toplar...
Fenerbahçe çok üstün başladı. Fenerbahçe net biçimde ligde bu noktaya gelene kadar oynadığı en iyi oyundan daha iyi bir oyun oynayarak ilk yirmi beş dakikayı geçirdi. Net biçimde "gol" olan top açıkçası yardımcı hakem tarafından bir nevi yeniliyordu. Dakikalar sonra gelen Sow'un golü ise aslında adaleti de beraberinde getiriyordu. Fenerbahçe'nin ilk yirmi beş dakikayı üstün oynamasında etken olan faktörler:
1.Tempoyu Beşiktaş'a bırakmayıp olayı akışına bırakmamaları.
2. Gökhan Süzen-Olcay Şahan ikilisinin bulunduğu sol kanadın adeta bir kulvar gibi kullanılması. Bunda etken Olcay olarak gösterilse de Gökhan'ın arkasına çok top kaçırması birincil sebeptir.
Maçın ikinci bölümü ise yirmi beşinci dakikadan ilk yarının bitimine kadar olan süre olarak göze çarpıyor. Yenilen gol Beşiktaş'ı uyandırdı. Samet Aybaba'nın bu yılki derbilerde "korkak" oyuna iten oyun anlayışının neden olduğu prangalar Fernandes önderliğinde kırılıyordu. Bu prangalar artık eskimiş ve kurtulunması gereken bir hal aldığı Galatasaray'ın on kişi kaldığı dakikadan beri aşikardı. Nitekim en son söyleyeceğimi başta söylerim mantığıyla ilk paragrafta belirttiğim o gol atabilme olasılıklarından duran top organizasyonu gerçekleşiyordu.
Üçüncü bölüm ise denge oyunu şeklinde geçen ve değişikliklere kadar süren bölümdü. Bu bölümde Fenerbahçe sağ kanattan "Gol geliyor!" diye haykırırken gelen Gökhan-Emre Özkan değişikliği ve Emre'nin maç içinde "taraftarın bile kademesine girmesi" ile belki de maç dönüyordu. Nitekim Niang'ın golünden önce yapılan ortanın ismi de Emre oluyordu. Ardından Sivok'un izleyenleri afallatan top arama merasimi neticesinde Kuyt-Sow iş birliği ile gelen gol oyundaki dengenin skora yansıması haline geliyordu.
Son bölüm ise taktik değişimlerin yapıldığı dakika olan yetmiş üçüncü dakikadan başlıyor. Caner ve Mehmet Topal'ı oyun alanına atan Kocaman'a karşı hamlenin Oğuzhan ile gelmesi önem arz ediyor. İki teknik direktör de direkt olarak kağıt üstünde kazanmaya yönelik hamle yapıyordu lakin Oğuzhan direkt olarak etki edemese de doğru yerlerde bulunması ve yaptığı koşular ile rakip savunmanın çözülmesini de sağlıyordu. Beşiktaş'ın temposuna kapılan Fenerbahçe Olcay'ın 92 metrelik koşusuna ve muazzam bir direkt hücuma yeniliyordu.
Maç içinde dikkatimi çeken birkaç maddeyi de sıralarsam:
1. Fenerbahçe orta sahası eş kenar üçgen misali yerleşirken Meireles'in top çıkarmak için sarkık oynaması önemli bir hamleydi.
2.Yobo ve Mehmet Topal'ın yokluğunda hava toplarında zaaf göstermeye meyilli hale gelen takım Topal'ın oyuna girişi ile bunu tölere etmeyi bir nebze olsun becerdi.
3. Golden sonra kompakt biçimde geride beklemek isteyen Fenerbahçe bunu net biçimde aslında beceremediğini bir kez daha gösterdi.
4. Holosko'nun haddinden fazla içeri girmesi ve Sow'un da önceki karşılaşmalara nazaran biraz daha dışarıda konuşlanması dikkat çekici unsurlardandı.
5. Kayserispor karşılaşmasından sonra bu karşılaşma direkt olarak Samet Aybaba'nın pozitif yönde yaptığı hamleler ile kazanılmış puanlar olarak farklı bir önem arz ediyordu.
6. Uzun bir süreden sonra Aykut Kocaman'ın bu denli az eleştirilecek performans göstermesi de önemlidir.
Sonuç nedir peki? Beşiktaş ikincilik iddiasını sürdürdü. Zorlu maçlar ve her şeye gebe bir lig mevcut. Şampiyonluk çok büyük oranda Galatasaray'da kalacak. Beşiktaş'ın bunu mental anlamda kaldırabilmesi çok zor. Fenerbahçe ise Türkiye Kupası ile teselli bulup ikincilik için oynamaya devam edecek gibi gözüküyor.
NOT: Olcay'ın attığı o gol aslında bir derbi galibiyetinden fazlasını getirdi, anlayana.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Fenerbahçe çok üstün başladı. Fenerbahçe net biçimde ligde bu noktaya gelene kadar oynadığı en iyi oyundan daha iyi bir oyun oynayarak ilk yirmi beş dakikayı geçirdi. Net biçimde "gol" olan top açıkçası yardımcı hakem tarafından bir nevi yeniliyordu. Dakikalar sonra gelen Sow'un golü ise aslında adaleti de beraberinde getiriyordu. Fenerbahçe'nin ilk yirmi beş dakikayı üstün oynamasında etken olan faktörler:
1.Tempoyu Beşiktaş'a bırakmayıp olayı akışına bırakmamaları.
2. Gökhan Süzen-Olcay Şahan ikilisinin bulunduğu sol kanadın adeta bir kulvar gibi kullanılması. Bunda etken Olcay olarak gösterilse de Gökhan'ın arkasına çok top kaçırması birincil sebeptir.
Maçın ikinci bölümü ise yirmi beşinci dakikadan ilk yarının bitimine kadar olan süre olarak göze çarpıyor. Yenilen gol Beşiktaş'ı uyandırdı. Samet Aybaba'nın bu yılki derbilerde "korkak" oyuna iten oyun anlayışının neden olduğu prangalar Fernandes önderliğinde kırılıyordu. Bu prangalar artık eskimiş ve kurtulunması gereken bir hal aldığı Galatasaray'ın on kişi kaldığı dakikadan beri aşikardı. Nitekim en son söyleyeceğimi başta söylerim mantığıyla ilk paragrafta belirttiğim o gol atabilme olasılıklarından duran top organizasyonu gerçekleşiyordu.
Üçüncü bölüm ise denge oyunu şeklinde geçen ve değişikliklere kadar süren bölümdü. Bu bölümde Fenerbahçe sağ kanattan "Gol geliyor!" diye haykırırken gelen Gökhan-Emre Özkan değişikliği ve Emre'nin maç içinde "taraftarın bile kademesine girmesi" ile belki de maç dönüyordu. Nitekim Niang'ın golünden önce yapılan ortanın ismi de Emre oluyordu. Ardından Sivok'un izleyenleri afallatan top arama merasimi neticesinde Kuyt-Sow iş birliği ile gelen gol oyundaki dengenin skora yansıması haline geliyordu.
