31 Ağustos 2013 Cumartesi

Altın Çağ Puzzle'ı Tamamlandı



1998 yılından sonra ilk kez II. Louis Stadı'ndan çıkan UEFA Süper Kupası bu yıl Prag'da düzenlendi. Bayern Münih ve Chelsea arasındaki mücadele fazla klişe olacak lakin bu sefer tam anlamı ile nefesleri kesti. Maçtan önce, daha önceki takımlarından "kanlı bıçaklı" olarak tanıdığımız Pep Guardiola ve Jose Mourinho birbirlerine adeta güzellemeler yaparak maçın sıcaklığını arttırmamak niyetindeydiler. Nitekim maç öyle başladı ve öyle de devam etti.

Takımlar sahaya aşağıdaki görselde bulabileceğiniz dizilişler ile çıkıyordu. Tarafların daha ne yapmaya çalıştıklarını algılayamadan sekizinci dakikada Fernando Torres'in ayağından gelen gol Chelsea'yi maça adeta 1-0 önde başlatıyordu. Daha önce Real Madrid-Barcelona eşleşmelerinden aşina olduğumuz bir başlangıç da diyebiliriz. O dönemdeki maçlardan esintileri hissetmedik de diyemeyiz.



Mourinho, çalıştırdığı takımlardaki kimliği haline gelen önde baskılı ve direkt hücumu benimseyen bir organizasyon ile sahaya çıkıyordu. Gelen golün ardından bu iki durumu daha da disiplinli ve iştahlı biçimde uygulamaya çalıştılar. Özellikle baskı o denli efektif olmaya başladı ki Toni Kroos her geçen dakika daha da fazla stoperlere yaklaşmak zorunda kaldı. Bayern Münih ise topu ayağına aldığı zaman hatlar arası kısa mesafeli, kompakt bekleyen bir Chelsea'yi karşısında buluyordu. Yediklerin golün de vermiş olduğu şokla maça iyi başlayamayıp bocalama evresine girdiler. Özellikle hücumda olması gerektiği gibi hızlı davranmayıp birbirleri ile pek yardımlaşmamaları belli bir süre boyunca sürekli olarak Franck Ribery'nin ayağına bakmalarına neden oldu. Yaklaşık 20-25 dakika boyunca en sık uyguladıkları set, sağ taraftan Ribery'e atılan diyagonal paslar neticesinde olgunlaşan hücumlardı. Ribery, David Alaba'nın da desteği ile birlikte o kanadı adeta hallaç pamuğuna çevirdi. Son hamlelerini daha kararlı biçimde uygulasa daha ilk yarıdan Bayern Münih için gerekli skoru yakalatabilirdi. Kilitlenen Bayern Münih karşısında Chelsea'nin geride kompakt bekleyen bu pasif hali anlaşılabilirdi lakin ikinci yarı başladığında işler değişecekti. Ribery bir akşam önce aldığı Avrupa'nın En İyi Futbolcusu ödülünün pek de boşa olmadığını gösterircesine bir gol atarak skoru eşitledi.

Beraberlikten Sonraki Oyun

Ribery'nin daha da serbest dolaşım hakkına sahip olmasının ardından hücumları merkezden olgunlaştırmaya başlayan Bayern Münih'te pasif bekleyen rakibe karşı gerekli baskı kurulamıyordu. Bunun neticesinde 55. dakikada gelen Rafinha-Javi Martinez değişikliği takımdaki taşları yerine oturtacaktı. Philipp Lahm sağ bek mevkiine geçerken Kroos onun boşalttığı bölgeye, Martinez de defansın önünde geçiyordu. Merkezi iyi biçimde dolduran Guardiola, oyunculara alanı daha da daraltmaları direktifini verdi. 70.Dakikada Thomas Müller'in yerine oyuna giren Mario Götze ile hücum daha da işlevsel kılınmaya çalışıldı. Pasif oyunu gittikçe "aciz" oyuna dönüşen Chelsea ise direkt hücumlarının yanında repertuarına birkaç şey daha eklemek zorundaydı. Bunlardan biri duran top olabilirdi ki en kestirme yoldan iki yüzde yüzlük gol pozisyonuna girildi. Torres'in de oyundan düşmesi neticesinde durumun vehameti gittikçe arttı. Ramires'in kırmızı kartı görmesinin ardından tek çare savunmaya çekilmekti. Andre Schürrle'nin yerine giren John Obi Mikel de Ramires'in bölgesine geçti fakat bir tek fark vardı. O da Obi Mikel'in stoperler arasına fazlaca girmesiydi. Maç 1-1'lik eşitlikle tamamlanırken uzatmalara gidiliyordu.

Uzatmalardaki Oyun

İkinci yarının başında Ribery'nin yaptığı ekstra işi bu kez Eden Hazard Chelsea adına yapıyordu. Piyangodan bulunan bu gol takımın moralini şüphesiz ki yükseltmiştir. Oyundan düştüğünü belirttiğim Torres'in yerine giren Romelu Lukaku ise önemli bir hamle olduğunu ilerleyen dakikalarda ileride top tutarak gösteriyordu. Buna karşın yeteri kadar o bölgeye yollanamayan top artık el yakmaya başlıyordu. İkinci uzatma devresine girilirken Guardiola'nın Javi Martinez ile Mario Madzukic'i amiyane tabirle ceza sahası içine dikmesi ve sürekli onlara yollanan yüksek toplar ile tehlike yaratılma çabası meyvesini defalarca kez verdi. Petr Cech eski günlerine nazire yapan cinsten bir perfromans sergilerken Chelsea'yi ayakta da tutuyordu. Defalarca takımını ipten aldıktan sonra artık hiçbir hamle şansı kalmayan Mourinho'nun taraftarı tam anlamı ile gaza getirişini görmek de muhteşemdi. Çok yaklaşmışlardı. Euro 2012'deki Türkiye-Hırvatistan mücadelesindekine benzer biçimde uzatmanın uzatmasında gelen gol büyük sevinç yaşatıyordu doğal olarak.