Son bölüm ise taktik değişimlerin yapıldığı dakika olan yetmiş üçüncü dakikadan başlıyor. Caner ve Mehmet Topal'ı oyun alanına atan Kocaman'a karşı hamlenin Oğuzhan ile gelmesi önem arz ediyor. İki teknik direktör de direkt olarak kağıt üstünde kazanmaya yönelik hamle yapıyordu lakin Oğuzhan direkt olarak etki edemese de doğru yerlerde bulunması ve yaptığı koşular ile rakip savunmanın çözülmesini de sağlıyordu. Beşiktaş'ın temposuna kapılan Fenerbahçe Olcay'ın 92 metrelik koşusuna ve muazzam bir direkt hücuma yeniliyordu.
Maç içinde dikkatimi çeken birkaç maddeyi de sıralarsam:
1. Fenerbahçe orta sahası eş kenar üçgen misali yerleşirken Meireles'in top çıkarmak için sarkık oynaması önemli bir hamleydi.
2.Yobo ve Mehmet Topal'ın yokluğunda hava toplarında zaaf göstermeye meyilli hale gelen takım Topal'ın oyuna girişi ile bunu tölere etmeyi bir nebze olsun becerdi.
3. Golden sonra kompakt biçimde geride beklemek isteyen Fenerbahçe bunu net biçimde aslında beceremediğini bir kez daha gösterdi.
4. Holosko'nun haddinden fazla içeri girmesi ve Sow'un da önceki karşılaşmalara nazaran biraz daha dışarıda konuşlanması dikkat çekici unsurlardandı.
5. Kayserispor karşılaşmasından sonra bu karşılaşma direkt olarak Samet Aybaba'nın pozitif yönde yaptığı hamleler ile kazanılmış puanlar olarak farklı bir önem arz ediyordu.
6. Uzun bir süreden sonra Aykut Kocaman'ın bu denli az eleştirilecek performans göstermesi de önemlidir.
Sonuç nedir peki? Beşiktaş ikincilik iddiasını sürdürdü. Zorlu maçlar ve her şeye gebe bir lig mevcut. Şampiyonluk çok büyük oranda Galatasaray'da kalacak. Beşiktaş'ın bunu mental anlamda kaldırabilmesi çok zor. Fenerbahçe ise Türkiye Kupası ile teselli bulup ikincilik için oynamaya devam edecek gibi gözüküyor.
NOT: Olcay'ın attığı o gol aslında bir derbi galibiyetinden fazlasını getirdi, anlayana.
Ufuk Tolga Aldırmaz
2 Mart 2013 Cumartesi
X-Faktör: Sağ Kanat
Zannediyorum ki İnönü Stadı'nın son derbisi yarın akşam oynanacak. Fikret Orman ve yönetimine bu yöndeki inancım tam. Şu ana kadar taraftarı kandırmak için herhangi bir icraatte bulunmamaları ve diğer kulüplerimize nazaran azami seviyede şeffaf olmaları da işin cabası. Yaklaşık iki yüz bin kadar bilet talebi olduğu konuşulan bu karşılaşma için herkes koltuğunun değerini ekstra olarak bilse yeridir. Otuz beş bin dolayında taraftarın -özellikle belirtiyorum- kendi standardında performans sergilemesi önemli. Genel olarak şehir dışından gelenler ve atmosfere alışkın olmayan kesim ile birlikte bu topluluğu kontrol etmek daha da zorlaşıyor. E bu da normaldir diyelim.
Derbilerin genelinde söylenen o klasik "Bu maçların sonucu belli olmaz." cümlesini duyduğunuz yerden uzaklaşmanız sağlığınız açısından önemli olabilir. Öyle dengeler var ki net favori olan tarafı belirleyemeseniz bile bir şeyleri ön görebiliyorsunuz. Misalen TT Arena'da Samet Aybaba'nın taşları yerinden oynatıp takımına ket vurması. Bunun dışında özellikle son dönemde "derbi kabızı" görüntüsünü çizen Beşiktaş'ın içinde bulunduğu derbiler daha bir tahmin edilebilir hal alıyor ki bu Feda sezonunda daha da bir belirgin hal alıyor.
Takımlara genel olarak değinmek istiyorum. Tahmin yapmam gereksiz olacak zaten bu işi becerebilen biri değilim lakin biraz olsun "neler olabilir?", "hangi noktalar önemli?" sorularının kendimce cevaplarını arayacağım.
Kağıt üzerini incelediğimiz zaman Fenerbahçe'nin kafadan "zenginlik" açısından birkaç adım önde olduğunu görüyoruz. Bu zenginliğin ne kadar işlevsel olduğu veyahut ne kadar işlevsel kullanıldığı tartışmaya açık. Bu zenginlik kadronun geneline "yaratıcılık" olarak yansımış durumda. Bu derbinin daha yaratıcı tarafı ya da daha doğru tabirle bir şeyleri değiştirmeye yatkın olan tarafı Fenerbahçe olacaktır. Buna karşın Beşiktaş elindeki kısıtlı kadroya rağmen, Önder Özen'in lügatımıza soktuğu tabirle tabela yapmaya daha yatkın olan taraf. Genel olarak durumu bu şekilde ifade edebiliriz lakin muhtemel kadrolara göre bir detaya inme yapsak fena olmayacak gibi gözüküyor.
Karşılaştırmalı olarak gidecek olursak Beşiktaş'ın Allan McGregor, Fenerbahçe'nin de Volkan Demirel ile çıkması aksilik yaşanmadığı takdirde garanti. Volkan'ın sezon başından beri bir saniyesi bir saniyesini tutmuyor. Adının yarattığı haklı bir heybet var ki onu kotaran biraz da bu heybet oluyor. Maç içindeki anlık formu çok önemli. Özellikle Beşiktaş maçlarında iyi de performans gösterdiğini es geçmeyelim. McGregor ise kimi kesim tarafından tam anlamıyla "itin götüne sokulurken" bana göre çok üst düzey olmasa da iyi bir performans sergilemekte. Hele ki son yıllarda istikrarlı bir kaleciye hasretken McGregor'u beğenmemek böyle bir sezonda lüks kaçar. Bunun yanında son haftalarda form grafiğinin yükseldiğini söylemek de yanlış kaçmayacak. Bu ikiliye bakıp maç içinde absürt şeyler olur mu diye düşünmüyor değilim ama böyle maçlarda "Atanın da tutanın da iyi olacak" diyen rahmetli Vedat Okyar'ı da anmadan geçemeyeceğim.
Defans hattına geldiğimizde Beşiktaş Hilbert-Sivok-Ersan-Gökhan; Fenerbahçe de Gökhan-Yobo-Egemen-Hasan Ali(Ziegler hafta içi kupa maçında sahada olduğu için Hasan Ali tercihi gelecek gibi) ideal sayılabilecek dörtlüleri ile çıkacak gibi gözülüyor. Bu noktada Beşiktaş adına handikap Ersan'ın dalgalı performansı ve Gökhan'ın önündeki Olcay'ın sebep olduğu açık verme potansiyeli olarak baş gösteriyor. Sol tarafa tekabül eden Dirk Kuyt ve Gökhan Gönül ikilisinin o bölgeyi delmesi işten değil. Son haftalarda bu ikilinin artan hırsı ve maç içindeki etkinliği göz korkutan cinsten. Buna karşın sol forvet oynayacak Sow sayesinde de sağ bek Hilbert'in performansını süsleyecek etkinliği sağlayabilmesi de hayalcilik olarak görülmemeli. Bu nokta da tam Fenerbahçe'nin tıpkı Beşiktaş gibi handikap sayılacak noktasına tekabül ediyor. Muhtemel Hasan Ali tercihi Holosko-Hilbert ikilisi ile dikine gitmeyi seven Beşiktaş'ın ekmeğine yağ sürebilecek bir seçim olacaktır. Hele ki Sow'un dublajına girecek bir orta saha elemanı olmazsa sıkıntı daha da büyür. Ekstra olarak Fenerbahçe'nin değişken savunma hattı ve Yobo'nun bu yıl performansından uzak olması Fenerbahçe'nin başına çorap örebilecek değerde sorunlar olarak baş gösteriyor. Gittikçe kuvvetlenen ve kendisinden istenilen şeyleri gol harici yerine getirebilen Niang'ın Beşiktaş forması ile ilk golünü Fenerbahçe'ye karşı bulması kuvvetle muhtemel.
Orta saha ve hücum hattına geldiğimizde sürprizler olur sanki diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Buna karşın muhtemel olarak Beşiktaş Toraman-Veli/Holosko-Fernandes-Olcay/Niang; Fenerbahçe ise Mehmet-Emre-Meireles/Kuyt-Webo-Sow şeklinde dizilir gibi gözüküyor. İki takımın da aslında üçlü göbek ile oynadığı belirgin. Fernandes'in performansı ayağına bakan takımı için umut kaynağı olacak orası kesin. Fizik kalitesi henüz yerine gelmedi ama arkasında oynayacak Toraman-Veli ikilisinin hem o açığı kapaması hem de rakip orta saha ile boğuşmasını beklemek realist bir yaklaşım olacaktır. Sakatlıktan yeni çıkmış Necip'in ikinci yarıya hamle şansı için bekletilmesi daha akıl karı kaçıyor. Sevindirici olan Oğuzhan'ın da yedek kulübesinde oturacak olması. Fenerbahçe'nin ise bu noktada Emre ile değeri arttı. Emre kendi getirisi olan performansının yanında bir de yanındaki partnerlerinin de form grafiğini yukarı çeken kilit bir isim. Onun getirdiği dinamizm ve yukarı çektiği pas kalitesi Beşiktaş'ın başını döndürebilir, dikkat. Çapa olarak konulacak Topal'ın asli görevi Fernandes'i "bitirmek" olur. Aykut Kocaman Cristian-Meireles ikilisinden hangisini tercih eder net kestiremiyorum. Bu noktada hafta içi oynayamayacak olan Meireles'i tercih etmesi ve bu açıdan mini rotasyona gitmesi muhtemel. Cristian'ın sonradan oyuna girdiği karşılaşmalar ve derbilerdeki ekstra performansı da es geçilmemeli. Fenerbahçe adına bir diğer önemi de sürekli olarak ceza sahasına girip takımı adına hücumda çoğalabilmek adına esnek bir isim olması. Bunu yapan diğer isim ise Sow. Webo'nun takıma katılmasından sonra sol forvet olarak oynamaya başlayan Sow sık sık içeriye girip o bölgeyi ikiliyor ve hedef adam Webo'nun yarattığı boşlukları değerlendirmeye çalışıyor. Ters bir adam olduğunu en az benim kadar biliyorsunuz. İşte bu noktada takımın Webo ile bağlantısını en aza indirmeye çalışmak hem Webo hem de Sow'un performansına ket vurmak anlamına gelecektir. Kuyt'ın bu ikiliye göre daha "mütevazi" bir tehdit oluşturduğunu belirteyim. Arkasındaki Gökhan ile birlikte yukarıda da belirttiğim gibi sıkıntı yaratmaması için Olcay'ın yapacağı aksiyonlar önem arz edecek. Aynı zamanda Olcay'ın Oğuzhan sonrası dönemde Beşiktaş'ın her atağının olgunlaşabilmesi için çaba sarf etmesi önemli. Sivasspor'a atılan golde ortayı yapanın "sağ" kanattaki Olcay olduğunu unutmayalım.
Tüm bunları topladığımız zaman Fenerbahçe'nin iki adım önde olduğunu düşünüyorum. Samet Aybaba'nın ilk maçta olduğu gibi sürpriz şeyler denemediği takdirde 3-0 gibi saçma bir skorun oluşabilmesi ise düşük ihtimal. Beşiktaş'ın kazanabilmesi için ekstra efor gerekecek. Fenerbahçe kazanırsa şampiyonluk için umutlanacak, Beşiktaş ise yarışta hala varım diyecek. Galatasaray'ın da puan kaybettiği bu hafta kazanan için kaymaklı künefe tadında geçecek.
NOT1: Beşiktaş adına bir isim yıldızlaşacaksa o isim Holosko olacaktır.
NOT2: Şu son derbi özelinde Beşiktaş kazanırsa ayrı bir tadı olacak. Velev ki kazanamadılar, ilk maç gibi olmasın. Skor daha da beter olabilir. Yeter ki sahada savaşın.
DİP NOT: Beyaz forma-siyah şort...
Ufuk Tolga Aldırmaz
Ufuk Tolga Aldırmaz
Etiketler:
Aykut Kocaman,
Beşiktaş-Fenerbahçe,
Cristian Baroni,
Emre Belözoğlu,
Filip Holosko,
İnönü Stadı son derbi,
Maç Öncesi Yazısı,
Mamadou Niang,
Manuel Fernandes,
Olcay Şahan,
Samet Aybaba,
Yobo
27 Şubat 2013 Çarşamba
Alışkın Olunmayan:Sol Forvet Sow
Forvet-Santrafor ayırımını yapmak sanırım giriş için iyi bir
adım olacaktır. Forvet(Forward), ileri uç oyuncusu anlamına gelir. En kaba
tabirimiz budur. Misalen Beşiktaş’ta Olcay Şahan mevcut oyun düzeninde bir
forvet oyuncusudur. Santrafor ise Centre Forward’ın Türkçe karşılığıdır. Yine
Beşiktaş’ın mevcut taktik düzeninden örneği verecek olursak, Hugo Almeida bir
santrafordur. Kısacası forvet ile santrafor neredeyse bek ile stoper kadar
farklı iki kavramdır.