Penaltılara giden mücadelede mükemmel penaltıcılar sahneye çıkıyordu. "Drogba olmak istediğim yok." diye demeç veren Lukaku bir Didier Drogba olamıyordu ve Bayern Münih Avrupa'nın en büyük kupasına da sahip olarak altın sezonunu taçlandırıyordu. Uzun yıllardır böyle zevkli bir Süper Kupa karşılaşması izlediğimi hatırlamıyorum. Sırf bu yüzden bile iki takım birer teşekkürü hak ediyor. Bu kupa sayesinde Guardiola üzerindeki baskıyı bir nebze olsun kırdı. İlerleyen günler ne getirecek hep birlikte göreceğiz.

Ufuk Tolga Aldırmaz

30 Ağustos 2013 Cuma

Talent Hunter

Zinedine Yazid Zidane... Cezayir asıllı bir ailenin oğlu olarak 23 Haziran 1972'de Marsilya banliyölerinden birinde dünyaya geldi. Aslında "Afro-Fransız" olarak Fransa'da yaşayan her çocuk gibi bazı zorluklar yaşayarak büyüdü. Futbol sevgisi neticesinde ise amatör başlangıcı yapacaktı. Mahalle takımı kıvamındaki US Saint-Henri efsanenin ilk kulübü olarak kayıtlara geçecektir. Daha sonraki durağı OS Septemes-les-Vallons olur. Burada geçirilen kısa sürenin ardından istikamet ülke çapındaki seçmeler olur. Tahmin edebileceğiniz gibi ondaki yeteneğin fark edilmesi güç olmayacaktır. Seçmeler, kariyerindeki dönüm noktalarından biri olarak nitelendirilir. AS Cannes yetkililerince ileride Fransız Futbolu'nda fena sayılmayan bir yere sahip olacak Guy Lacombe'un başında olduğu alt yapıya kazandırılır. 1987 yılında katıldığı alt yapıdan henüz bir yıl sonra A takım teknik direktörünün dikkatini çeker ve profesyonelliğe adım attırılır. 20 Mayıs 1989 ise büyük futbol zanaatkarının henüz 17'sine basmadan önce ilk resmi maçına çıktığı tarihtir. Hepsini o teknik direktöre borçludur. Takımı küme düştükten sonra ayrılmak zorunda kalır zira o yeteneğin Ligue 2'de heba olması söz konusu bile olamayacaktır.




Sonraki adres Bordeaux olur. Güzel geçen macerası ile birlikte ilk kez milli formayı sırtına geçirir. Yetmez, milli takımın beyni konumuna getirilir. 35 milyon Fransız frangı karşılığında Juventus'a transfer olur. Siyah-beyazlı forma ile neredeyse kazanılmadık kupa bırakmaz, hatta Şampiyonlar Ligi başta olmak üzere bir kısmını da finalde kaybeder. Bir futbolcunun gelebileceği en üst seviyeye ise 77 milyon Euro karşılığında imza attığı Real Madrid'de gelir. Juventus ile yapamadığını Real Madrid'de yapar ve kulüp kariyerindeki kupa koleksiyonunu tamamlar. 2010 Dünya Kupası Finali'nde kült olmuş o kafayı Marco Materazzi'ye attıp kırmızı kartı gördüğünde dahi koleksiyonunda bir Dünya Kupası bir de Avrupa Şampiyonası kazanılmış konumdaydı

***

Franck Bilal Ribery... 7 Nisan 1983'te Fransa, Boulogne-Sur-Mer'de dünyaya gelen Ribery henüz iki yaşındayken hayatı boyunca yüzünde taşıyacağı o izin sebebi olan trafik kazasını geçirecekti. Yüzüne atılan 100 dikişin daha sonraları onun dünya çapında bir yıldız olup "Scarface" olarak anılmasına sebep olacağını kimse tahmin edemezdi.



Henüz altı yaşındayken Conti Boulogne'de emekleme dönemini geçirdi. Yedi yıl sonra Lille'e katıldı. Burada geçirdiği üç sene neticesinde yaşadığı sıkıntılar onun US Boulogne'ye katılmasına sebep olacaktı. Amatör biçimde devam ettirdiği kariyeri birilerinin dikkatini çekmeyi başarmıştı. FC Metz'in teknik direktörü sayesinde Ligue 1'de oynama fırsatı elde edecekti. Rüya gibi olmalıydı. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki yalnızca altı ay sonra kendini Türkiye'de buldu. Galatasaray'da yaşanılan malum sıkıntılar neticesinde FC Metz'deki teknik direktörünün yeni adresi olan Marsilya'ya geçecekti. Burada beklenenin çok üstünde bir performans sergilemişti. 2006 Dünya Kupası Fransa Milli Takımı'na çağırılan Ribery, dikkat çekici performansı neticesinde FC Bayern'in yolunu tutacaktı. Dünyanın en iyileri arasındaki yeri yadsınamayacak olan Ribery, bu günlerde Avrupa'nın En İyi Futbolcusu ödülünün de en büyük adayı.

***



Jean Fernandez... Cezayir'in Mostaganem şehrinde 8 Ekim 1954 tarihinde doğan Fernandez, eski bir futbolcu ve şu anda Montpellier'i çalıştıran teknik adam. Somut anlamda kariyerindeki en büyük başarılar AJ Auxerre'i Ligue 1'de üçüncü yapıp Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkı kazanması ve bu başarı ile Ligue 1'de Yılın Teknik Direktörü seçilmesi. Ekstra olarak da Sochaux'yu Ligue 1'e çıkarması olarak gösterebiliriz.

Yukarıda saydığım başarılar bir kenara Zidane'ı AS Cannes'da profesyonel yapan, Ribery'i Amatör Lig'den çekip çıkartan teknik direktörün ta kendisi olması kilit nokta. Onun sayesinde bu iki isim dünya arenasında kendisine bu kadar kısa sürede yer edinmiş durumda. Yıldız futbolcu potansiyelinde olan herhangi bir isime dahi katkı yapması kuvvetle muhtemel. Kaldı ki Zidane ve Ribery'nin de çeşitli mecralarda dile getirdiği gibi mükemmel bir mentör.

Yeni takımının Montpellier olduğunu belirtmiştim. Louis Niccolin gibi bir başkan ile ne denli uzun süreli çalışabileceği hakkında bir fikrim yok. Buna karşı şu günlerde tek dileğim en azından iki sezon geçirmesi. Geçirsin ki süper star olma potansiyeli taşıyan Remy Cabella doğru heykeltraşın elinde yontulsun, biçimlensin. İşler yolunda giderse yeni bir yıldızın doğması işten bile sayılmayacaktır.

Ufuk Tolga Aldırmaz

29 Ağustos 2013 Perşembe

Oz Büyücüsü




Fenerbahçe'nin CAS'tan aldığı ceza ve kulüp kaynaklı gelen haberlerin olumsuz nitelik taşıması aslında bugünkü karşılaşmanın formaliteye döneceğinin de göstergesiydi. Buna karşın tur atlayacak skoru elde edip cezanın içinde bulunduğumuz sezonda çekilmesini sağlamak ise önümüzdeki sezonun planlaması için de son derece elzemdi. Slaven Bilic önderliğinde futbolcular da zannımca bunun farkında olarak sahaya çıktılar.

Kısa sürede klasik diye nitelendirebileceğimiz on birini oturtan Beşiktaş, aslında bu yapı ve düzende beklenmeyeni yapıp maça agresif başladı. Olabildiğince, alanı rakip yarı sahada daraltmanın da birincil plan olduğu görüldü. Skor avantajını almak için bu tip riskler gayet makul göründü. Tıpkı Kayseri Erciyesspor mücadelesinin başında olduğu gibi kanat forvetlerin yaptığı baskı ve sürekli hareket halinde olma çabaları da oldukça önem arz ediyordu. Buna karşın, merkezde partner olan Atiba Hutchinson-Veli Kavlak ikilisinin Hugo Almeida'nın açtığı/açmaya çalıştığı kulvarlara genellikle yapmadıkları koşular ise Beşiktaş'ın hücumda kısır kalmasının en büyük nedeni olarak göze çarpıyordu. Bu durumu çözmek için bolca diyagonal pas girişiminde bulunan takım, kanat forvetlerin(özellikle Olcay Şahan) topla efektif olamaması sebebi ile daha da fazla sıkıntıya giriyordu. İlk yarı sıfır sıfır geçilirken ikinci yarının hemen başında Bilic'den ilginç diye nitelendirebileceğimiz bir hamle geldi. Doğru teşhisi yapıp Oğuzhan Özyakup'a yer açmak adına Ersan Gülüm'ü çıkarıp, Hutchinson'u sol bek mevkiisine çekiyordu.

Bilic'in ilerleyen haftalarda sanırım "klasikleşen" diye tabir edeceğimiz devre arası rot-balans ayarı ile takım amiyane tabirle rakibi ısırmaya çıkıyordu. Nitekim Manuel Fernandes'in sağ çaprazdan kullandığı duran top neticesinde Hugo Almeida'nın güzel kafa dokunuşu golü getirdi. Kilit açılmıştı. Ozzie'nin yaptığı rakibi savuran koşular ve akıcı hücumlar da meyvesini verecekti. En çok eleştiri aldığı özelliği uzaktan attığı şutlar olan Ozzie, ters ayakla yaptığı mükemmel bir vuruşla rakip kaleciyi avlıyordu. Skor avantajı alındıktan sonra Almeida-Micheal Eneramo değişikliği ise teoride doğru pratikte yanlış olacaktı. Eneramo'nun alışkın olduğumuz o fit halinden uzak oluşu ve yeterince top tutamaması atılan topları geri sekmesine sebep oldu. Buna rağmen paniklenmeyip akıllıca tercihler yapılsa üçüncü golün gelmesi iş bile değildi. İlerleyen dakikalarda maç boyu yokları oynayan Olcay  yerine Gökhan Töre'yi çıkarıp Muhammed Demirci'yi alan Bilic, Töre'nin direkt olarak kattığı fizik gücü ve agresiflikten de vazgeçmiş oluyordu. Fernandes'in iki maçta düşen fizik gücünü de düşününce onun da çıkması mantıklı bir hamle olarak nitelendirilebilirdi. Sağ kanattan defalarca akın geliştiren Tromsö, Serdar Kurtuluş'u zor durumlara soktu. Hutchinson'ın ortada olmayışı da oyunu tutmakta zorlanılmasının bir diğer sebebiydi. Tromsö bulduğu fırsatlara rağmen topu kaleye sokamayınca tur Beşiktaş'ın oluyordu.