Sorunsalımız ise Moussa Sow… Sow ligdeki rakip takımlar
içinde en çok beğendiğim ve imrendiğim belli başlı isimlerin en tepesinde. Bu
noktada size temin ederim ki tam bir Sow “dilosuyum”. Bu postta son dönemde Fenerbahçe taraftarı arasında da
sıklıkla tartışma konusu olan “sol forvet mi yoksa santrafor mu oynamalı?”
sorusunun cevabını arayacağız. Direkt olarak başlamadan önce Fenerbahçe’nin net
biçimde 4-2-3-1 ya da 4-3-3 oynamadığını ve sahada esneklik gösterdiğini
belirtmeliyim.
Sow’un genel özelliklerine şöyle kabaca bir bakacak olursak
neler diyebiliriz bir düşünelim. Sanırım hepimiz mutabık olacağız. Onu
tanımlayacak kelimeler: Kuvvetli, dayanıklı, mücadeleci, bitirici, sprinter…
Bunlar iyi bir santraforun kesinlikle olmazsa olmazları olarak karşımıza çıkıyor,
çıkacaktır da. Bunun yanında yine iyi bir santraforun olmazsa olmazları olarak,
son şampiyonluklarında Mamadou Niang’da vuku bulan üst düzey duvar olma
özelliği ve uzağa gitmeden Pierre Webo’da görebileceğimiz –en az rakip
stoperler kadar iyi- hava toplarında etkinliği saymamız gerekir. O zaman hemen kendimize
şunları soracağız: 1.Sow’un duvar olma özelliği yeterli seviyede mi? 2.Sow’un
hava etkinliği yeterli seviyede mi? İki sorunun cevabı da su götürmeyen cinsten
birer hayır olacak. Dikkat, bu özellikleri yok demiyorum. Sadece yeterli
seviyede olmadığını belirtiyorum.
Eldeki bir diğer santrafor Webo’nun hava etkinliğinden
bahsetmişken –Niang kadar olmasa da- arkadaşlarına duvar olup servis yapma
özelliğinin de var olduğunu belirtmeliyiz. Bilakis gelmek istediğim nokta da
tam olarak buydu. Fenerbahçe’nin ileri ucunda istenilen özellikleri verebilecek
en iyi isim Webo olarak göze çarpıyor. Bunun yanında o servislerin bolluğundan
ötürü Aykut Kocaman da “sol forvet” Sow’a yönelecekti. Sow’un o bölgede
oynaması – özellikle geçtiğimiz haftasonu Paşa ile oynana maçta Stoch’un
verimsizliğini gördükten sonra- Webo’ya doğal bir tamamlayıcı da kazandırmış
oluyor. Ekstra olarak Sow’un ligin ilk yarısında bolca gördüğümüz o tek başına
savaşma işini Webo’ya devredip daha rahat hareket alanı bulması da sağlanmış
oldu. Artı hanesine yazılacak son değer olarak bakabileceğimiz nokta ise Sow’un
sürekli olarak içe kat etme bilincinde olması.
Bu getirilerin yanında bir de götürü hanesine bakmamız
gerekiyor. Akla ilk gelen, kalburun “baya” üstü bir santraforu –evet yukarıda
saydığım artılara rağmen- neden ve niçin efektif olduğu bölgeden
uzaklaştırasınız? İstenilen özellikleri taşıyan Webo’nun yanında Sow’un ikinci
forvet görevini layıkıyla yerine getirebilecek iken solda değerlendirmeye
çalışmak tam anlamıyla kolaycılıktır. Üstelik elinizde 4-4-2’ye çok uygun bir
oyuncu portföyü de mevcut iken. Bunun yanı sıra Trabzonspor maçı gibi zorluk
derecesi daha üstte olan karşılaşmalarda –bkz alttaki şablon- beki kovalamak
gibi bir yükümlülüğü de bu oyuncunun omuzuna bindirmek ekstra efor harcamasını
istemek oluyor. Doğal mevkiisine yapacağı kaymalar da takım savunmasını
baltalayabilecek bir durum olarak göze batıyor. Kilit nokta ise özellikle o
kanattan rakip sizi kontra ile vurma çabasına girerse herhangi bir denemesinden
gol çıkarma olasılığı artma eğilimi gösterecek olması.
![]() |
| Moussa Sow'un Trabzonspor karşısındaki defansif hareketlerinin ağırlık merkezi |
Velhasıl kelam resme büyük planda baktığımızda tek bir şey
görüyoruz: Garanticiliği ile nam salmış Aykut Kocaman neyin ne olduğunun
farkında. Özellikle basın toplantılarında yaptığı açıklamalar da bunu
gösteriyor. Buna karşın kadro planlamasında yapılan hatalar, oyuncuların
formsuzlukları ve şablon değiştirme korkusu Sow’u sol forvete itiyor. Bu kumar
tutabilir mi? Tutma olasılığı azımsanamaz. Peki bu kumara gerek var mıydı?
Hayatta en az Aykut Kocaman kadar garantici ve risk almayı sevmeyen bir yapım
var lakin benim aklım bu kumarı açıklayamıyor.
NOT: Lille öncesi kariyerinde sol forvet oynaması ve düşük performans göstermiş olması da dikkate değer.
DİP NOT: Şablon Match Study'den alınmıştır. Sağ olsunlar bilgi ve istatistiklerini kullanmamıza izin verdiler.
Ufuk Tolga Aldırmaz
2 Şubat 2013 Cumartesi
Belhanda Transferi(!)
Aykut Kocaman ve dolayısıyla da Hasan Çetinkaya'nın alametifarikası olan Fransa pazarı, Fenerbahçe'nin son transfer dönemlerindeki kurtarıcısı rolünde. Kurtarıcı derken kesinlikle kötü bir anlam addetmeye çalışmadım, yanlış anlaşılmasın. Aksine, o pazardan alınan her oyuncu Fenerbahçe'ye büyük katkılar sağladı dersek de yeridir. Kimi Mamadou Niang gibi etken kimi de Issiar Dia gibi tamamlayıcı parçalar oldu ama en önemlisi "oldu" ki Aykut Kocaman'ın bu pazar üzerindeki ısrarcı tavrı da sanırım kendisi adına en beğendiğim özelliğidir, naçizane.