Atatürk Olimpiyat Stadı'na giden binlerce Beşiktaşlı adeta bile bile lades dedi. Hakikaten özellikle o stadda böyle bir kalabalığı oluşturmak kolay iş değildi. Tebrik etmek lazım. Beşiktaş'ın da turu almasının yanında sanırım tek faydası hazırlık dönemlerinde rastlanamayacak kalitede bir hazırlık maçı yapılmış olmasıydı. Sakatlık olmaması da tek teselli... Beşiktaş'ta işler yolunda gitmeye devam ediyor. Fizik olarak yıpranmaların başladığı da gözle görülürken hafta sonu oynanacak Gaziantepspor mücadelesi içinde bir rotasyon kokusu almak gerek diye düşünmekteyim.

Ufuk Tolga Aldırmaz

27 Ağustos 2013 Salı

Dizginler Elde Devam



Trabzonspor'a karşı alınan net galibiyet ile lige muhteşem bir şekilde başlayan Beşiktaş, Norveç'in soğuğunda hayırlı bir tokat yemişti. Camia olarak havaya uçmak için hazır kıta bekleyen Beşiktaş, ligde alabileceği darbelere karşı daha dikkatli olmak mecburiyetinde olduğunu görmüştü. Nitekim Kayseri deplasmanında Erciyesspor'a karşı hırslı, istekli ve ısırarak başlayan takım bu duruma mental olarak hazırlıklı olduğunu da gösterdi.

Tempolu, pozisyonlu kısacası zevkli biçimde başlayan karşılaşmada gollerin gelmesi de uzun sürmeyecekti. Avrupa'nın belki de birçok liginde verilmeyecek olan penaltı -hakeme kesinlikle herhangi bir serzenişte bulunmuyorum, gayet haklı bir sebebi vardı- ile öne geçen Kayseri Erciyesspor, aslında golden daha değerli bir şeyi sahada uyguluyordu: Beşiktaş orta sahasına basmak... Beşiktaş bu baskıya reaksiyon göstermekte son derece zorlandı. Atiba Hutchinson ve Veli Kavlak ikilisinin zorlandığı bu noktada imdada yine sakin ve bilinçli oyun yetişecekti. Beraberlik çok geçmeden sağlandı. Yenilen golde her ne kadar Kayseri Erciyesspor savunmasının hatası olsa da iş "al gülüm ver gülüm" noktasına gitti ve Ersan Gülüm'den amatör seviyede yapılmayacak bir hata geldi. Yenilen iki golden sonra da dikkat çekici olan şey mental olarak düşüşün yaşanmamasıydı. Sanırım Slaven Bilic, geçen sezondan kalma o gol atabilmenin getirdiği rahatlığı takımında tutmayı başardı. İkinci yarıda Kayseri Erciyesspor'un yaptığı baskıya biraz olsun hareketli hale gelerek cevap veren Beşiktaş, Gökhan Töre'nin ekstra golü ve klasik duran top gollerinden birini de Julien Escude ile atıp öne geçiyordu. 

Öne geçişin ardından taraftarın tırnak yeme seansı başladı. Malumunuz, yine geçen sezondan kalan skoru tutamama alışkanlığının devam edebilme ihtimali sıkıntının ana sebebiydi.  Biraz tesadüfi olsa da golden önce gelen Muhammed Demirci-Olcay Şahan ve sakatlık sebebi ile gerçekleşen Oğuzhan Özyakup-Gökhan Töre değişiklikleri takımı Bilic dönemi Hırvatistan'ına özellikle topu ayağında tutma sevdasından ötürü benzeyecekti. Fernandes, Oğuzhan, Hutchinson, Muhammed ve Veli gibi soğukkanlı pasa yatkın isimler ile iş daha kolaylaşıyordu. Topun Beşiktaş'ın ayağında kaldığı her saniye takımın bu yöndeki güveni de kesinlikle yerine geliyordu. Ersan'ın gelişi güzel biçimde topu savunmadan yollamasına Bilic'in sert biçimde kızması aslında takımın geri kalan çakralarını da açmasını sağladı. Nitekim gelen galibiyet ile uzun yıllar sonra Beşiktaş lige ikide iki ile başlayıp daha da rahatlayacaktı. 

Geride kalan iki hafta ve dün geceki galibiyetin anlattıkları ise net mesajlar vermeye devam etti. Transfer döneminde derinden hareket eden Beşiktaş, kadro derinliğini nitelikli biçimde arttırmış. Kenar yönetimindeki sağlamcı, bilinçli mentalite takıma da sirayet etmiş vaziyette. Gökhan Töre'ye Serdar Kurtuluş'un kademesine girip Yasin Öztekin'in etkinliğini kovuşturması ise takım bilincinin ne denli enjekte edildiğinin de aslında bir göstergesi. Bu örneğim ne kadar tezimin altını doldursa da Hugo Almeida gibi bir sorunun da varlığını inkar etmek ahmaklık olur. Maç sonunda Önder Özen'in de sol bek transferini müjdelemiş olması sanıyorum ki o problemin de çözüldüğünün işaretidir. 

Beşiktaş iyi yolda. Dizginleri elde tutarak iyi işleri devam ettirecek gibi gözüküyorlar. Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi önce ayaklar yere basmalı ve bu takımın mütevazı bir ekip olduğunu unutmamalı. Sonrası bir şekilde gelecektir.

Ufuk Tolga Aldırmaz




23 Ağustos 2013 Cuma

Zaman



Taraftar açısından her zaman için iyi başlangıçlar, zaten meyilli olunan bulutların üzerine çıkma konusunda kolaylık sağlar. Olimpiyat Stadı'nda yapılan sezon açılışında Trabzonspor'u 2-0'lık net sonuç ile devirmek bir kesimde zafer sarhoşluğu yarattı. Takım o gece şampiyon ilan edilmişti bile. Ekstra olarak takım için İstanbul'u bırakıp Norveç'e, Kuzey Kutbu'na 300 küsur kilometrelik yakınlıkta bulunan Tromsö şehrine geçiş oryantasyon açısından da pek kolay olmayacaktı ki bu doğal olan şeydi.

Slaven Bilic Trabzonspor karşısında galip gelen takımındaki tek değişikliği Mustafa Pektemek'in yerine Hugo Almeida'yı oynatarak yapıyordu ki maç aslında Almeida'nın baş rolünde geçecekti. Rakibin yaptığı fahiş hata neticesinde attığı gol, karşı karşıya yapamadığı pozisyon akabinde rakibine attığı dirsek, rakip savunmaya hava topları açısından kurduğu dominasyon... Aslında bu saydığım aksiyonların içinde sürekli olarak yer alması Almeida'nın, Trabzonspor galibiyetinin ardından altını çizmeye çalıştığım gibi, sistemin devamlılığı ve verimi açısından ne kadar önemli bir profil olduğunun altını çizer nitelikteydi. Almeida'nın yanı sıra hücumda akışkanlığı sağlayacak tek bir opsiyon üretememek pozisyon açısından kısır bir döngü oluşmasına neden oldu. bu tip deplasmanlarda Beşiktaş gibi bir takımın sık sık karşılaşacağı katı savunma anlayışını çözebilmesi için statik anlayıştan kurtulması gerekmekte. Bunu sağlamak için daha agresif hücum organizasyonlarına başvurulması elzem. Aklıma Oğuzhan Özyakup'suz Samet Aybaba'nın Beşiktaş'ı da geliyor. O takımın da çektiği ceremelerden biri hücumda statik kalınmasıydı. Oğuzhan bunu çözmek için bir silah olabilir. İlerleyen haftalarda Sezer Öztürk de iyi bir alternatif olabilme potansiyeli taşıyor. Velhasıl kelam hücum atraksiyonları için zamana ihtiyaç var.

Gelelim savunmaya. Yenilen iki gol de ekstrem goller olmasına rağmen ilk etapta göze batan durum net bir sol bek eksikliği oldu. Ersan Gülüm'ün desteksiz hücum çıkışlarının yaratamadığı tehlikeler de işin cabasıydı. Zannımca bu maçtan sonra o bölge için transfer çalışmaları hızlanacaktır. Sol bek sıkıntısının yanında bu maçta yaptığı kabul edilemez hata ile eleştiri oklarının hedefi olan Julien Escude, tandemin zayıf halkası olmaya devam ediyor. Bilic'in henüz Pedro Franco'ya şans tanımaması ise kafalarda soru işareti oluşturmuyor değil. İlerleyen haftalarda oluşumu daha sağlıklı olarak inceleme fırsatı kuvvetle muhtemel buluruz. O güne kadar zaman tanımak zorundayız.

Bu tahammül edilemez mağlubiyete rağmen iyi mesajlar var mıydı diye sormadan edilemediğinin farkındayım. Eksiklerin ortaya çıkması ve erken bir tokat niteliği taşımasından ötürü bu maç fikrimce çok yararlı oldu. Bunun yanı sıra maç boyunca disiplinden kopulmaması, bilinçli bir biçimde hareket edilmesi çok büyük artılardır. Bilic'in hamleleri maçı çevirmeye yetmese de teoride doğru hamleler olarak göze çarptı. Yine de önceki iki paragrafı bağladığım gibi bunda da aynı yola başvuracağım: Bu takıma zaman şart. Ezberci bir teknik direktör olmayan Bilic'in bu dersleri takımına iyi dikte ettireceğinden de şüphem açıkçası yok.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Devrim mi Şanlı Mağlubiyet mi?



Zeki Önder Özen... Geçtiğimiz sezonun başında; havalar henüz daha soğumamışken NTVSpor'da "Kamp Günlüğü" adında bir programda kır saçlı uzun yüzlü bu beyefendiyi gördüm. Kendisi Ercan Taner ile karşılıklı entellektüel bir biçimde paslaşarak tatlı tatlı, alışkın olmadığımız biçimde anlatımlar yapıyordu. Üslubunun farklılığı ilk başta birçok kişiye sanıyorum ki garip geldi. Bu kesime ben de dahilim. Hemen elim telefona gitti. Twitter açıldı. "NTVSpor'da şu an yorum yapan şahıs kim?" diye soru içerikli bir tweet atıldı. Gelen yanıt ise özdü: "Zeki Önder Özen..." . Kim olduğunu öğrendikten sonra programın bitmesini bekledim. Bitince dizüstü bilgisayarı kaptığım gibi Google, Zeki Önder Özen, ara...