Gelelim Younes Belhanda'ya geldi, gelecek; imza attı, atacak denirken Fenerbahçe şirket bazında bir vazgeçiş bildirimi yayımladı. Bildirideki dikkat çekici ibareyi direkt olarak aktarma gereksinimi hissediyorum:"...hem Fransız kulübü, hem de Faslı futbolcu Belhanda’nın üzerinde anlaşılan bonservis ücreti ve futbolcunun talep ettiği transfer bedelleri hakkında sürekli değişiklik içeren talepleri üzerine..." Şimdi gelin bunun üzerine birkaç kelam edelim.
Varan 1:Abdullah Kiğılı'nın bu transfer sürecinde -en azından basın ilişkileri yönünden- önemli bir rol oynadığı hepimiz tarafından bilinen bir şey. En az üç transfer yapacağız minvalindeki açıklamalarından sonra ilk dillendirilen isim de Belhanda oldu. Girişimlerin yapıldığı açıklandı. CNN Türk'e bağlandığında yaptığı açıklamayı ek kısımdan net biçimde okuyabilirsiniz ancak ben ufak bir özet geçeceğim. Belhanda'yı dillendirerek hata ettiklerini ve dolayısıyla fiyatın arttığını; aynı zamanda -net olarak dillendirmese de anlayabileceğimiz kadarıyla- başka oyuncularla da görüştüklerini ve işin bir hafta içinde sonuçlanacağını belirttiler. Bunu cebe alıp ilk sıkıntıyı söyleyelim: Değil bir hafta, transfer dönemi sonunda dahi ne Belhanda ne de alternatif bir isimle anlaşma sağlanamadı.
Varan 2:Olay üzerinden çok da uzun bir süre geçmemişken haberlerin ana konusu olan "Fenerbahçe Belhanda ile anlaştı!" manşeti borsa bildirimi ile yalanlandı. Olması gerektiği gibi. Buna karşın girişimlerin devam ettiğini biliyoruz.
Varan 3:Montpellier'in tonton dedesi(!) Niccolin "Gidip Platini'ye ağlayamam" diyerek transfere izin vermeyeceğinin daha ilk baştan sinyalini verdi.
Varan 4:Kiğılı TRT Spor'da yayınlanan Futbol Ateşi programına bağlanıp Belhanda ile anlaştıklarını ve bu transferin 1-2 gün içinde biteceğini dillendirdi. Dikkatimizi "anlaşma" kelimesine veriyoruz. Bir daha tekrar ediyoruz: Belhanda ile anlaşıldı. Flash back yapacağız. Yanlışım varsa düzeltin, anlaşmak demek -özellikle böyle kesin bir dille- futbolcunun imza atmaya hazır hale gelmesi ve arada "hiçbir" problemin kalmadığının göstergesidir. Buna müteakip anlaşmak demek oyuncunun maddi-manevi yönden sözleşme koşulları ile kişisel tatmininin sağlanması da demektir. Hiç kimse kusura bakmasın bu noktada iyi niyetle yaklaşamıyorum. Birinci ağızdan bu şekilde anlaşma açıklaması geldikten sonra futbolcunun değişen talepleri demek bebekleri TV kumandası ile oyalamaya benziyor. Sayın Kiğılı bu noktada bir bakıma isteyerek veya istemeyerek taraftarı kandırmıştır. Twitter'da bolca kullandığım SBT'lerden birisi de tam bu noktaya geliyor. Devam...
Varan 5:Niccolin hepimizin kınadığı o para içerikli açıklamalarını yaptı. Adam manyak evet biliyoruz. İlk tavrından farklı bir tavır takındığını söylemek abes kaçar. Bunu iddia edeceksek belki daha da sert bir şekilde transferin önüne set çektiğini belirtebiliriz.
Varan 6:Fenerbahçe borsa bildirimi ile Montpellier ve Belhanda ile görüşmelerin başladığını duyurdu.
Varan 7:Niccolin'den Inter açıklamaları geldi, Inter cephesinden yalanlandı. Fenerbahçe bu transferde tek istekliymiş gibi basınımız tarafından yazılıp çizilmeler yerini daha gerçekçi yaklaşımlara bıraktı. Bir takım balon haberler çıkarıldı. Misal, Everton.
Varan 8:Niccolin futbolcularını Avrupa'nın belli ülkelerindeki belli kulüplere satacağını dillendirdi.
Varan 9: Fenerbahçe'den yazının başında belirttiğimiz bu transfer için defterin kapandığının resmi bir şekilde açıklandığı bildirinin gelmesi.
Varan 10: Kiğılı'dan bu transferin Niccolin nedeniyle olmadığı açıklamasının gelmesi. Bu açıklama sırasında Belhanda ile anlaştıklarını bir daha vurgulayıp resmi borsa açıklaması ile çelişen bir deklareye daha imza attı. Dördüncü maddede yaptığım vurgular bu noktada da aynen geçerlidir.
Hepsini özet şeklinde geçmeye çabaladım. Sıralamada ufak tefek yanlışlıklar olabilir, mazur görünüz. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme, karekök ve türev alma işlemlerinin(!) ardından önümüze iki sorun geliyor. İlki saha için önemli olan sorun: Belhanda'nın olmama ihtimaline karşı niçin farklı bir plan ortaya konulmadı? Alternatiflere yönelmeye tenezzül edilmedi? Kimse bana Salih Uçan'ın formuna güveniliyor demesin çünkü Aykut Kocaman'ın garantici kimliğinin ardını görebilmek için Emre Belözoğlu transferine bakmamız bile yeterli. Sezon başı ego meselesi haline getirip yolları ayırdıkları Emre'yi tekrar istemek denize düşen yılana sarılır mantığından öte değildir. Artık bir şeyleri kurtarma çabasının ne kadar baş gösterdiğinin yansımasıdır. İkinci sorun ise Kiğılı ve dolayısı ile yönetimin niçin Fenerbahçe taraftarına pembe düşler kurdurtma peşinde koştuğu. Yapılan açıklamalar, bildirimler, çelişkiler net biçimde gösteriyor ki Belhanda'nın Fenerbahçe ile anlaştığı yok. Eğer anlaşma olsaydı Belhanda bu paraları kaçırmazdı. Bunu söylememdeki gaye Belhanda'nın paragöz bir kişiliğe sahip olmasından kaynaklanmıyor. Aksine bir takım sorumlulukları var ve bunları karşılamak için Fenerbahçe onun için güzel bir adım olurdu. Fazla sapmadan esas fikrimize dönelim, Belhanda Türkiye'de kafaya oynayan Fenerbahçe'ye gelmek yerine(ücret de cabası) Montpellier'de kalıp kariyerine çok daha doğru bir yön vermiştir. Transfer dönemi açılmadan önce sosyal medya organlarında defalarca dillendirdiğim gibi haklı çıktım. İyi ki demiyorum. Belhanda'yı Türkiye'de izlemek isterdim, yazık oldu.
Hepsini bir kenara bırakıyorum ve tüm samimi duygularımla dile getiriyorum. Fenerbahçe taraftarının gözünü açması gerekiyor. Yönetim insanları salak yerine koymaktan vazgeçmedi, vazgeçmiyor. Fenerbahçe Spor Kulübü'nün esas sahipleri kim göstermenin vakti bence geldi de geçiyor. Kendini "Halkın Takımı" olarak addeden arkadaşlarıma, dostlarıma en büyük tavsiyem budur. He bir de son olarak, "Fenerle kimse başa çıkamaz!" fikrini bir kenara bırakmadıktan sonra sizden de bir bok olmaz, açık ve net. Kalın sağlıcakla.
NOT: CNN Türk Açıklamaları
TRT Spor Açıklamaları
Belhanda Neden Olmadı Açıklaması
Ufuk Tolga Aldırmaz
Gelelim Younes Belhanda'ya geldi, gelecek; imza attı, atacak denirken Fenerbahçe şirket bazında bir vazgeçiş bildirimi yayımladı. Bildirideki dikkat çekici ibareyi direkt olarak aktarma gereksinimi hissediyorum:"...hem Fransız kulübü, hem de Faslı futbolcu Belhanda’nın üzerinde anlaşılan bonservis ücreti ve futbolcunun talep ettiği transfer bedelleri hakkında sürekli değişiklik içeren talepleri üzerine..." Şimdi gelin bunun üzerine birkaç kelam edelim.
Varan 1:Abdullah Kiğılı'nın bu transfer sürecinde -en azından basın ilişkileri yönünden- önemli bir rol oynadığı hepimiz tarafından bilinen bir şey. En az üç transfer yapacağız minvalindeki açıklamalarından sonra ilk dillendirilen isim de Belhanda oldu. Girişimlerin yapıldığı açıklandı. CNN Türk'e bağlandığında yaptığı açıklamayı ek kısımdan net biçimde okuyabilirsiniz ancak ben ufak bir özet geçeceğim. Belhanda'yı dillendirerek hata ettiklerini ve dolayısıyla fiyatın arttığını; aynı zamanda -net olarak dillendirmese de anlayabileceğimiz kadarıyla- başka oyuncularla da görüştüklerini ve işin bir hafta içinde sonuçlanacağını belirttiler. Bunu cebe alıp ilk sıkıntıyı söyleyelim: Değil bir hafta, transfer dönemi sonunda dahi ne Belhanda ne de alternatif bir isimle anlaşma sağlanamadı.
Varan 2:Olay üzerinden çok da uzun bir süre geçmemişken haberlerin ana konusu olan "Fenerbahçe Belhanda ile anlaştı!" manşeti borsa bildirimi ile yalanlandı. Olması gerektiği gibi. Buna karşın girişimlerin devam ettiğini biliyoruz.
Varan 3:Montpellier'in tonton dedesi(!) Niccolin "Gidip Platini'ye ağlayamam" diyerek transfere izin vermeyeceğinin daha ilk baştan sinyalini verdi.
Varan 4:Kiğılı TRT Spor'da yayınlanan Futbol Ateşi programına bağlanıp Belhanda ile anlaştıklarını ve bu transferin 1-2 gün içinde biteceğini dillendirdi. Dikkatimizi "anlaşma" kelimesine veriyoruz. Bir daha tekrar ediyoruz: Belhanda ile anlaşıldı. Flash back yapacağız. Yanlışım varsa düzeltin, anlaşmak demek -özellikle böyle kesin bir dille- futbolcunun imza atmaya hazır hale gelmesi ve arada "hiçbir" problemin kalmadığının göstergesidir. Buna müteakip anlaşmak demek oyuncunun maddi-manevi yönden sözleşme koşulları ile kişisel tatmininin sağlanması da demektir. Hiç kimse kusura bakmasın bu noktada iyi niyetle yaklaşamıyorum. Birinci ağızdan bu şekilde anlaşma açıklaması geldikten sonra futbolcunun değişen talepleri demek bebekleri TV kumandası ile oyalamaya benziyor. Sayın Kiğılı bu noktada bir bakıma isteyerek veya istemeyerek taraftarı kandırmıştır. Twitter'da bolca kullandığım SBT'lerden birisi de tam bu noktaya geliyor. Devam...
Varan 5:Niccolin hepimizin kınadığı o para içerikli açıklamalarını yaptı. Adam manyak evet biliyoruz. İlk tavrından farklı bir tavır takındığını söylemek abes kaçar. Bunu iddia edeceksek belki daha da sert bir şekilde transferin önüne set çektiğini belirtebiliriz.
Varan 6:Fenerbahçe borsa bildirimi ile Montpellier ve Belhanda ile görüşmelerin başladığını duyurdu.
Varan 7:Niccolin'den Inter açıklamaları geldi, Inter cephesinden yalanlandı. Fenerbahçe bu transferde tek istekliymiş gibi basınımız tarafından yazılıp çizilmeler yerini daha gerçekçi yaklaşımlara bıraktı. Bir takım balon haberler çıkarıldı. Misal, Everton.
Varan 8:Niccolin futbolcularını Avrupa'nın belli ülkelerindeki belli kulüplere satacağını dillendirdi.
Varan 9: Fenerbahçe'den yazının başında belirttiğimiz bu transfer için defterin kapandığının resmi bir şekilde açıklandığı bildirinin gelmesi.
Varan 10: Kiğılı'dan bu transferin Niccolin nedeniyle olmadığı açıklamasının gelmesi. Bu açıklama sırasında Belhanda ile anlaştıklarını bir daha vurgulayıp resmi borsa açıklaması ile çelişen bir deklareye daha imza attı. Dördüncü maddede yaptığım vurgular bu noktada da aynen geçerlidir.
Hepsini özet şeklinde geçmeye çabaladım. Sıralamada ufak tefek yanlışlıklar olabilir, mazur görünüz. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme, karekök ve türev alma işlemlerinin(!) ardından önümüze iki sorun geliyor. İlki saha için önemli olan sorun: Belhanda'nın olmama ihtimaline karşı niçin farklı bir plan ortaya konulmadı? Alternatiflere yönelmeye tenezzül edilmedi? Kimse bana Salih Uçan'ın formuna güveniliyor demesin çünkü Aykut Kocaman'ın garantici kimliğinin ardını görebilmek için Emre Belözoğlu transferine bakmamız bile yeterli. Sezon başı ego meselesi haline getirip yolları ayırdıkları Emre'yi tekrar istemek denize düşen yılana sarılır mantığından öte değildir. Artık bir şeyleri kurtarma çabasının ne kadar baş gösterdiğinin yansımasıdır. İkinci sorun ise Kiğılı ve dolayısı ile yönetimin niçin Fenerbahçe taraftarına pembe düşler kurdurtma peşinde koştuğu. Yapılan açıklamalar, bildirimler, çelişkiler net biçimde gösteriyor ki Belhanda'nın Fenerbahçe ile anlaştığı yok. Eğer anlaşma olsaydı Belhanda bu paraları kaçırmazdı. Bunu söylememdeki gaye Belhanda'nın paragöz bir kişiliğe sahip olmasından kaynaklanmıyor. Aksine bir takım sorumlulukları var ve bunları karşılamak için Fenerbahçe onun için güzel bir adım olurdu. Fazla sapmadan esas fikrimize dönelim, Belhanda Türkiye'de kafaya oynayan Fenerbahçe'ye gelmek yerine(ücret de cabası) Montpellier'de kalıp kariyerine çok daha doğru bir yön vermiştir. Transfer dönemi açılmadan önce sosyal medya organlarında defalarca dillendirdiğim gibi haklı çıktım. İyi ki demiyorum. Belhanda'yı Türkiye'de izlemek isterdim, yazık oldu.