Farklı kaynaklardan birçok bilgi elde ettim. Her kaynakta ise değişmeyen şeyler belli idi: Kalite, bilgi, tevazu... Gel zaman git zaman kendisini -naçizane- göz hapsine mahkum ettim. Ekseriyetle hiçbir programını kaçırmama çabasındaydım. Ağzından çıkacak en ufak bir kelime dahi açıkçası ağzımı sulandırıyordu çünkü her kelimesi bilinçli bir biçimde karşı tarafa bir şey kazandırmak amacıyla ağızdan çıkıyordu. Kendisini bilinçli olarak kategorize edebileceğimiz kesime net biçimde kabul ettirmişti. Üzerinde birleşilen bir isim olup çıkmıştı. Bu kısımları hepimiz hatırlıyoruz. Sonradan öğreneceğimiz şekliyle, geçtiğimiz Fikret Orman yönetiminde Futbol Şube Sorumluları'ndan biri olan Tamer Kıran'ın girişimi ile kulübe kazandırılma çalışmaları başlamıştı. Tamer Kıran'ın bu girişimi aslında İşletme Yönetimi dersi alan her öğrencinin daha ilk derslerde öğrenmiş olduğu doğru organizasyon ve doğru organizasyonun içindeki doğru kişiler prensibinin temeliydi. O temelin geçtiği süreci beraber inceleyeceğiz.

22.05.2013

Başkan Fikret Orman ile birlikte Önder Özen bir basın toplantısı düzenledi. Fikret Orman, Önder Özen'in "Futbol Genel Direktörlüğü" pozisyonuna getirildiğini paylaştı. Bunun neticesinde kulüp, futbol branşında profesyonelleşecek ve branştaki tek yetkili Futbol Genel Direktörü olacaktı. Kısacası futbolun anahtarı Önder Hoca'ya teslim edilecekti. Mikrofonlar Önder Hoca'ya uzatıldığında altını çizdiği ilk konu ise günlük başarılar elde etmekten ziyade hedeflerinin bir sistem oturtmak olduğuydu. Planlı biçimde gelecek başarıların peşinden koşulmalıydı. Bir diğer önemli husus ise kulüp disiplini olacaktı. Mesnetsiz biçimde gelen "Siz tanrı parçacığı mısınız?" sorusu ise öyle zannediyorum ki yıllar sonra bile hatırlanacak düzeyde orijinal bir soru olarak hafızalarda yer edinecekti(!). 

İmza töreninin ardından BJK TV'ye konuk olan Özen, asıl plan ve projelerini burada bir bir sunacaktı. "Ayaklarım yere basıyor." dercesine işin çok çetrefilli olacağını dillendirdi. Benim dikkat ettiğim husus ise Beşiktaş'tan bir Borussia Dortmund yaratılamayacağını belirtip hayal satmamasıydı. Bunların yanı sıra organizasyon şemasını açıkladı. A Takım, Alt yapı, Kaleci, Gözlemci ve Atletik Performans Departmanları'nı oluşturacağını belirtti. Bunları teker teker açıklamaktan ziyade işaret parmağının hep "Batı'yı" gösterdiğini söylemem yeterli olacaktır. Dünya standartlarında birimler yaratma çabasına girecekti.

Pilot takım vurgusu yaparken işin mali boyutundan bahsedecekti. Bu bahis aslında kulübün rasyonel biçimde işlemesi gerektiğinin de en önemli vurgusu olacaktı. İlk etapta bunun yerine Avrupa'daki kulüpler ile oyuncu ve özellikle antrenör değişim programı oluşturmak istediklerini açık açık belirtip, kulüpteki kalifiye antrenör eksikliğinin altını çizecekti.

Bu açıklamaların yanında çok daha önemli olan husus ise Alt Yapı Departmanı'nın Beşiktaş'ın devrimcilerinden Serpil Hamdi Tüzün'ün sistematiğindeki gibi "winner" oyuncu yetiştirmek olacağını belirtmesiydi ki Serpil Hamdi Tüzün vurgusu o gün için son derece hayatiydi. 

23.05.2013

Önder Özen resmen görevine başladı. Ümraniye Nevzat Demir Tesisleri'ndeki odasına yerleşti.

18.06.2013

Kulüpte yaşanılan seçim heyecanından aklıselim yönetim biçimini ortaya koyan Fikret Orman'ın galibiyetinin çıkması ile Önder Özen görevini tam anlamı ile icraa etmeye başlayacaktı. Genel durum değerlendirmesi için çarpıcı bir basın toplantısı düzenledi. 

Daha ilk günden altını çizdiği "kulüp disiplini" konusunu tekrar gündeme getirip mevcut düzenin mali kayıplar yaşattığını belirtti ki bu aslında direkt olarak yönetime yollanmış olan bir ok niteliği taşıyacaktı. Ardından Alt Yapı Departmanı'nın nasıl bir şekil alacağını dakikalarca açıkladı. Bu seviyede bir "yöneticiden" bu tarz bir yaklaşımı ilk defa görüyoruz. Alt başlıklardan biri olan pilot takım meselesini tekrar açıp BJK TV'deki açıklamalarını "Yönetici yetiştirebilecek bir düzen dahi olabilir." diyerek bir adım öteye taşıdı. Atletik Performans Departmanı için gelecek imzanın yakın zamanda açıklanacağını belli etti. Sakatlıklardan muzdarip olan takımın sağlık heyeti için "Beni kandıramazlar. Doktor değilim ama bu işin ehlini tanıyorum." açıklaması geldi. Antrenman sahasından kaynaklanabilecek bozuklukları giderdiklerini ve tesisleri daha verimli kullanmak için "spor mimarı" ile çalışacaklarını belirtti. Kaleci Departmanı için KRC Genk'in ve Deportivo'nun kaleci antrenörlerinden birini şef olarak atayacaklarını söyledi. Son olarak malumunuz olan teknik direktör seçim kıstaslarını bir bir açıkladı. 