Hepsini bir kenara bırakıyorum ve tüm samimi duygularımla dile getiriyorum. Fenerbahçe taraftarının gözünü açması gerekiyor. Yönetim insanları salak yerine koymaktan vazgeçmedi, vazgeçmiyor. Fenerbahçe Spor Kulübü'nün esas sahipleri kim göstermenin vakti bence geldi de geçiyor. Kendini "Halkın Takımı" olarak addeden arkadaşlarıma, dostlarıma en büyük tavsiyem budur. He bir de son olarak, "Fenerle kimse başa çıkamaz!" fikrini bir kenara bırakmadıktan sonra sizden de bir bok olmaz, açık ve net. Kalın sağlıcakla.
NOT: CNN Türk Açıklamaları
TRT Spor Açıklamaları
Belhanda Neden Olmadı Açıklaması
Ufuk Tolga Aldırmaz
21 Eylül 2012 Cuma
Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe ile "İmtihanı"
Şampiyonlar Ligi'ni geçtik sırada Avrupa Ligi'nin ilk günü vardı. Gece geneli itibari ile güzeldi. Fenerbahçe istediğini alamadı fakat oyun anlamında çok büyük bir sorun kesinlikle yok. Zihniyet... Şüpheli. Hemen maça geçelim.
İlk dakikadan itibaren başlayan Marsilya atakları hızlı, seri, çok adamla ve bilinçli bir biçimde soldan gelişiyordu. Volkan Demirel'in parmaklarının ucuyla çeldiği top açıkçası Marsilya'nın niyetini belli ediyordu. Elie Baup'un Andre Pierre Gignac, Benoit Cheyrou ve kardeşlerden Jordan'ı yedek kulübesinde oturtması insanlara geride bekleyeceğini düşündürtmüştü. İşin doğrusu bu karar direkt olarak akıcı hücum ve görece hataya meyilli Fenerbahçe defansını "dumur" etmek için verilmiş bir karar gibiydi. Oyun üstünlüğünün elde edildiği dakikalarda skor tabelasına dökülemese de bu amaca uygun bir oyun oynandı. Fenerbahçe ilk baskıyı def edip oyunu dengeledi. Marsilya'nın önde baskısı ile birlikte temponun artması her iki taraf adına da sol kanadı kullanmayı teşvik ediyordu. Jeremy Morel'in kanadı Mehmet Topuz-Gökhan Gönül ikilisi ile rahatça kullanılıyordu fakat efektiflik sağlanamadı. İlerleyen dakikalarda ise basketbol kültürüne ait o "ikili oyunlar" oynanmaya başladı. Özellikle Marsilya bunu Fenerbahçe defansı veya orta sahasının arkasına top sarkıtmak adına uyguluyordu. Beceriyorlardı da. Fenerbahçe için bu oyunlar genelde pas arasıyla kesilse de gol ironik biçimde bu şekilde geldi. Bir nevi kendi silahıyla vurma olayı denebilir. Leyti N'Diaye'nin sakatlanması ile de geçilemeyen stoper ikilisi sorunu otomatik olarak çözülecek gibi duruyordu fakat Rod Fanni'nin oraya geçişi ve Nicolas Nkoulou ile uyumu sorunu devam ettiriyordu.
İkinci yarıya Tarantino filmlerinin kanlı vahşeti gibi ızdırap verici bir Marsilya baskısı ile başlandı. Taraftarın son 3-4 senedir belki de -ceza alınsa bile- yaptığı en iyi işlerden biri o meşalelerin yanması olabilir. Oyunun soğuması ile Alex'in golünün gelişi paralel oldu. Alex'in "header" özelliğini bir kez daha hatırlamış olduk. Gol daha soğumadan Alex-Cristian değişikliğinin gelmesi Alex'in yüzünden okunduğu gibi gereksiz bir hamle oluyordu. Marsilya'nın -mutlaka fark etmişsinizdir- golden sonraki bir on-on beş dakikası haybeye geçti. Bu süre zarfında Alex olsa ya da -bir adım öteye taşıyalım- muhteşem bir kontra atak silahı olan Moussa Sow çıkmamış olsa üçüncü golün gelmesi iş bile olmayacaktı. Burada ciddi anlamda planlanmış teorik iki değişiklik vardı. Teoride yanlış olmayabilir ama uygulanış son derece yanlıştı. Sezon başında yazdığım Fenerbahçe girizgahında defalarca belirttiğim gibi Aykut Kocaman'ın takıma ket vuruşları böyle önemli maçlarda belli oluyor. Aykut Kocaman'ın ilk senesinden beri bunları savunan bir kişi olarak çok laf yememe rağmen Fenerbahçe'nin çizgisinde olan en koyu Aykut Kocaman fetişi sahibi insanların bile benimle aynı fikirleri paylaşmaya başlaması açıkçası ciddi anlamda bundan nefret etsem bile "ben demiştim" demekten haz almama sebep oluyor.
Maçın geri kalanı malum. Ligdeki gollerinin büyük çoğunluğunu son on beş dakikada atan Marsilya iki golü daha ortaya sıkıştırdı. Zaman olsa üç de gelecekti. Bunca yatırımın Kocaman tarafından hunharca harcanması beni en çok sıkan noktalardan bir diğeri fakat "tek adam" Aziz Yıldırım'ın sözleri Aykut Kocaman'ın bu sezonu da rahatlıkla çıkartacağının göstergesi.
Grubun diğer karşılaşmasında AEL deplasmanında Mönchengladbach baskın oyuna rağmen işi temdit penaltısına bıraktı. Top kaleye "girmeyince" de Almanlar Kıbrıs'ta iki puanı bırakmış oldu ve Fenerbahçe'ye "Sıkıntı yok" mesajı verildi. Mönchengladbach'ın formunu tutturamaması Fenerbahçe için ciddi bir avantaj.