Açıkçası bu açıklamaları dinlediğimde çok heyecanlanmıştım. Heyecanımın sebebi bu topraklarda eşi görülmemiş biçimde profesyonelce yaklaşımdı. "Acaba bu açıklamalar havada kalır mı?" diye sormama kalmadan icraatler gelmeye başladı. 

26.06.2013

Kaleci Departmanı'nın başına Deportivo'nun kaleci antrenörü Jose Sambade Carreira getirildi. İlk adım gelmişti.

28.06.2013

Fenerbahçe Futbol Takımı'nın bireysel oyuncu antrenörü Dolu Arslan, Atletik Performans Departmanı'na katıldı. İkinci adım...

28.06.2013 

Başarmak isteyen ve başarma potansiyeli herkes tarafından kabullenilmiş, hırslı teknik direktör kıstasına uyan Slaven Bilic Beşiktaş'ın yeni teknik direktörü oldu. İmza töreninde Önder Özen'i doğal olarak övdü. Önder Hoca da onun var olan motivasyonun kilit bir konu olduğunu söyledi. İyi bir uyum yakalamaya adaydılar. Hatta öyle ki imza töreni sonunda Bilic'in Önder Hoca'yı bağrına basması yüzlerde tebessüm yarattı. 

Daha sonraları, imza atıldığı andan itibaren kadro planlanması adına tatlı tartışmalar yaşadıklarını bizzat Önder Hoca açıklıyordu. Basın mensupları da sanırım o anda ellerini ovuşturmaya başlamışlardı. 

07.07.2013

Beşiktaş camiasının ve yönetiminin önemli isimlerinden Ahmet Nur Çebi ile Önder Özen arasında sorunlar olduğu iddia edildi. Önder Özen resmi siteden bizzat bu haberi kesin bir dille yalanladı. Bu kapı kapanmıştı.

15.07.2013

Bu kez Slaven Bilic ile Önder Özen kapıştı haberleri yayılmaya başlandı. Gün aşırı bu  haberler medyaya düşecekti.

22.07.2013

Slaven Bilic, Samanyolu TV'ye röportaj verdikten sonra Önder Özen elinde telefon ile onun yanına yaklaşır. Telefondaki mesajı(kuvvetle muhtemel Tolga Zengin transferinin bittiğini müjdeleyen mesaj) gösterdikten sonra yaşanılan samimi diyalog aradaki olumlu iletişimin de göstergesi olup basına iyi de bir mesaj olacaktı. 

10.08.2013

Önder Özen'in Hürriyete vermiş olduğu malum röportaj, coğrafyanın en dolu futbol temalı röportajlarından biri olmuştu dersem abartmış olmam. Kulüp disiplininin gelişmekte olduğunu belirtmesi önemli bir gelişmeydi. Camiayı çok oyalayan İbrahim Toraman'ın kaptanlık mevzusunda İbrahim'e göstermiş olduğu dürüstlük takım içinde güven duygusunu kazanması açısından çok önemliydi. Öyle ki gönderilmesi düşünülen İbrahim'in dahi şu an yüzü gülüyor. Geldiği günden beri yaşanan süreçte hataları olduğu ve Fenerbahçe'den futbolcu almayacağız sözünün aslında bu hatalardan biri olduğunu kabul edecekti. Aslında bu önemli konuların yanında satır arasında kalan iki önemli durum olduğunu da belirtmeliyim.

Bir dönem umutsuzluğa kapılan Bilic'e "Diğerleri ile baş edeceğiz, zaten böyle kazanacağımız için sen efsane olacaksın." demesi ve Beşiktaş taraftarının kanına işlemiş olan o romantizmden bahsetmesi kulübün DNA'sını çözdüğünün kanıtları olarak rahatlıkla öne sürülebilecekti. 

12.08.2013

Röportajda geçen malum pazartesi gününü işareti sebebi ile çıkan istifa haberlerini yine bizzat resmi siteden yalanladı. 

15.08.2013

Sağlık ekibi değiştirildi. İlk basın toplantısında kendi söylediği sözlere akıllara gelecekti.

15.08.2013

TRT Spor'daki programda hakkında bulunulan ithamlar neticesinde "Ya ölürüm ya öldürürüm!" deyişi aslında biraz da dolduğunun işaretiydi. Yine bu programda Atletik Performans Departmanı'nın Milan Lab benzeri bir oluşum olduğunu belirtmesi önemli olan bir diğer husustu.

SONUÇ: Önder Özen'in yukarıdaki tarihlerde dillendirdiği her şeyin bir bir realiteye dönüşmesi gerçekten çok önemli. Siyasetten futbol sahasına, ev içi eş diyaloglarından tutun da ibadethanelere kadar her işin vaad ile geçiştirildiği ülkemizde bırakın böyle spor adamlarını, böyle etik değerlere sahip insanlara ihtiyaç olduğu aşikar. Elbette ki kendi de belirttiği gibi hataları oldu, olacaktır da. Kendisi de ne kadar büyük bir işin omuzlarına yüklendiğinin farkında. Gün geçtikçe, özellikle somut başarıyı hedef tutan ve gelmediği takdirde adam öğüten insanların yaratacağı baskı arttıkça hatalar da artacaktır. Buna karşın Beşiktaş taraftarı Önder Hoca'nın arkasında duracaktır, durmalıdır da. Ülke futbolunda denenmeye çalışılan birçok duruma rağmen başarılı olabilecek en akılcı yol bu yoldur. Önder Hoca gibi bir değer bulunmuşken kaybetmek ahmaklık olacaktır.

Sözünü ettiği sistemin başarıyı ne zaman getireceği ise akıllardaki tek soru işareti. İtiraf etmeliyim, önemli de bir soru işareti. Eğer başarı gelirse devrim olacak. Hem de sadece Beşiktaş'ta değil makro düzeyde, ülke futbolunda devrim olacak. Ya başarı gelmezse? Sevgili İbrahim Tilki'nin Marion Bartoli'nin kariyerini sonlandırışı üzerine yazdığı yazıda rastlamıştım Samuel Beckett'ın o sözüne. Benim cahilliğimdir özür dilerim. "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.". Evet, başarı gelmezse Beşiktaş Türk Futbol Tarihi'nin en şanlı mağlubiyetlerinden birini almış olacak.

Ufuk Tolga Aldırmaz

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Tahakküm



Slaven Bilic ve Mustafa Reşit Akçay'ın maç öncesindeki içli sarılmasından tutun, İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Beşiktaş taraftarı arasında maç izlemesine kadar; hatta Beşiktaş taraftarının arasına birer ikişer serpiştirilmiş Trabzonspor taraftarına kadar muhteşem bir saha dışı "mücadelesi" mevcuttu. Suni gündemde ne kadar karşı karşıya getirilmeye çalışılsa da aklıselim olan her insanın birbirini rahatlıkla içselleştirebildiğine bizzat şahit olduğum bir ortamı es geçerek başlamak istemezdim. Şimdi gönül rahatlığı ile maça geçebiliriz.

Bilic'in maç sonu basın toplantısında dillendirdiği gibi bu maç iki faktörü içinde barındırıyordu. Sezonun ilk maçı olmasının yanında derbi niteliği de taşıması... Bu bağlamda iki taraf adına da rahat olunamayacak bir maç yaşanılacaktı. Maçın başladığı andan itibaren topu ayağına alan Beşiktaş, özellikle Trabzonspor adına bu durumu somutlaştırıyordu. Beşiktaş'ın topa hakim olmanın yanı sıra keyfi biçimde tempoyu belirlemesi aslında maçın  gidişatının bir nevi fotoğrafını çekmekteydi.

Bilic'in daha imza attığı gün belirttiği takımın o şuursuzca hücumları bir kenara, geçtiğimiz sezonu Terminatör film serisine benzetecek olursak bu düzen içinde durağan bir Fransız yapımı izliyormuş izlenimine kapılmak işten bile sayılmayacaktı. Aslında bu durum hem saha içinde futbolculara hem de ekranları başındaki taraftara biraz olsun rahatlama payı da bırakıyordu. Bilic, bu dingin oyuna "haddini bilmek" kavramını da ekleyince Beşiktaş'ın hücumları çok daha bilinçli bir hale gelmişti. Saha parselizasyonunu da gözle görülür biçimde iyi yapan Beşiktaş'ta tüm bu durumlara karşın tek sıkıntı santrafor mevkiisine yerleştirilen Mustafa Pektemek'ten, sistemin işlemesi adına verim alınamıyor oluşuydu. Bu noktayı daha iyi anlamak için sizi Hugo Almeida-Mustafa Pektemek değişikliğine götüreceğim. Almeida'nın girdiği andan itibaren Beşiktaş'ın tüm esprisi ortaya çıkmaya başladı. Beğenilmeyen bir isim olmasına karşın takım içindeki yeri hayati. Pivot santrafor olarak varlığı bile kanat forvetleri işlevsel kılmaya yetecekti. Nitekim goller de rahatlayan sistemin getirisi olarak iki kanat forvet sayesinde tabelaya yazılacaktı. Burada Olcay Şahan'a özel bir parantez açmak zorundayız. Maç öncesi Twitter'da paylaştığı fotoğraf neticesinde kendini hazırlayışı ve hırsı takdire şayan. Oyun içinde sürekli çabalaması bir o kadar takdir edilesi. Kalite kokan işlere imza atması ise her geçen gün daha da fazla "dilenilecek" futbolcu kontenjanına eklenmesini sağlıyor. Hele ki Gökhan Töre'nin attığı goldeki payı çok acayipti. Maça tam anlamıyla damgasını vurdu.

Takımın bu genel görüntüsünün tam ortasında var olan Veli Kavlak-Atiba Hutchinson ikilisi ise oyunu tutmayı ve karşı tarafı ısırmayı görev bellemişti ki sanıyorum bu ikili Beşiktaş'ın sezon boyunca omuriliğini oluşturan mihenk taşları olacaktır. Özellikle Atiba'nın saha içindeki iki hatta üç kişilik oyunu, ihtiyaç olunan her noktada olması başta bu transfere olumsuz baktığım halde beni oldukça tatmin eden unsurlar oluyordu. Açıkçası bu performansını devam ettirmesi durumunda özür dilemeye hazırım.

Tüm bunların yanında Beşiktaş'ta eksikler yok muydu? Elbette vardı. Saha içinde hücum yaparken kat edilmek zorunda kalınan mesafenin fazlalığı, hücumda Olcay Şahan dışında durağan kalınması, duran toplardan dönüşün sürekli pozisyon görmeye eğilimli olması; ek olarak orijinal bir sol beke sahip olunmaması ilk akla gelenler.

Tabii ki iki takım adına da net yargılara varmak için çok erken lakin Ondrej Celutska'yı yollayıp sol beke Olcan Adın'ı koyan Mustafa Hoca'nın takımını düşündükçe içim de kararmıyor değil. İşleri çok zor. Beşiktaş'ın iyi değil fakat iyi yolda olan bir takım olduğunu da düşünürsek hele ki işleri hakikaten çok daha zor gibi gözüküyor.

Ufuk Tolga Aldırmaz


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...