Gecenin diğer karşılaşmaları da son derece sürprizliydi. Beni en çok şaşırtan Maribor'un Panathinaikos'u 3-0 gibi net bir skorla geçmesi oldu. Bir alt basamakta ise Neftchi'nin Sırbistan'dan puan çıkarması oldu. Bir alta daha inince de Maritimo'nun Newcastle'a yenilmemesi çok ilginç geldi.
Temsilcimiz Emre Belözoğlu'nun oynadığı maçta son şampiyon Atletico, Hapoel'i 3-0 ile geçerken Emre'nin %92 pas oranıyla oynaması altı çizilesi bir madde.Aynı zamanda asistini de yaptı. Liverpool'da da Nuri Şahin ilk asistine imza atmış. Genç kadro ile çıktıkları maçta deplasmanda Young Boys'u 5-3 ile devirdiler. İspanyol "wonderkid" Suso da ilk on bir çıkma şansı elde etti.
NOT: Dikkat edilesi oyuncular diye lanse ettiğim oyuncular fena performans göstermemişler. Özellikle Napoli'nin yeni forveti Eduardo Vargas... Gerçekten benim adıma sevindirici.
Ufuk Tolga Aldırmaz
İlk dakikadan itibaren başlayan Marsilya atakları hızlı, seri, çok adamla ve bilinçli bir biçimde soldan gelişiyordu. Volkan Demirel'in parmaklarının ucuyla çeldiği top açıkçası Marsilya'nın niyetini belli ediyordu. Elie Baup'un Andre Pierre Gignac, Benoit Cheyrou ve kardeşlerden Jordan'ı yedek kulübesinde oturtması insanlara geride bekleyeceğini düşündürtmüştü. İşin doğrusu bu karar direkt olarak akıcı hücum ve görece hataya meyilli Fenerbahçe defansını "dumur" etmek için verilmiş bir karar gibiydi. Oyun üstünlüğünün elde edildiği dakikalarda skor tabelasına dökülemese de bu amaca uygun bir oyun oynandı. Fenerbahçe ilk baskıyı def edip oyunu dengeledi. Marsilya'nın önde baskısı ile birlikte temponun artması her iki taraf adına da sol kanadı kullanmayı teşvik ediyordu. Jeremy Morel'in kanadı Mehmet Topuz-Gökhan Gönül ikilisi ile rahatça kullanılıyordu fakat efektiflik sağlanamadı. İlerleyen dakikalarda ise basketbol kültürüne ait o "ikili oyunlar" oynanmaya başladı. Özellikle Marsilya bunu Fenerbahçe defansı veya orta sahasının arkasına top sarkıtmak adına uyguluyordu. Beceriyorlardı da. Fenerbahçe için bu oyunlar genelde pas arasıyla kesilse de gol ironik biçimde bu şekilde geldi. Bir nevi kendi silahıyla vurma olayı denebilir. Leyti N'Diaye'nin sakatlanması ile de geçilemeyen stoper ikilisi sorunu otomatik olarak çözülecek gibi duruyordu fakat Rod Fanni'nin oraya geçişi ve Nicolas Nkoulou ile uyumu sorunu devam ettiriyordu.
İkinci yarıya Tarantino filmlerinin kanlı vahşeti gibi ızdırap verici bir Marsilya baskısı ile başlandı. Taraftarın son 3-4 senedir belki de -ceza alınsa bile- yaptığı en iyi işlerden biri o meşalelerin yanması olabilir. Oyunun soğuması ile Alex'in golünün gelişi paralel oldu. Alex'in "header" özelliğini bir kez daha hatırlamış olduk. Gol daha soğumadan Alex-Cristian değişikliğinin gelmesi Alex'in yüzünden okunduğu gibi gereksiz bir hamle oluyordu. Marsilya'nın -mutlaka fark etmişsinizdir- golden sonraki bir on-on beş dakikası haybeye geçti. Bu süre zarfında Alex olsa ya da -bir adım öteye taşıyalım- muhteşem bir kontra atak silahı olan Moussa Sow çıkmamış olsa üçüncü golün gelmesi iş bile olmayacaktı. Burada ciddi anlamda planlanmış teorik iki değişiklik vardı. Teoride yanlış olmayabilir ama uygulanış son derece yanlıştı. Sezon başında yazdığım Fenerbahçe girizgahında defalarca belirttiğim gibi Aykut Kocaman'ın takıma ket vuruşları böyle önemli maçlarda belli oluyor. Aykut Kocaman'ın ilk senesinden beri bunları savunan bir kişi olarak çok laf yememe rağmen Fenerbahçe'nin çizgisinde olan en koyu Aykut Kocaman fetişi sahibi insanların bile benimle aynı fikirleri paylaşmaya başlaması açıkçası ciddi anlamda bundan nefret etsem bile "ben demiştim" demekten haz almama sebep oluyor.
Maçın geri kalanı malum. Ligdeki gollerinin büyük çoğunluğunu son on beş dakikada atan Marsilya iki golü daha ortaya sıkıştırdı. Zaman olsa üç de gelecekti. Bunca yatırımın Kocaman tarafından hunharca harcanması beni en çok sıkan noktalardan bir diğeri fakat "tek adam" Aziz Yıldırım'ın sözleri Aykut Kocaman'ın bu sezonu da rahatlıkla çıkartacağının göstergesi.
Grubun diğer karşılaşmasında AEL deplasmanında Mönchengladbach baskın oyuna rağmen işi temdit penaltısına bıraktı. Top kaleye "girmeyince" de Almanlar Kıbrıs'ta iki puanı bırakmış oldu ve Fenerbahçe'ye "Sıkıntı yok" mesajı verildi. Mönchengladbach'ın formunu tutturamaması Fenerbahçe için ciddi bir avantaj.
Gecenin diğer karşılaşmaları da son derece sürprizliydi. Beni en çok şaşırtan Maribor'un Panathinaikos'u 3-0 gibi net bir skorla geçmesi oldu. Bir alt basamakta ise Neftchi'nin Sırbistan'dan puan çıkarması oldu. Bir alta daha inince de Maritimo'nun Newcastle'a yenilmemesi çok ilginç geldi.
Temsilcimiz Emre Belözoğlu'nun oynadığı maçta son şampiyon Atletico, Hapoel'i 3-0 ile geçerken Emre'nin %92 pas oranıyla oynaması altı çizilesi bir madde.Aynı zamanda asistini de yaptı. Liverpool'da da Nuri Şahin ilk asistine imza atmış. Genç kadro ile çıktıkları maçta deplasmanda Young Boys'u 5-3 ile devirdiler. İspanyol "wonderkid" Suso da ilk on bir çıkma şansı elde etti.
NOT: Dikkat edilesi oyuncular diye lanse ettiğim oyuncular fena performans göstermemişler. Özellikle Napoli'nin yeni forveti Eduardo Vargas... Gerçekten benim adıma sevindirici.
Ufuk Tolga Aldırmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






